Nesrine Malik: “Koronavirüsün kaybedenleri İngiltere ve ABD”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
The Guardian gazetesi köşe yazarlarından Nesrine Malik, ABD Başkanı Donald Trump ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson'ı sert bir şekilde eleştirdiği yazısında, koronavirüs salgınının İngiltere ve ABD'de son derece etkili olmasının arkasındaki sebepleri konu aldı. Yazının çevirisini sizin için paylaşıyoruz.

İroni denen şey gerçekten de var. Dünyada koronavirüsten kaynaklanan ölüm sayısının en fazla olduğu ülkelerden ikisi, şu anki liderlerinin “büyüme” ve “kontrol” vaat ederek iktidara geldikleri ABD ve İngiltere. İki lider de bu salgına sürpriz bir şekilde yakalandıklarını iddia edemez: Her iki ülkenin de önünde zaman, bilimsel veri ve Çin, İtalya gibi örnekler vardı.

Benzerlikler dikkat çekici, sonuçlar da kaçınılmaz. Burada yani İngiltere’de, her ne kadar kendi soytarı sağcı liderimizin hataları olsa da, en azından Donald Trump’ımız yok diye kendimizi rahatlatıyorduk. Ancak sonunda Boris Johnson da yarıştaki küçük engellerde tökezlemeye başladı. İngiltere’de, hükümetin krize tepkisi, neredeyse ABD’deki kadar ciddiyetten uzak ve plansız bir hale geldi.

Olağanüstü ekonomilerinden, tarihlerinden ve siyasi statülerinden gurur duyan bu iki ülke, dizlerinin üzerine çökmüş durumda. Siyasi kültürlerindeki tahribat ve Anglo-Amerikan kapitalizminin içerisinde iki ülkenin de itibarı yerle bir oldu.

İngiltere için, Avrupa Birliği’nden ayrılmanın maliyeti, “insanlık tarihindeki en kolay şey” olarak değerlendirilebilecek bir serbest ticaret anlaşmasıyla birlikte, “neredeyse sıfır” olacak. Her iki ülke de diğer ülkeler ve uluslararası kurumlarla olan bağlarını koparmaya çalışırken ortaya hayali düşmanlar diktiler ve sahte kavgalar yarattılar. 

Siyasi söylemleri, çok az somut şeye ihtiyaç duyacak bir şekilde, yeniden doğuşun ve restorasyonun en büyük soyut kavramları haline geldi. Ne kadar berbat olursa olsun, Tory hükümetinin (Muhafazakâr Parti) yapması gereken tek şey Brexit anlaşmasını tamamlamaktı. ABD’de ise, Trump’ın, destekçilerinin kendisine olan bağlılıklarını koruyabilmesi için yapması gereken tek şey ara sıra Meksika duvarı hakkında havlamak, daha sonra da ırkçı seyahat yasakları getirmek ve spor olarak çeşitli kamu figürlerini vahşileştirmekti. 

Bunlar oldukça yıpratıcı şeyler. Yalnızca kamuoyundaki tartışmaların kalitesi açısından değil, politikacıların kalibreleri için de öyle. Hükümetin yaptığı iş popülist setlerle sınırlandırıldığında, hükümet kadrolarına nitelikli insanlar yerine amigo şakşakçılar gelir. İşte Muhafazakâr Parti üyelerinin oluşturduğu kabinede her şey böyle kötüleşti. ABD’de de “yönetim kavramı” yıpranmış durumda. New York Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden Profesör Jay Rosen’ın da dediği gibi, “Beyaz Saray diye bir şey kalmadı – gazetecilerin yıllardır söylediği şekilde değil. Orada gerçekten artık sadece Trump ve binada çalışan diğer insanlar var.” 

Koronavirüs kıyılarını vurduğunda, İngiltere ve ABD sadece politikacılardan değil, aynı zamanda etkin bir şekilde yanıt vermesi gereken bürokrasilerden de yoksundu. Krizin hemen öncesinde Trump, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nin (CDC) finansal desteğini kesmek için çok sayıda girişimde bulundu. İngiltere’de ise salgın, kendi kamu hizmetleriyle kavga eden Tory kabinesini rahatından etti. Gerçeklerle başa çıkmak için gerekli olan entelektüel ve pratik altyapı tahrip olmuştu.

Ancak her iki ülkenin de salgına karşı yeterli bir tepki verememesinin arkasında daha uzun ve çok da partizan olmayan bir tarih var. Özel ilişki kavramı yalnızca dilbilimsel ve kültürel bir yakınlık değil, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan ideolojik bir ortaklıktır. Anglo-Amerikan kapitalizmi, hem sağ hem de orta-sol partilerin peşinde, kökünü küçük hükümetlerden alarak, devlet yapısını parçaladı. Bu durum karşısında hiçbir uyarı veya sinyal, hükümetin sahip olduğu imkanları, kaybedilen hayatları kurtarabilecek kadar hızlı bir doğrultuda yeniden şekillendiremezdi. Özelleştirmeye, serbestleşmeye ve işçi haklarının geriletilmesine dayanan bir ekonomik ve politik model, düzenli krizlere eğilimli bir sistem yarattı.

Ekonomi ve regülasyona dayalı akrabalık, Britanya’nın antika ve son derece ticari olan finans sektörünün ABD’nin agresif piyasalarının bir kopyasına dönüştürülmesiyle desteklendi. Londra, Wall Street oldu.

Müdahaleci bir dış politika, her iki ülkenin de, dünya üzerinde egemenlik projelerini gerçekleştirirken, mali ve siyasi çıkarlarını savunmalarına yardımcı olan modele genişleme imkanı tanıdı. Ancak dışarıdaki bu savaşlar ülkeleri bataklığa; hızla büyüyen finansal sektörleri de “ekonomik ölüme yakın deneyimlere” götürdü. 2008 finansal krizinden sonra – şu anki vahim tablo ortaya çıkmadan hemen önce – merkez sol iki lider Barack Obama ve Gordon Brown, bankalara yeniden sermaye vererek, piyasaları canlandırarak ve temel reformlardan ziyade daha fazla regülasyon yapılmasını tercih ederek, ekonomileri eşik noktasına getiren altyapıyı desteklemeyi seçti. 

Mali kriz, o zamanlar nasıl sistemdeki denetimsiz hatanın bir özelliği olarak değil de çıkardığı bir arıza şeklinde değerlendirildiyse; bugünkü başarısızlık da, devletin öngörülemeyen bu salgınla uğraşmak, hayatları kurtarmak, yerine, ideolojilerinin bir sonucu olarak, bankaları kurtarmak için eşi benzeri görülmemiş kaynak arayışlarına girmelerine yol açtı. ABD’de koronavirüs hastalarıyla ilgilenen sağlık çalışanlarının koruyucu ekipman yerine çöp poşetlerini giymeye devam edecekleri süre, batan bir bankanın mali desteğinin kesilebilmesinden daha uzun olacaktır.

ABD’yi yeniden harika yapmakla ilgili olan içi boş zaferin devam ettirilmesi ve İngiltere’nin kontrolü ele geçirmesi böyle bir sistemde gittikçe daha muhtemel hale geliyor. Trump ve Toryler, bu formülün üzerine yalancılık veya ideolojiyle beraber kondular. Anglo-Amerikan kapitalizminden başka seçmenlerine sunacak hiçbir şeyleri yok. Bu yüzden ekonomideki kötü gidişatı siyasetten ayrı tutarak, bunun sorumlularını göçmenler ve yabancılar olarak göstermeliler. Kendi vatandaşlarının yaşadıkları çaresizlikler için diğer ülkeleri ve Avrupa Birliği, Dünya Sağlık Örgütü ve NATO gibi uluslararası kurumları suçlamalılar. Bu havadaki bir görüntü, arkasında çürümekte olan ulusal manzarayı gizler.

İnsanlar ölmeye devam ettikçe, ABD ve İngiltere’nin başarısızlığı bir şekilde zafere dönüşecek. “Triumphalism” yani zafercilik (dini ya da siyasi bir öğretinin, diğer tüm öğretilerden üstün olduğunu kabul eden yaklaşım) daha da yoğunlaşacak. Şimdi önümüzdeki tek soru, kaç kişinin daha buna inanmaya devam edeceği. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus