Dindar ve sermayedar

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Fehimcan Şimşek 

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Türkiye kısa zamanda birçok şeyi unutuyor. Bunlardan birisi de herhalde bugünden itibaren unutulmak üzeredir: Sakarya Hendek’teki havâî fişek fabrikasında yaşanan patlama ve yaşanan kayıplar. Son resmî açıklama 6 kayıp olduğu yönündeydi ve bu fabrikanın daha önce de benzer kazalar yaşamış olması, bunların ne derece kaza olarak tanımlanabileceği sorusunu gündeme getiriyor. 

Burada tabii bir fotoğraf gündeme düştü. Esas fotoğraf tabii ki fabrikanın hâli, orada yakınlarını kaybetmiş insanların hâli, yardım ve kurtarma çalışmaları fotoğrafları. Ama bunların arasında bambaşka bir fotoğraf gündeme düştü; o da MÜSİAD’ın (Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği) Bursa şubesi hesabından paylaşıldı. Burada MÜSİAD Genel Başkanı Abdurrahman Kaan, Bursa Şube Başkanı ve diğer komşu illerden MÜSİAD yöneticilerinin olay yerinde gittikleri Bayraktepe’de bir sofra fotoğrafı var. Bu havâî fişek fabrikasının sahibi olan ailenin bir ferdi olan Yaşar Coşkun, MÜSİAD’ın da Sakarya İl Başkanı. Bir anlamıyla onun yanına gelmişler böyle kötü bir günde; ama fotoğraf ilginç bir şekilde apar topar kaldırıldı, tepkiler üzerine. Olay yerinden, yangın yerinden, kurtarma çalışmalarından değil; olayla çok alâkasız apayrı bir yerde ve yaşanan dramla trajediyle alâkasız bir atmosferde bir sofra fotoğrafı. 

Bunun üzerine bayağı bir tartışıldı. Artık Türkiye’de biliyorsunuz bu tür tartışmalar sosyal medya üzerinden yürüyor. Geleneksel medya bunların gerisinde kalıyor ya da korkuyor, girmiyor vs.. Ardından MÜSİAD tarafından bir açıklama yapıldı; bu bir karalama ve iftira hareketi olarak tanımlandı. Deniyor ki: “Bizler o patlama sonunda hemen o gün yöneticilerimiz ve yakın çevredeki illerden gelen diğer üyelerimizle bir araya gelmiş ve işçi kardeşlerimiz için yapacağımız tüm faaliyetlerin ve yardımların planlamasını yaparken, anlamadan, gerçeği bilmeden ve insanî etikle bağdaşmayan bir karalama hareketinin hedefi olduk.” 

Ne derece isabetli? Bunun takdirini size bırakıyorum. Eğer MÜSİAD’ın paylaştığı fotoğraf, başta söylediğim gibi felâketin yaşandığı yerde, yetkililerle ya da hayatını zor bela kurtarmış çalışanlarla ya da hayatını kaybetmiş kişilerin yakınlarıyla paylaşılmış bir fotoğraf olsaydı, herhalde kimse bir şey söylemezdi. Dolayısıyla bir iftira ve karalama varsa, bunun zeminini bu fotoğraf oluşturuyor. Bu olayı bir kenara koyalım; aslında Türkiye’de dindar ve sermayedar tanımlarının birlikte yer almasının öyküsünün son 20 yılına bakalım. Aslında bunun evveliyatı daha fazla; çünkü MÜSİAD zaten bunun en önce gelen kurumu olarak biliniyor. MÜSİAD’ın tarihi de yanılmıyorsam en aşağı 30 yıl olması lâzım. MÜSİAD hep Türkiye’de dindar sermayenin örgütü olarak bilindi. Zaten baştaki MÜ’nün de müstakil değil Müslüman olduğu, ilk kurulduğu andan itibaren algılanmıştı. 

Türkiye’de AKP hareketi, daha öncesinde Milli Görüş hareketi, hep kenarda yer alanların, dışlanmış olanların merkeze doğru yürüyüş hareketi olarak tanımlandı. Ve burada da Anadolu sermayesine, muhafazakâr sermayeye de özel bir rol biçildi ve gerçekten de böyle oldu. “Anadolu Kaplanları” sözü bir ara çok gündemdeydi, çok konuşuluyordu. Kayseri, Konya, Gaziantep örnekleri çok fazla öne çıkıyordu. Başka iller de var tabii: Kahramanmaraş gibi. Buralarda ortaya çıkan yeni sermaye hareketlerinin, yeni sermaye birikimlerinin siyasî alanla karşılık arayışı içerisinde oldukları, Milli Görüş hareketinin de bir anlamda bunların temsilcisi olduğu söylendi. Refah Partisi’nin ilk yerel yönetim başarılarının ardından bu sermaye gruplarının önünün açıldığı söylendi. Ardından kısa süreli Refah Yol iktidarı, ama esas olarak da AKP iktidarı geldi. Ama baktığımız zaman, aslında bu hareketin temellerinin çok daha gerilere gittiğini biliyoruz. Özellikle 80 sonrası ANAP’la birlikte, Turgut Özal’la birlikte Anadolu sermayesinin önünün de ciddi bir şekilde açılmaya başladığını görüyoruz. 

Tabii Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı bunun zirveye vardığı bir dönem oldu. Ama ilginç bir şekilde MÜSİAD ve benzer kuruluşlar AKP döneminde eskisi kadar çok konuşulan kuruluşlar olmadılar. Daha önceki yıllarda, MÜSİAD’ın ilk yıllarında MÜSİAD çok daha fazla gündemdeydi; ama şimdi MÜSİAD böyle değil. Örneğin MÜSİAD’ın şimdiki genel başkanı Abdurrahman Kaan’ın adını ben açıkçası bu olayla birlikte duydum. Bir önceki başkan Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi Başkanı olunca yerine gelmiş. Ama biz MÜSİAD deyince hâlâ Erol Yarar’ı ve ardından gelen Ali Bayramoğlu’nu hatırlıyoruz. Onun sonrasındakileri çok fazla hatırlamıyoruz. 

İlginç bir olay. Neden ilginç? Çünkü bu hareket en güçlü, en iddialı olması gereken dönemde en az duyulan bir kurum oldu. Neden böyle oldu? Bunun birçok nedeni olsa gerek; bir nedeni aslında MÜSİAD’ın bu alanda tek olmaması. Bir dönem özellikle Fethullahçıların bu alanda çok daha fazla öne çıkmaları –TUSKON vardı mesela– ve bunlar, Erdoğan-Gülen savaşının ardından, özellikle 17-25 Aralık ve 15 Temmuz’un ardından Fethullahçı sermaye ya da Fethullahçılar’la işbirliği içerisinde yol alan sermaye çok ciddi darbe yemişti. Bunun üzerinde çok fazla konuşulmadı; ama çok önemli bir husus olduğu kanısındayım. Bunun üzerinde çok ciddi bir şekilde durulması gerektiği kanısındayım. Buradaki sermaye birikimleri nasıl el değiştirdi, ne oldu? Birçok fabrikaya kayyum atandı. Bu kayyumlar neyi nasıl yapıyorlar? Olayın böyle bir boyutu var. 

Bir diğer boyutu da bence daha önemli bir boyut: AKP iktidarının ilk yıllarından itibaren ve bugüne kadar da Erdoğan’ın MÜSİAD’lı iş adamları ile tabii ki ilişkisi oldu. Onlara birtakım haklar, imtiyazlar vs. tanınmış olabilir; ama Erdoğan iktidarı yine esas olarak işini Türkiye’nin geleneksel büyük burjuvazisiyle yapmayı tercih etti. Sorun çıktığı zaman, o sorunlar nedeniyle bazıları sıkıntılar yaşadı, ama Erdoğan iktidarı döneminde Türkiye’nin büyük sermayesi çoğunlukla çok da fazla şikâyetçi olmadı. Hatta biliniyor, TÜSIAD’ın zaman zaman yaptığı eleştirel açıklamalara karşı Erdoğan’ın cevabı, hep: “Bizim dönemimizde ne kadar kazandığınızı bilmiyor musunuz?” oldu. Yani cümle tam böyle olmayabilir; ama mealen bunu söyledi Erdoğan — ki bu hiç haksız bir şey değil.  Türkiye’de Erdoğan döneminde tabii ki Anadolu sermayesinin belli bir güç kazanmasına tanık olduk; ama bunun ötesinde büyük sermayenin önünün Anadolu Sermayesi lehine çok ciddi bir şekilde kesildiğine tanık olmadık. Tek tük birtakım olaylar yaşanmış olabilir. 

Bir diğer husus da tabii ki büyük sermayenin içinde ya da çevresinde büyüme teâmülü olan, ama bir muhafazakâr sermayedar olarak tanımlanmayacak birtakım kişilerin Erdoğan’la beraber özellikle devlet ihaleleri, kamu ihaleleri almak konusunda önlerinin iyice açılmış olduğunu biliyoruz. Bu konudaki haberlerin ardı arkası kesilmiyor. Özellikle yaptıkları yatırımlarda çevre konusundaki duyarsızlıkları nedeniyle çok sık gündeme geliyorlar; ama önlerindeki bütün engellerin Türkiye’nin dört bir yanında bu tür şirketlere, Erdoğan’ın gözettiği şirketlere bu tür engellerin kaldırıldığını da biliyoruz. İlginç bir süreç yaşanıyor; yani bu süreçte esas yanında olacağı varsayılan sermaye grubu hiç o atfedilen güce ulaşamadı. İçlerinden tek tük bunu yapabilenler olmuştur; ama esas olarak Türkiye’de 20 yıla yaklaşan AKP iktidarı döneminde Türkiye’de sermaye kesiminin dini imanı aslında çok fazla belirleyici olmadı. Bunun altını kalın bir şekilde çizmek lâzım. 

Bir diğer yönden –yaklaşık 20 yıl diyelim–, 20 yıl içerisinde dindar sermayedarların herhangi bir fark yaratabildiklerini görmedik. Yani bir MÜSİAD farkı, yani TÜSİAD’a meydan okuyan bir başka duruş, emek-sermaye ilişkisinde bir başka pozisyon alış falan yok. Bu fotoğraf aslında bunu da gösteriyor. Bir fâcia yaşanıyor. Fâciada siz öncelikle buranın fabrika sahibiyle dayanışmaya gidiyorsunuz. Tabii ki MÜSİAD yöneticilerinin MÜSİAD Şube Başkanı ile dayanışmaya gidiyor olmaları doğal olabilir; ama bunu göstere göstere yapıyor olmalarındaki –tuhaflık diyeceğim–… bunun kendileri tarafından tuhaf olarak karşılanmaması. Daha sonra gelen tepkiler üzerine birtakım şeyler söyleme ihtiyaçları oldu. 

Biliyorsunuz, İslam’da emek-sermaye ilişkileri, İslam’da kapitalizm var mı yok mu gibi tartışmalarda hep birtakım âyetler ve hadisler zikredilir; ama baktığımız zaman, bunların hemen hemen hiçbirisinin gerçek anlamda hayata geçirilmediğini, bunların bir ambalaj olduğunu görürüz. Mesela “Alınteri kurumadan emeğin hakkını verin” hadis-i şerifi… Eğer Türkiye’de buna uygun yaşanmış olsaydı, Türkiye herhalde biraz daha farklı bir ülke olurdu. Dolayısıyla Türkiye’de dindar olma iddiasındaki –ki öyle olduklarını kabul etmemiz lâzım– dindar sermayedarların bir fark yarattıklarını, kapitalizmin içerisinden eleştirel bir bakışa sahip olduklarını falan görmedik. Hatta tam tersine kapitalizmin bütün verilerini bir temel olarak alıp, onun dışında en fazla, yaptıkları birtakım hayır işleri olabiliyor, birtakım vakıflara vs.’ye katkıda bulunmak olabiliyor. Ama onun dışında bu dönemde gördüğümüz herhangi bir örnek olsaydı herhalde ben de duyardım. 

Türkiye’de, “Antep’te ya da Konya’da ya da Kayseri’de, şöyle örnek bir iş adamı işçilerine şöyle sahip çıkıyor, böyle sahip çıkıyor” hikâyeleri görmedik. Olsaydı herhalde bu medya imkânlarıyla bunları bize gösterirlerdi; ama bir diğer husus da tabii böyle bir şey genellikle diğerleri tarafından kötü örnek olarak algılanırdı. Dolayısıyla bütün bu yaşanan süreç, bize sermayenin dini ve imanı olmadığı, aslında etnisitesinin de olmadığını bir kere daha acı bir şekilde gösterdi. Kapitalizmin İslam’da sorgulandığı, İslâmî hareket tarafından sorgulandığı, İslâmî hareketin temel önermelerinden birisinin sosyal adalet olduğu gibi şeylerin asılsız iddialar olduğu bir kere daha görüldü. 

Ölen öldüğüyle kaldı. Muhtemelen fabrika yakın bir dönemde belki adını değiştirerek yine devam edecek. Soma’da yaşananlar daha çok tazeyken, orada neyin nasıl geliştiğini, yargılama sürecinin nasıl geliştiği ortadayken, Sakarya’daki Hendek’teki bu olayın faillerinin de sorumlularının da ibretlik anlamda bir ceza alacaklarını bekleyecek kadar da saf olmadığımızı vurgulamamız gerekir. Sonuçta iktidarlar değişiyor, partiler değişiyor, kişiler değişiyor, bakanlar değişiyor. Ama bu bütün toplumların temelinde var olan emek-sermaye ilişkisi, üretim ilişkilerinin nasıl konumlandığı meselesi, yani sömüren ve sömürülen ilişkisi hiçbir şekilde değişmiyor. Hendek olayı ve bu fotoğraf bize bir kere daha bunu gösterdi. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus