İspanyol gribinin sanattaki izdüşümleri: Umutsuzluk, hüsran ve boşluk içinde yeni bir dünya hayali

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İnsanlık tarihindeki bilinen en büyük salgınlardan biri olarak kabul edilen İspanyol gribi, 1918-1920 yılları arasında 500 milyondan fazla kişiye bulaşarak, 18 ay içinde 50 milyon insanın ölümüne yol açtı. Salgın koşulları Birinci Dünya Savaşı’nın dehşeti ile birleşince anlamsızlık, umutsuzluk, boşluk ve hüsran duyguları tüm dünyayı etkisi altına aldı.

Bu duyguların etkisiyle, gündelik hayat “saçma” hissettirmeye başladı. İnsanlar hükümetlerine, mevcut sosyal yapılara ve yaygın ahlaki değerlere olan inançlarını yitirdi. Bu döneme ait sanat akımları, işte bu absürtlüğü araştırdı, umutsuzlukla savaşmaya çalıştı ve yeni bir dünyanın hayalini kurdu. Gelin, bu salgının Batı sanatındaki izdüşümlerine daha yakından bakalım.

Gustav Klimt on His Death Bed (Ölüm Döşeğinde Gustav Klimt), Egon Schiele, 1918.

Avusturyalı ressam Gustav Klimt, 6 Şubat 1918’de tarihçilerin İspanyol gribinden kaynaklandığına inandığı bir felç geçirerek hayatını kaybetti. Onun en sadık öğrencilerinden biri olan ve o tarihte 27 yaşında olan ressam Egon Schiele, Viyana Hastanesi’nin morguna giderek Klimt’i ölü halde resmetti. Schiele, “Gustav Klimt on His Death Bed” (Ölüm Döşeğinde Gustav Klimt) başlıklı bu çiziminde Klimt’in ölü yüzünün felçten deforme olmuş ayrıntılarını gösterdi.

The Family (Aile), Egon Schiele, 1918

Schiele, aynı yıl, kendisini, eşini ve doğacak çocuğunu resmettiği “The Family” (Aile) başlıklı tablosu üzerinde çalışmaya başladı. Ancak, Schiele’in altı aylık hamile eşi gribe yakalandı ve tablo bitmeden hayatını kaybetti. Eşinin ölümünden üç gün sonra Schiele de grip nedeniyle yaşamını yitirdi.

Edvard Munch’ün 1919 tarihli iki portresi – Solda: Self-Portrait with the Spanish Flu (İspanyol Gribi ile Otoportre) – Sağda: Self-Portrait After the Spanish Flu (İspanyol Gribinden Sonra Otoportre)

Norveçli ressam Edvard Munch de İspanyol gribine yakalanmıştı. Hastalık sürecinde yaşadıklarını ve hayatta kalma deneyimini 1919 yılında “Self-Portrait with the Spanish Flu” (İspanyol Gribi ile Otoportre) ve “Self-Portrait After the Spanish Flu” (İspanyol Gribinden Sonra Otoportre) başlıklı iki tablo ile anlattı. Munch’ün varoluşsal ıstıraplarını karakterize eden bu tablolar, en az 50 milyon insanın canına mal olan bir salgının yarattığı travma ve umutsuzluğu yansıtıyordu. Hastalık, delilik ve ölüm, yaşamı boyunca sanatçının peşini bırakmadı.

Birçok tarihçiye göre İspanyol gribi ve Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve devletlerin parçalanması gibi büyük politik değişiklikler ve cinsiyet, gelir eşitsizliği gibi sosyal meselelerle birleşince, toplumlara önü alınamaz bir kaos ve umutsuzluk hâkim oldu. Absürtlük, anlamsızlık ve umutsuzluk duyguları yaygın hale geldi ve insanlar hayata karşı inançlarını yitirmeye başladı.

1916’da ortaya çıkan Dada hareketi, işte bu absürtlükten ilham aldı. Dadaistler, önceki kavramların yerine geçebilecek yeni bir sanatsal biçim arayışına girdiler. Kolaj tekniği ile modern çağı ve savaşın yarattığı dehşeti kesip biçmeye, karıştırmaya ve yeniden bir araya getirmeye çalıştılar.

Berlin’deki Dada akımının önemli üyelerinden biri olan ressam George Grosz, 1918 tarihli “The Funeral” (Cenaze Alayı) başlıklı tablosunda, modern bir kentte düzenlenen bir cenaze alayını grotesk bir ifadeyle tasvir etmişti. Tabloda gece kulüpleri ve klostrofobik binalarla çevrili, sonu olmayan bir caddede, birbiri üstüne binmiş çarpık uzuvlu insan figürleri görülüyor. Binalar, aşağı doğru eğilmiş bir formda iç içe geçerek, çökmek üzereymiş hissi veriyor. Kalabalığın ortasında da Azrail’i temsil eden bir iskelet tabutun üstünde oturuyor ve bir şişeden içki içiyor.

Grosz, bu tablosunu, şu sözlerle anlatır: “İnsanlık dışı figürlerin gece vakti garip bir sokakta düzenlediği cehennem alayını gösterdim. İnsanların yüzlerinde alkolizmi ve salgın hastalığı yansıttım. Bu tabloyu, delirmiş bir insanlığa karşı bir protesto olarak çizdim.”

Monument to the March Dead, Bauhaus Okulu’nun kurucusu Mimar Walter Gropius tarafından 1922’de tasarlandı. Bu dışavurumcu anıt, Kapp Putsch’ta öldürülen işçilere adandı.

Dadaizm yaklaşımına nihilizm hâkim olsa da, bu akım, yeni bir dünya için devrim yaratmak isteyenlerin ütopik dürtülerinden hareketle ortaya çıkmıştı. Mimar Walter Gropius da 1919’da benzer bir dürtüyle Almanya’da Bauhaus Okulu‘nu kurdu. Bauhaus, sanat ve tasarım arasında köprü kurmayı; öğrencileri, anlamsız süslemeleri reddederek gündelik hayata uygun, kullanışlı sanat nesneleri üretmeye teşvik etti. 

Wassily Chair (Wassily Sandalyeleri), Marcel Breuer, 1925-26.

Bauhaus’ta öğrenim gören ve daha sonra burada uzun yıllar eğitim veren Marcel Breuer, salgından etkilenerek mobilyalar tasarladı. O dönem popüler olan döşeme kaplamalı, ağır ve hantal mobilyaların aksine, Breuer’in minimalist parçaları, temizlemesi kolay, hijyenik ahşap ve çelik malzemeden yapılmıştı. Breuer’in bisikletten esinlendiği “Wassily Chair” (Wassily Sandalyeleri) ve “Long Chair” (Uzun Sandalye) adlı tasarımları, Bauhaus yaklaşımının en bilinen örnekleri. Bu sandalyeler, modern sıhhi ihtiyaçları karşılayacak şekilde hafif ve taşınabilirdi, üzerinde toz birikmiyordu ve dezenfekte etmesi oldukça kolaydı.

View of Rooftops (Çatıların Görünümü), Morton Schamberg, 1917.

O dönemler üretilen sanat ile zamanın ruhu arasında keskin bir ilişki vardı. Savaşın, salgının ve ölümlerin dehşetine kafa yoran sanatçılar için soyutlama, gerçeklikten kaçmanın bir yoluydu. Soyutlama, kısa süre içinde anın tamamlayıcı duygusu haline geldi. Bu duygu, o dönemlerde üretilen birçok resim ve fotoğrafta da görülüyordu. Morton Schamberg‘in 1917 tarihli “View of Rooftops” (Çatıların Görünümü) başlıklı fotoğrafı, bunun en güzel örneklerinden biri. Eğik bir açıyla çekilen fotoğraf, New York’un şehir manzarasını, kübist bir ifadeyle soyutlamış ve yaşamsal belirtilerden arındırmıştı. Schamberg, 1918’de grip nedeniyle hayatını kaybetti.

Prada II, Andreas Gursky, 1996.

Ölüm, izolasyon, durağanlık ve sessizlik, sonraki yıllarda da sanatın keşfe çıktığı birincil temalar arasında yer aldı. Örneğin, Andreas Gursky‘nin 1996 tarihli “Prada II” başlıklı fotoğrafı, tam da şu anki boş mağaza raflarını hatırlatacak şekilde, floresan ışıklarıyla aydınlatılmış, tamamen steril bir vitrini gösteriyor. Gregory Crewdson’un 2000’li yılların başlarında tamamladığı “Beneath the Roses” (Güllerin Altında) serisi ise yine günümüzün kentsel yalnızlığını çağrıştıracak şekilde, isimsiz kasabaların ıssız köşelerini gösteriyor.

Gregory Crewdson’un “Beneath the Roses” (Güllerin Altında) serisinden bir örnek.

Tıpkı 1918’deki İspanyol gribi salgınının dönemin ruhunun kaçınılmaz bir parçası olması gibi, şu an koronavirüs salgınının da benzer bir etkisi var. Bu yaşadığımız dönemin, sanatı nasıl etkileyeceğini henüz bilmesek de, görsel kültür çoktan değişti bile. İnsansız şehirlerin ve sokakların ıssızlığını gösteren videolar, fotoğraflar ve karantina altında çekilen selfieler, belki de salgının, izolasyonun ve yaşanan ruhsal çöküntünün birer sanatsal belgesi olarak görülecektir ileride.

Kaynaklar:

Anna Purna Kambhampaty, “How Art Movements Tried to Make Sense of the World in the Wake of the 1918 Flu Pandemic“, TIME, 5 Mayıs 2020.

Michael Lobel, “Close Contact“, Artforum, 21 Nisan 2020.

Taylor Dafoe, “The 1918 Spanish Flu Wreaked Havoc on Nearly Every Country on Earth. So Why Didn’t More Artists Respond to It in Their Work?“, Artnet, 16 Nisan 2020.

Aubrey Knox, “The Spanish Influenza Transformed Everyday Life. But Artists Struggled to Visualize Its Impact“, Artnews, 12 Mayıs 2020.

Megan O’Grady,  “What Can We Learn From the Art of Pandemics Past?“, NYTimes, 8 Nisan 2020.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus