Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (14): Yeni kayyum atamaları, İYİ Parti-HDP tartışmaları, İttifaklar değişiyor mu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kemal Can ve Ruşen Çakır bu hafta Sırrı Süreyya Önder’in İYİ Parti’ye yönelik sözleriyle başlayan tartışmaları; ittifakların değişebileceği yolundaki spekülasyonları ve HDP belediyelerine yeni kayyum atamalarını konuştu.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la yine karşınızdayız. Kemal Can’la birlikte yine haftanın öne çıkan başlıklarını ele alacağız. Ve önümüzdeki günlerde neler olabileceğini konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen. 

Çakır: Biz bu yayını cuma öğleden sonra yapıyoruz. Bu cuma sabahı, yine HDP’li belediyelere kayyum atama haberleriyle başladı; Siirt merkez, Kurtalan ve Baykan belediyelerine kayyum atandığı ve Iğdır’da HDP’li belediye başkanının gözaltına alındığı haberi geldi. Öteden beri Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’e çok ciddi baskılar olduğunu biliyoruz; Kars Belediyesi’ne de kayyum getirilmek isteniyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, o meşhur istifa olayı ve görevine geri dönmesinden beri ortada yok. Ama İçişleri Bakanlığı böyle bir hamleyle varlığını sürdürüyor. Bir de, Sırrı Süreyya Önder’le yaptığımız söyleşide, onun açıklamalarından hareketle başlayan bir HDP tartışması var. Tartışmayı daha sonra konuşacağız; ama burada HDP’den ziyade, İYİ Parti’ye yönelik bir tartışma yapılmak isteniyor. Ama bu da üst üste geldi. Sonuçta HDP yine gündemde. “HDP’ye niye kayyum atanıyor? Daha öncekiler niye atandı? Şimdi niye atanıyor? Seçimler niye yapıldı?” tartışmalarını tekrar tekrar önümüze getiriyorlar. Aslında söylenecek çok da fazla bir şey yok gibi. Ne dersin?

Can: Senin de özetlediğin gibi, aslında yeniden başlayan bir şey gibi değil, hiç bitmemiş, hep sürmekte olan bir şeyden konuşuyoruz. Siyaset dilinin hâli, gerilim politikası, ötekileştirme ve kutuplaştırma, bunların hepsi giden gelen, yumuşayan, gevşeyen değil, kendi içinde dalgalanan, hep devam eden, hiç bitmeyen, hatta moda tâbirle “yeni normal” hâline gelen birtakım anormallikler. Üstelik bunu 6 ay, 1 sene değil, oldukça uzun bir süredir böyle yaşıyoruz. Her sefer yeni bir durum olarak konuşuyoruz bunları; ama aslında ortada yeni bir durum söz konusu değil.

Çakır: Yani, “Yeni normalimiz bu” diyorsun. 

Can: Ama uzun zamandır normalimiz bu. Bir iki senelik bir şeyden bahsetmiyoruz. Yerel seçim geçen sene oldu, ama daha önce de HDP’li belediyelere kayyum atanmıştı. Üstelik bu seçimden sonra, hem bazı CHP’li belediyelere kayyum atandı, hem de aslında bütün muhalefet belediyelerinin kayyumsuz bir kayyum düzenine intibak etmeleri söz konusu. Çünkü kampanyalar engelleniyor, hizmetler engelleniyor. Bu bazen, Meclis’teki iktidar partisi üyelerinin çoğunluğu sayesinde, bütçe kısıtlamaları ya da birtakım yetkileri kısıtlamakla yapılıyor. Bazen doğrudan merkezî yönetimin, bazıları da hukuku zorlayarak yaptığı hamlelerle oluyor. Bunların hepsini yaşıyoruz. 

2019 yerel seçiminde alınan sonuçlarla ilgili çok fazla konuşuldu. Gayet net biçimde görüldüğü gibi, iktidarın gerilediği, önemli ölçüde kaybettiği, büyükşehirleri kaybetmesi, muhalefetin o şehirlerde yerel iktidarı kazanması üzerinden konuşuldu hep. Seçim yenileme tartışmaları sırasında da, seçim yenilemenin ne anlama geldiği, artık seçim yapılmayacağı bir düzene mi geçildiği konuşuldu; YSK’nın kararları tartışıldı. Galiba, o tarihten itibaren işlemekte olan bir şey var: İktidarın yerleştirmeye çalıştığı bir yeni durum da, seçim denilen şeyin ya da seçimde kazanılacak aritmetik galibiyetlerin her şey etmeyeceği… Yani bugüne kadar kendisi açısından savunduğu “Sandık her şeydir” lâfı vardı ya? Sandıkta bir şey oldu mu artık sesler kesilir. Sandık siyasetin tek alanıdır ve sandığı aldın mı kazanırsın.” Ama bunun sadece kendisi için geçerli olduğunu anlatan bir şeyi resmediyor.

Çakır: Belki gündeme getirilecek kavram, bir zamanlar iktidarın çok fazla kullandığı, özellikle eski iktidar sahiplerini tasfiyede kullandığı “vesâyet” kavramı herhalde. Hatırlarsan, Nuray Mert ilk “sivil vesâyet” sözünü kullandığı zaman, o dönem iktidara destek verenler de çok sert bir şekilde onu susturmaya çalışmışlardı. Şimdi bir başka vesâyet olayıyla karşı karşıyayız sanki. Merkezî yönetimin özellikle yerel yönetimler üzerinde vesâyeti meselesi var. Geçenlerde bir valinin AK Parti yöneticileriyle telekonferans yapması gibi; aslında bir “parti devleti” olayına girmiş gibiyiz. Bazı yerlerde pürüz var. O pürüzleri özellikle Güneydoğu’da vali ve kaymakamları belediye başkanlarının yerine atayarak kapatmaya çalışıyorlar. O bölgedeki illerin neredeyse tamamı devletin eline geçti; halkın seçimiyle sandıktan çıkan değil, devlet eliyle bir vasî atandı oraya. Bu nedenle de, İstanbul ve Ankara ile ilgili yaşanan sorunlarda, “İstanbul ve Ankara’ya da kayyum mu atayacaklar?” sorusu geliyor akla. Ben bunun doğru bir önerme olduğunu sanmıyorum. Daha önce seninle de konuştuk: Bazı insanlar kötülüğün, baskının çıtasını ne kadar yükseltirlerse, kendilerinin o kadar muhalif olduğu düşüncesine kapılıyorlar. Diyelim ki belediyelerin önüne bir engel çıkartılıyor. En son, İçişleri Bakanlığı İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında Beylikdüzü Belediye Başkanlığı dönemine ait 27 soruşturma açmış. Müfettiş de AKP’den milletvekili aday adayıymış. Bunun haberini verdiğin zaman bazı insanlar “İstanbul’a kayyum mu geliyor?” diyorlar. Aslında kayyum gelsin diye yapmıyorlar, tam tersine, bunu eleştiriyorlarmış gibi yapıyorlar. Muhalefet saflarında yaşanan garip bir akıl tutulması var: Sanki muhalefet etmek, itiraz etmek, karşı çıkmak için elde yeterince malzeme yokmuş gibi, hep daha fazlasının beklentisini öne çıkartarak, iktidarın elini yükseltmesini –burada baskıyı kastediyorum– davet etmek, ya da sine-i millete dönmeyi ima etmek veya doğrudan telaffuz etmek gibi tuhaf bir kötümserlik var. Ne kadar kötümser olursan, o kadar tavizsiz, sağlam bir muhalifmişsin gibi bir hava oluşuyor. Bu durum iktidarın işini kolaylaştıran bir yaklaşım bence.

Can: Bu söylediğinin bir de şöyle bir versiyonu var. Sorunları tarif ederken de aynı şey yaşanıyor; Bu, ekonomik krizde de böyle yaşandı, korona salgını krizinde de böyle yaşanıyor. Olasılıklar, kötü senaryolar ya da bu krizin yaratacağı sorunlar, iktidarın bu krize çözüm üretememesi veya onu büyütmesiyle ilgili iddialar konusunda, bazı “uzman” titri taşıyan muhalefet çevreleri çok yüksek çıtalar koyuyorlar. Senin de söylediğin gibi, baskılar ya da iktidarın yapabilirlikleri konusunda yüksek çıta konulması gibi, problemleri tarif ederken de yüksek çıta konuluyor: “Çok acayip şeyler olacak”, “Büyük bir çöküş ve yıkım olacak” benzeri, en olumsuz senaryoyu en yüksek olasılıkmış gibi anlatarak, problemin büyüklüğünü göstermeye çalışıyorlar. Bunların bir kısmının iyi niyetli olduğunu düşünebiliriz. Ama bu hissiyat, bazen iktidar tarafından, bazen sıradan insanlar tarafından, “İyi de tam dediğiniz gibi olmadı” hissini doğuruyor. Tıpkı, Trump’ın “Bunlar yalan haber” demesi gibi, hep suçlama nedeni olan “Zaten Türkiye’nin başarılı olmasını istemiyorlar; sürekli iftiralarda bulunuyorlar” denileni, yüksek perdeden, olanı çok yüksek göstermeye çalışmak, probleme odaklanmayı değil, zaten yaşanmakta olan sorunu küçültmeye yarıyor. “Çok büyük sorunlar geliyor” dediğiniz zaman, mevcut sorunları dolaylı olarak önemsizleştirmiş oluyorsunuz.

Çakır: “Bu ne ki!” diye başlayan sosyal medya lâfı var

Can: Dolayısıyla “Acayip kötü şeyler olacak” denilince şu anda olan kötü şeylerin ölümsüzleştiği ve yapanların da “Ne var ki bunda. O kadar bağırıp çağırıyorlar, bir şey de olduğu yok” demesine de imkân sağlıyor. Bu, hukuk alanında da böyle, sistem sorunlarında da böyle, ekonomik krizde de böyle, hatta salgın meselesinde de böyle yaşandı. Dolayısıyla, bunun böyle insiyâkî bir tarafı var, evet; kötü olacak bir şeyi konuşmak, geleceğe dair bir öngörüde bulunmak, bir projeksiyon yapmak tabii ki anlaşılır bir şey. Ama buradaki ölçüleri çok yüksek ifade etmek, mevcudu konuşmayı imkânsızlaştırıyor. Senin de söylediğin gibi bu, bir muhalefet eksiği olarak görülebilir. Ama birtakım örtülü biçimde, trol faaliyeti olarak – iktidar da istiyor sanki bunu–, yani çok yüksek şeyler söylenmesini, daha sonra da “Ya, işte olmadı” diyerek başarı gibi göstermek… Bunun örneğini Amerika’dan vereceğim: Hatırla, milyon seviyesinde ölüm rakamları projeksiyonu yapıldığında, Trump bundan memnun oldu. Ve şimdi 100 binler seviyesinde tutabileceği bir şeyi başarı olarak sunmaya hazırlanıyor. Halbuki Amerika çok başarısız bir performans gösterdi salgınla mücadele konusunda. Ama şimdi, o önceki iddialar yüzünden, 100 bin ölümle kapattığında, Trump gene basın toplantısına çıkıp, birkaç gazeteci azarlayıp sonra da “Başardık” diyecek.

Çakır: Sırrı Süreyya Önder’den bahsedelim biraz. Geçen hafta seninle konuşamadık bu konuyu. Zaten olay pazartesi günü patladı biliyorsun; cuma günü Sırrı Süreyya ile yaptığımız yayından sonra, iktidarın jetonu ancak düştü. Aslında Sırrı Süreyya’nın İYİ Parti hakkında söylediği kısım 1 dakika bile değildi. Bazı komplo teorisyenleri, “Bunları söylemek için yaptı” diyorlar. Halbuki benim bayağı uzun bir sorumun ardından ve irticâlen verdiği bir cevaptı; öyle, hazırlanmış, notları alınmış bir mesele değil. Tabii o cümleler MHP tarafından çok köpürtüldü; Bahçeli de adını vermeden bahsetti. Kanalları bunu yaptı. Hatta çok ilginç bir olay var: Bengütürk TV’de, bir tarafta başörtülü bir kadın sunucu, bir tarafta Metin Özkan, ortada da Sırrı Süreyya Önder. Sırrı Süreyya’nın Medyascope’ta yaptığı söyleşinin VTR’sini alıp ortaya koymuşlar; Sırrı Süreyya konuşuyor, bunlar da MHP’li olarak İYİ Parti’ye lâf söylüyorlar. Bunun üzerine İYİ Parti Grup Başkanvekili, ekran görüntüsünü alıp “Bunu da gördük ya! Sırrı Süreyya Bengütürk kanalında. Fazla söze ne hâcet!’’ diye sosyal medyada paylaştı. Bunun epey tartışması çıktı; MHP’liler algı operasyonu dediler.

Tabii burada işin bir yönü, Sırrı Süreyya’nın söyledikleri. Ama onun öncesinde şöyle bir husus var. Ben dün bu konuda bir yayın yaptım. Bu söyleşiyle ilgili Sırrı Süreyya’dan ve onun söylediklerinden bahsediliyor; kimi zaman Medyascope’un ve benim adımı veriyorlar vermiyorlar. Kanallarda bu konuyla ilgili tartışmalar yapılıyor ve tabii ki hiçbirinde Sırrı Süreyya yok. HDP’li hiç kimse yok. HDP’nin hakkını gözetebilecek kimse yok. Havuz medyası olmayan yerlerde de İYİ Parti’den bazı isimler yer alıyor. Öyle tuhaf bir durum yaşanıyor ki: “Zaten HDP yok. Onu tabii ki muhatap almayız” noktasına geldi iş. Ve HDP’siz bir şekilde, “Millet İttifakı”, İYİ Parti ile HDP’nin ilişkisi üzerine adeta havanda su dövdüler. Önce, işin bu kısmına bir göz atalım. Ondan sonra da olayın siyasî boyutunu konuşalım.

Can: Evet. Pek çok meselede böyle bir tavır var; muhalefeti çatlatmak ya da başka bir mesele için HDP kullanılıyor. Ama HDP, görülmeyen, Bahçeli’nin söylediği gibi “flu” görülen bir siyasî aktör. Ama her meselenin içerisinde, ona dayandırılarak, onun rolü üzerinden tartışmalar yürütülüyor. Bu olay yeni değil. Biraz önce konuştuğumuz gibi, hep devam eden, süreklilik kazanan şeyin yeni bir versiyonu. Sırrı Süreyya’nın söylediği cümlenin, siyasî olmaktan çok biraz duygusal bir reaksiyon olduğunu düşünüyorum. Ahmet Türk de Sırrı Süreyya Önder’i biraz eleştirerek bu türde bir şeyler söylemiş anladığım kadarıyla. Burada, çok politik bir tartışma açma niyetinden ziyade, bir duygusal reaksiyon gibi oluşmuş. Bir süredir İYİ Parti sözcülerinin ve doğrudan Meral Akşener’in, yeniden ve kendiliklerinden, iktidarın bir katkısı olmadan, bir “HDP meselesi” çıkartmaya çalışmalarına da bir cevap. Söylediğin gibi, iktidar, HDP’yi kullanarak, zaman zaman muhalefet blokunda tartışma köpürtmeye girişiyor; ama bu son olayların öncesinde, İYİ Parti cephesinden… galiba Meral Akşener de bir programda sorulan bir soru üzerine söyledi.

Çakır: Evet. Radyo Karakutu’da Yavuz Oğhan’ın “Bide Bunu İzle” programında söylüyor.

Can: Evet. “Özellikle bunu söyleyeyim” diye gidip gitmediğini bilmiyorum; ama sorulan soru üzerine cevaben söyledi. HDP tartışmasını, üstelik muhalefet cephesinden açmış taraf, HDP değil İYİ Parti oldu. Dolayısıyla böyle bir geçmişi var. Ama ben iktidar cephesi açısından şöyle bir şey görüyorum: Hani biraz önce “Bu konu köpürtüldü, televizyon programlarında kullanıldı” dedin. Özellikle MHP bu konuyu çok fazla kullandı. Çünkü MHP’nin, “Yeni ittifaklar”, “İttifaklarda sorun mu var?” “İYİ Parti’nin ittifaka dâhil olma niyeti mi var?” gibi kulislerin içerisinde, bazı cevaplar üretme ihtiyacı duyduğu için, HDP’den çok İYİ Parti’ye dönük olarak kullandığını gördük. Ama ben iktidar cephesinde şöyle bir şey fark ediyorum: MHP’nin bu özel ve bence sınırlı etki yaratacak durumunu bir kenara ayırırsak, bu beka davası ve gerilim meselesini, bir yandan Suriye ve Ortadoğu politikası, HDP’nin ötekileştirilmesi ve muhalefet cephesini de orada bozma çabasının yetersizliği yüzünden, iktidarın gerilimi yayma niyetinde olduğunu düşünüyorum. Artık HDP ile sınırlı bir gerilim siyasî olarak taşıyıcı değil. Bu yüzden de LGBTİ, İstanbul Sözleşmesi, İŞ Bankası hisseleri, CHP’li belediyeler, darbe tartışması, barolar, odalar ve diğer konular… Dolayısıyla, iktidar artık sadece HDP eksenine sıkıştırılmış, HDP’nin ötekileştirilmesi ve HDP’nin bir tür turnusol kâğıdı gibi tek siyasî terazi olarak ortada tutulduğu ve beka davasının sadece Suriye meselesi ile özdeşleştirildiği bir şeyin siyasetin taşıyıcı olmadığının farkında; bence gerilimi daha geniş bir alana yaymaya çalışıyor. O yüzden, ben HDP ile ilgili meselenin devam edeceğini, ama başat gerilim odağı olmaktan çıkacağını düşünüyorum. Dönem dönem elverişli fırsatlar gelirse tabii ki kullanmaktan kimse kaçınmaz, hemen devreye girer. Ama stratejik olarak belirleyici meselenin… Çünkü oradan alınacak sonucun vardığı nokta, bir doygunluk noktası. Bu politikayla, artık ne HDP seçmenini çözmek mümkün oluyor… Hatırlarsan, 2015 itibarıyla “HDP yüzde 10 barajını geçer mi, geçmez mi?” tartışması içindeki HDP o barajı geçti ve bir daha o barajın altına indirilemedi. İktidarın bu konudaki bütün çabaları, stratejisi sonuç vermedi. HDP üzerinden muhalefeti bozma, parçalama çabası açısından da, varılabilecek noktalara varıldı; artık buradan daha ileriye gidilebilecek bir şey yok. Bu yüzden, daha yeni gerilim ihtiyacı doğdu; önümüzdeki dönemde bunun çeşitli kesimlere, kurumlara ve kavramlara da yayılacağını düşünüyorum. Asıl önemlisi, laiklik, cinsel ayrımcılık gibi pek çok temel hak kavramlarının da gerilim unsuru haline dönüşeceğini düşünüyorum.

Çakır: Bu söylediğin olayı şimdilik bir kenarda tutalım. MHP ile İYİ Parti arasındaki gerilime gelelim. O hafta sonu MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın, Twitter hesabından attığı tweet’lerden “Üç Hilâl’in tek başına iktidarı artık bir zorunluluktur, ihtiyaçtır” paylaşımı bir heyecan yarattı. Ama zaten Türkiye’de “tek başına iktidar” diye bir şey yok. Eski parlamenter sistem olmadığı için, artık Meclis’te kaç milletvekili olduğunun bir anlamı yok, 2011’de edilmiş o cümlenin bir manası da yok. Zaten hemen ardından Bahçeli, peş peşe attığı tweet’lerle, Berat Albayrak’a da sahip çıkarak, oradaki pozisyonunu güçlendirme yoluna gitti. 

Orada şöyle bir husus gözüme çarpıyor: Bahçeli, öteden beri, aslında 31 Mart’tan sonra, Cumhurbaşkanı’nın söylediği “Türkiye İttifakı” lâfıyla beraber… Orada Erdoğan can havliyle “Türkiye İttifakı” dedi; ama sonra toparladı, “Türkiye İttifakı derken, Cumhur İttifakı’nın güçlendirilmesini kastettiği”ni söylemişti. Yine bu son olayda da “Cumhur İttifakı’nın güçlendirilmesi”ni konuşuyorlar. Bu güçlendirme meselesi nedir? Var olan ittifakın öğelerinin daha sıkı, daha güçlü bir şekilde hareket etmesi olabilir. Ama bir yandan da, ittifak söz konusu olduğu zaman “güçlenme”, yeni ve taze kan gelmesi anlamında da olabilir. İlk akla gelen, ittifakı oluşturanların daha sıkı kenetleneceklerinden ziyade, yeni birilerinin gelebileceği düşünülebilir. Ben, Cumhur İttifakı’na kim gelirse gelsin, Erdoğan’ın kapıyı aralık tuttuğu kanısındayım. Dün Murat Yetkin’le “İttifakların geleceği” konusunda bir yayın yaptık. Ben şunu söyledim: “Erdoğan’ın Cumhur İttifakı’na katılmasını en çok isteyeceklerinden birisi Saadet Partisi’dir”. Hatta, ne kadar etkisi var bilmiyorum ama, Saadet Partisi’nin yanında, Fatih Erbakan’ın Yeniden Refah Partisi. Şu anda Cumhur İttifakı’nın içinde Büyük Birlik Partisi de var. Ama biz bunu hep AKP-MHP ittifakı olarak düşünüyoruz. Burada, özellikle Saadet Partisi, Türkiye’deki dindar insanların tamamının Erdoğan’ın peşinden gitmemesini meşrulaştıran bir ayrılık oluyor. Erdoğan’ın onu sembolik olarak isteyeceği kanısındayım. Olacağını sanmıyorum ama istiyordur. Ve bence, İYİ Parti’nin de bu ittifak içinde yer almasını kesinlikle ister. Ama MHP’nin olduğu bir yerde, İYİ Parti’nin olmasının kolay olmayacağını da herhalde biliyordur. Sonuç olarak, Erdoğan’ın İYİ Parti ve Meral Akşener’i tam anlamıyla dışlayıcı bir pozisyon alacağını sanmıyorum. Biliyorsun, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Erdoğan Meral Akşener’i hiç muhatap almamıştı. Yerel seçimlerin hemen öncesinde, kısa bir süre muhatap aldı. 31 Mart seçimin hemen sonrasında da, sanırım bir resepsiyonda, birlikte verdikleri samimi bir fotoğraf görüntüsü hakkında da küçük çapta bir spekülasyon yapılmıştı. Ben, Erdoğan’ın İYİ Parti’ye kapıyı aralaması ihtimalinin ciddi bir şekilde gündemde olduğunu, ama gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda da kilit ismin Bahçeli olacağını düşünüyorum. Bahçeli, en son Meral Akşener’in söylediği “memleket masası” konusunda verdiği cevapla, oraya katılmasına izin vermeyeceğini söylemiş oldu. Ama ben yine de bunun öyle kolay kolay kapanmış bir kapı olduğunu sanmıyorum. Zira senin söylediğin bütün o gerilim tırmandırmalar, her türlü baskı, hepsi olabilir; her türlü beka söylemini gündeme getirebilir, kadın meselesi, LGBTİ meselesi gibi her türlü fay hatlarında kırıklara yol açıp, provokatif bir şekilde çatışma ve kutuplaştırmayı tırmandırabilir. Ama sonuçta, seçim yapılacağı zaman insanlar, tek başına olmasa bile, esas olarak ekonomi ile hareket ediyorlar. Türkiye’nin şu anki ekonomik durumunu göz önüne alırsak, bu iktidarın bunu taşıyabilmesi mümkün değil. Bahçeli’nin son attığı tweet’lere de dikkat edersen, “Evet, ekonomi kötü, biliyoruz; ama bu yüzden bizi bırakmayın” anlamında paylaşılmış tweet’lerdi bence. “Kemal Derviş’i istemiyoruz” minvalinde bir şeyler paylaşarak ortamı sertleştirmeye çalışıyor, ama Bahçeli’nin bu çıkışı, aslında esas meselenin ekonomi olduğunu ve bu faturanın sadece Erdoğan’a değil, kendilerine de çıkacağını çok iyi kavradığını gösteriyor. Tabii bu yetmeyecek. Bu ittifaka yeni birilerini katmak, katamıyorsa, kendi ittifakını güçlendiremiyorsa, karşı tarafı parçalamak, ki bence, Erdoğan’ın tercihi, bu ittifaka yeni unsurların, aktörlerin, partilerin katılması olacak. Bu konuda da açıkça olmasa bile elinden geleni yapacak. Ve Bahçeli de onu, buna gerek olmadığına, aslında ikisinin –senin söylediğin kutuplaştırma politikalarıyla vs.– bu işi götürebildiğine ikna etmeye çalışacak. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Bence bu kutuplaştırma politikaları, olayı ekonomi temelli bir seçmen tercihinden, kimlik temelli bir seçmen tercihine ve kutuplaşma üzerinden bir seçmen tercihine yöneltmeye çalışma hikâyesinin gerçekleşmesi çok kolay değil. Erdoğan bir taraftan bunu yaparken, yani gündelik hayatta bu kutuplaşmayı tırmandırırken, öte yandan işi daha sağlama almak için, ittifakını ya da ortaklarının sayısını da artırmaya çalışacak diye tahmin ediyorum. Bunu MHP’ye rağmen yapabilir mi, emin değilim. Yapması çok çok zor. MHP’yi dışlayıp onu almasının çok fazla bir anlamı olacağını sanmıyorum. Yani “MHP artık yıprandı. İYİ Parti’yi alalım, o yıpranmadı…” Bence bu çok normal bir akıl yürütme olmaz, ama böyle bir ikilemle karşı karşıya olduğu kanısındayım.

Can: Sondan başlarsak, İYİ Parti’nin MHP’nin yerine aday olması yorumları yapılıyor. Sizin Murat Yetkin’le beraber yaptığınız “İttifakların Geleceği” konusundaki yayınınızda da buna biraz değindiniz. O konuda sana katılıyorum. Zaten işin aritmetiği de uymuyor. Yani MHP’yi çıkartıp İYİ Parti’yi dâhil ettiğin zaman, iktidarın aritmetik sorunu çözülmüyor ki. İkisinin toplamı yüzde 50+1 etmiyor; O zaman MHP’yi çıkartalım, İYİ Parti’yi koyalım; gene yetmiyor. Bu nasıl bir hesap? Bir kere oradan uymuyor. 

İkincisi, mümkün değil. Yani eğer sorun aritmetik olsaydı, aritmetik sorunun çözümü, senin söylediğin gibi, yeni ortaklar, yeni bir şeyler getirecek birilerinin mevcudu koruyarak, üstüne bir şey koyarak çözülmesiyle mümkün olabilir.  Aritmetik sorun böyle çözülebilir. Bu açıdan sana katılıyorum. Ama ben zaten sorunun kendisinin aritmetik olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de, senden biraz daha farklı olarak, şu anda yaşadıklarımızın, bir erken seçim ihtimalinden çok, biraz önce senin Bahçeli’nin niyeti için tarif ettiğin şeye daha uygun olduğunu, yani aslında “mevcûdu devam ettirmenin stratejisi” olduğunu düşünüyorum. 

Bütün bu gerilim politikaları, şunlar bunlar, hatta gerilimi daha da yayma hâli, yeni bir şeyler kazanmak, yeni seçmen kazanmak, yüzde 50 sorununu çözecek, onu büyütecek, muhalefeti geriletecek bir hamleden çok, mevcut hâli devam ettirip, bunun bir zorlama olarak önüne gelmesini engellemek için yapılan hamleler gibi geliyor. Ben meseleye öyle bakıyorum. Sorun, iktidarın sorunu. Evet, bir açmazı var; 50+1 ile bir sorunu var. Yapılan araştırmalar da önümüze bunu koyuyor. Ama asıl meselesi bu değil. Asıl meselesi yüzde 50 +1’i bir biçimde bulduğunda neyi çözmüş oluyor ki? 2018’de buldu. 2018’de siyaseten iktidarın çözüm üretememe ve siyasetsizlik sorunu çözüldü mü? Tamam mı, rahatladı mı, meselesi bitti mi? Ekonomik krizi, çözüm üretme kapasitesini, kendisi önündeki bütün barajları, sorun çözebilme kabiliyetini artırdı mı? Aldığı onay birdenbire önünü açtı mı? Hayır. Şimdi de benzer bir durum var. Hemen 1 sene sonrasında, 2019’da bunun böyle olmadığını gördük. Dolayısıyla iktidarın sorunu aritmetik bir sorun değil, çözümü de aritmetik olamaz. Oraya birilerini ekle birilerini çıkar filanla çözülemeyeceğinin farkında. Dolayısıyla bence şu anda kullanmaya çalıştığı, biraz önce senin Bahçeli’nin niyeti diye tarif ettiğin: “Ekonomi bile önemli değil, önemli olan şu zorluk günlerini geçmemiz…” Beka davasını, “Bize oy verin, biz bu sorunu halledeceğiz” denemesini iki kere yaptılar ve sonuç alamadılar. Şimdi beka davası yerine, “Bizi burada tutun ve ikide bir sürekli bizi teste tutmak zorunda kalmayın…”

İktidarın, 20 yıllık iktidarı boyunca seçimi bir tür tazelenme olarak kullanması, son beş yıldır artık işlemiyor. Birçok alanda tıkandığı gibi, siyaseten bu alanda da tıkanmış durumda. Dolayısıyla, sürekli seçimi bir ihtiyaç olarak önüne koyuyor; ama bunun aritmetik bir mesele olarak bir formülünü de üretemiyor. Dediğin gibi, Erdoğan’ın çok isteyeceği bir şey olur; bütün diğer partiler –Saadet Partisi de, İYİ Parti de– ona gelsin, dolayısıyla bu başkanlık sisteminin bir türlü kuramadığı nihâî çoğunluğunu kurabilsin ister. Ama bu mümkün değil. Çünkü Murat’ın dünkü tartışmanızda söylediği gibi –orada Murat’ın söylediğine katılıyorum–, bu ittifakın stratejik bir içeriği var. Aritmetik bir ittifak değil. Dolayısıyla, bunlara kimlerin ekleneceğiyle, sorununu çözebilmesi mümkün değil.

Çakır: Doğru, buradaki mesele stratejik; ama mesele şu: Oradaki strateji iflas etti. Yani o stratejinin iflasını nasıl aşarsın? Ya onun daha sertiyle, onu pansuman yapıp güçlendirmek — ki senin söylediğin aslında birazcık buna denk geliyor. Ama gideceği çok fazla bir yer yok artık, hele bu ekonomik krizde. Zaten haberler çıkmaya başladı sağdan soldan: Belli ki Türkiye bir yerlerden para bulma arayışına gidecek ve bir şekilde Batı’ya yönelmek durumunda kalacak. Ama bu yapısıyla bunu yapabilmesi ne derece mümkün, bu ayrı bir konu. 

İkincisi, bu gerilim tırmandırma, kutuplaştırma politikası Türkiye’yi acayip bir yere savuruyor. Bu acayip yerden çıkabilecek kötülükleri herhalde onlar da bir şekilde görüyorlardır — ki bu kötülüklerin etkilerini şu an yaşamaya başladık. Bence burada temel sorun, bütün bu hengâmede… Biz bütün bu yayın boyunca, iktidar bileşenlerini, iktidarı konuştuk; çünkü karşısında birileri, onlara ve esas olarak Türkiye’ye –tamam, stratejik bir ittifak var, bu stratejik ittifak, bizim zamanında gördüğümüz– milliyetçi-muhafazakâr hareketlerin en sert, en aşırı ifadelerinin bir araya gelmesi ve bununla Türkiye’nin gidebilecek bir yeri olmadığını; halbuki Türkiye’nin pekâlâ şunu şunu yapabileceğini ikna edici bir şekilde anlatan bir merkez yok. Böyle bir merkez olmadığı için biz eninde sonunda dönüp dolaşıp, “Erdoğan ne yapabilir?” “Erdoğan kimi yanına katar, kimi yanından uzaklaştırır?” “Erdoğan sesini yükseltecek mi, alçaltacak mı?” “Kürt meselesini iyice dışlayacak mı yoksa arada havuç ve sopa mı gösterecek?” diye düşünerek, Erdoğan’ın havuç ve sopalarına bakmaktan başka hiçbir şeyi konuşamaz hâle geldik. Böyle bir durum var. Bunun da sorumlusu, öncelikle tabii ki Erdoğan, ama bir diğer sorumlusu da, bunun yerine “Başka bir Türkiye mümkün”ü koyabilen birilerinin olmaması. Öyle olmayınca da biz siyaseti sadece Erdoğan’ın tekeline veriyoruz. “Türkiye tek adam yönetimi mi, değil mi?” tartışması bir yana, siyaseti hep Erdoğan ekseninde tartışıyoruz. Onun dışında bir yere gelebilse… — ki 31 Mart, en azından sonuçları itibarıyla bu anlamda kapı aralayıcı bir şeydi; ama muhalefet onun üzerinden bir şey inşa edemedi. Böyle bir sıkıntı hâlindeyiz. Burada Erdoğan üzerinden siyaset konuşmanın dışındaki alanların yeşermesi konusunda, benim gibi iyimser bir adamı bile böyle konuşturan bir durum var, öyle diyeyim.

Can: Evet, doğru. Ama ben meseleye biraz şöyle bakıyorum: Evet, Türkiye’deki muhalefetin böyle bir sorunu var, bunu çok uzun süredir böyle yaşıyoruz, doğru. Ama bir yandan da baktığında, bu çok lokal bir tablo gibi de görünmüyor bana. Mesela, bu “40 yıldır hâkim olan neo-liberal birikim modeli çöktü. Artık çözüm üretemiyor, dȃimî krizler üretiyor” söylemleri yine dünya ölçeğinde yine konuşuluyor. Ama bu çökmüş strateji, “Tamam, bizim işimiz bitti, buraya kadarmış” deyip gitmiyor. Başka otoriter versiyonlar üreterek, popülizme müracaat ederek, popülist otoriter versiyonlar üreterek, kendini devam ettirmeye çalışıyor. Ve yine, onun karşısında da, “Başka türlü bir dünya mümkün” dalgası yükselmiyor. Aslında çok ayrı değil. Yani, buraya da baktığımızda şunu hep söylüyoruz: “Bu neo-liberal ekonomik model artık büyük bir kriz içerisinde ve bunlar dȃimîleşmiş krizler.” Üstelik bu korona krizi dolayısıyla “hiçbir şey aynı olmayacak” tartışmalarında, bu çok daha sert konuşuldu: “Bu, dünyanın gördüğü en önemli dalgayı, tsunamiyi getiriyor” filan dendi. Ama bir yandan da, aslında birdenbire çok şeyin değişmeyeceğini ya da aynı olmayacak şeylerin, iyi anlamda aynı olmayıp zaten kötü olan şeylerin daha da kötüleşebileceğini söylüyoruz. Bu anlamda, hem dünyanın Türkiye’den bir şeyler öğrendiğini –çünkü Türkiye bir sürü açıdan öncü, deney ülkelerden biri–, hem de Türkiye’nin dünyadan bir şeyler öğrendiğini; aslında çökmüş stratejileri uzatmanın, “ileriye doğru kaçma”nın, zorlamanın mümkün olabildiğini; durmadan kendisini test ederek değil, test alanını kendi varlık sınırının dışında tarif ederek, sürekli herkesin hesap ve muhasebeye mecbur olduğu, kendisinin asla buna muhatap olmayacağı bir siyasî alan yaratarak, çökmüş, çözemeyen, yetersizleşmiş, erimekte olan şeylerin bile devamının mümkün olduğu, hem dünyada hem Türkiye’de gösterildi. Meseleye biraz da böyle bakabiliriz. Yani çok “bizim meselemiz” gibi algılıyoruz. Sanki bütün dünya bambaşka bir yöne gidiyor da, Türkiye bir türlü bu açmazdan çıkmıyor gibi bakıyoruz bir yandan da. Evet, dediğin gibi sadece Erdoğan penceresinden bakıyoruz, ama demokrasinin beşiği Avrupa ya da Amerika’da sistem krizlerinin ve sistem krizlerinin ürettiği politik aktörlerin nasıl sorunlar yarattığını ve bu sorunlara nasıl alternatif üretilmediğini de izliyoruz. Dolayısıyla, bu meseleye biraz da geniş bir pencereden bakıp, belki soruları değiştirmeye çalışmak lȃzım.

Çakır: Yani “Batsın bu dünya”. Burada senin söylediklerinde özellikle “ileriye doğru kaçma” (fuite en avant) lȃfı, çok acayip bir lȃftır. Fransızca’da ilk gördüğüm zaman kavramı anlamamıştım; sözlüklere bakıp “Bu ne demek istiyor?” demiştim. Halbuki çok kritik bir şey. Hatta o başlıkla ilgili bir yayın yaptığımı hatırlıyorum, çok da ilgi görmüştü. O “ileriye doğru kaçış”, gerçekten de tam sıkıştığını düşündüğün yerde, özellikle Erdoğan’ın çok uyguladığı bir şey.

Can: Bu, çok iyi öğrendiği bir şey oldu. Bizim daha dar pencereden baktığımızda “başarısızlık” diye gördüğümüz bazı noktalarda –buna yerel seçimi de katabilirim– bunu uygulayarak, aslında bir biçimde geçmeyi öğrendiğini, o problemin üzerinden atlamayı becerebildiğini söyleyebilirim.

Çakır: Evet, burada noktayı koyalım. Bir duyuru yapalım. Yarın sen Medyascope’un YouTube hesabında canlı yayında saat 15:00’te soruları cevaplandıracaksın.

Can: Evet.

Çakır: Evet, şimdiden duyuralım. Cumartesi günü saat 15.00’te “Kemal Can’a Sorun” yayını var.

Can: Sorun.

Çakır: Medyascope YouTube hesabından Kemal Can’a istediğinizi sorabilirsiniz. Evet, Kemal, burada noktalıyoruz.

Can: Çok zor sormasınlar.

Çakır: Çalışmadığın yerden soracaklar.

Can: Çalışmadığım yerden sormasınlar.

Çakır: Eyvallah. Evet, “Haftaya Bakış”ı burada noktalıyoruz. Herkese iyi günler diliyoruz.

Can: İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus