Siyasi iktidarın “yerli ve milli” Abdullah Öcalan yaratma gayretleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Doğu Perinçek’in “Devlet Öcalan’ı televizyona çıkartacak…” sözlerinin bir karşılığı olabilir mi? Cumhur İttifakı, PKK liderine ihtiyaç mı duyuyor? Öyleyse Öcalan’ın tavrı ne olur?

Yayına hazırlayan: Fazıl Alp Akiş 

Merhaba, iyi günler. Dünkü yayında biraz ele aldığım, Perinçek’in gündeme getirdiği, Abdullah Öcalan’ın televizyona çıkartılıp iktidar lehine birtakım şeyler söyleyeceği, HDP tabanına çağrıda bulunacağı spekülasyonu üzerine dün bir şeyler söyledim. Bugün biraz daha bu konuyu başlı başına ele almak istiyorum. Birbirlerinden farklı, konuyu bilebilecek kişiyle görüştüm; bu aslında ilginç bir öykü. Öcalan’ın yakalandığından beri, hatta belki de yakalanmasından önceden beri hep gündemde olan bir konu, Öcalan’ın devletle ilişkisi ya da ilişkisizliği, ilişkisinin boyutları konusunda yıllar boyu hep birtakım spekülasyonlar yapıldı; ama önümüzde bir deneyim var, o da yakalandıktan bu yana yaptığı açıklamalar ve Türkiye’de Kürt sorununun gelişimi, Kürt hareketinin gelişimi ve bunun da devletle ilişkileri. Sonuçta âfâkî bir şeyden bahsetmiyoruz, yaşanmış bir olaydan bahsediyoruz. Şimdi gerçekten Doğu Perinçek’in dediği gibi bir olay olabilir mi sorusunu sormak lâzım. Bir kere Doğu Perinçek’in şematize ettiği gibi, basitleştirdiği gibi bir olayın olabileceğini sanmıyorum. Yanı devletin her istediğini söyleyecek, bunun için de medyaya çıkacak bir Öcalan tasavvur edemiyorum. Ama Öcalan’ın televizyonlara çıkarılması meselesi ne zamandır Türkiye’nin gündeminde. Arada sırada iktidara yakın bazı kişiler bu ihtimali gündeme sokuyorlar. Belli ki bu deneniyor, ama bir şekilde ya Öcalan tam olarak ikna edilemiyor, ya da devleti yönetenler bu konuda çok emin olamıyorlar ve iptal ediliyor. Ama bu ilk defa söylenen bir husus değil, Öcalan’ın konuşması meselesi.

Özellikle çözüm süreci sırasında bu sıklıkla yapılan bir şeydi, çok fazla üzerinde durulan bir husustu. Şu anda baktığımızda böyle bir ihtiyacı var mı iktidarın? Kesinlikle var, çünkü iktidar muhalefet blokundan rahatsız ve şu hâliyle, AKP+MHP+BBP, hangi tarihte yapılırsa yapılsın yapılabilecek ilk seçimde yüzde 50 altı bir oyu alabilecek gibi gözükmüyor. Hatta yüzde 50 + 1’den de indirilirse en çok kim oy alırsa o kazanır gibi bir yönteme de gidilirse kazanma ihtimali çok yüksek gözükmüyor. Dolayısıyla burada iktidarın temel önceliği muhalefet blokunu parçalamak. Bu açıdan bakıldığında Meral Akşener’e yönelik olarak Devlet Bahçeli’nin dile getirdiği, ardından Erdoğan’ın da sahiplendiği davetin bir anlamı var; ama Meral Akşener bu davete icâbet etmedi, edeceğe de benzemiyor. 

Bir yandan tabii ki İYİ Parti’yi hep bu muhalefet blokundan koparma denemesi söz konusu olacak ve Cumhur İttifakı’na katmak tabii — Millet İttifakı’ndan alıp Cumhur İttifakı’na katmak. HDP içinse Cumhur İttifakı’na katmak gibi bir seçeneğin olacağını sanmıyorum; çünkü yöneticileri söylemi vs. ne kadar değişirse değişsin, AKP + MHP’nin oluşturduğu bir ittifakta HDP’nin yer alması eşyanın tabiatına fazlasıyla aykırı bir durum. Ama burada esas hedefin HDP’nin nötrleştirilmesi olduğu kanısındayım. Yani nasıl olacak? HDP Cumhur İttifakı’nda da olmasın Millet İttifakı’nda da olmasın. Ne yapsın? Kendi başına davransın. Ki uzun bir süre HDP bunu yaptı, tek başına seçimlere girdi, cumhurbaşkanı adayı çıkardı ve belli bir oy alıp Meclis’e girebildi, HDP’nin yüzde 10 barajını aşmaması diye bir durum artık söz konusu değil, kaldı ki barajın indirilmesi bile söz konusu ediliyor. Ama ne isteniyor? HDP’nin buradan koparılması, Millet İttifakı’ndan koparılması. Bu konuda çok çaba sarfedildi.

Millet İttifakı’nın partilerinin HDP’ye açık bir şekilde ortak gibi, bir müttefik gibi davranmaması suiistimal edilmek istendi, ama pek yürümedi, özellikle yerel seçimlerde bu olmadı. Şöyle düşünelim: HDP İstanbul, Adana, Mersin, Antalya’da kendi adaylarını çıkartmış olsaydı, Ankara’da da çok etkili olmayabilirdi ama özellikle bu büyükşehirlerde kendi adayını çıkarmış olsaydı, CHP adayının kazanma ihtimali çok çok zor olurdu, belki de mümkün olmazdı. Dolayısıyla HDP’nin kendi adaylarını desteklemesinden ziyade –bu aşırı bir istek olur–, HDP’nin kendi adaylarıyla seçime girmesini tercih eden bir Cumhur İttifakı var; ama HDP’nin şimdiki yönetimi böyle bir şeye ikna edilebilecek gibi gözükmüyor. Dolayısıyla buraya dışarıdan bir müdahaleyle HDP’nin Millet İttifakı’ndan koparılması bir iktidar stratejisi olarak karşımıza çıkıyor. Ve bu noktada akla gelen ilk isim, belki de tek isim Abdullah Öcalan. 23 Haziran seçimleri öncesinde bu denendi; avukatlar üzerinden bu yapılmak istendi; ama avukatlar bu açıklamayı yapmayınca, kendisine bir öğretim üyesi yollandı ve öğretim üyesi medyaya açıklama yaptı, ama etkisi olmadı. İnandırıcı da olmadı, etkisi de olmadı; bunun yerine, Selahattin Demirtaş’ın “Bağrınıza taş basın ve oyunuzu verin” açıklaması belirleyici oldu ve İstanbul seçimlerini daha büyük bir farkla Ekrem İmamoğlu kazandı. 

Dolayısıyla burada yeniden Öcalan’ın böyle bir noktaya çekilmek istenmesi ve HDP’nin Millet İttifakı içerisinde doğrudan veya dolaylı, açık veya örtülü bir şekilde yer alma tavrından caydırılmasını isteyecekleri kesin. Öcalan böyle bir şeyi yapar mı? Yapabilir; daha önceki süreçlerde, özellikle çözüm sürecine baktığınızda, Öcalan’ın söyledikleriye HDP veya Kandil’in söyledikleri bire bir örtüşmüyordu. Öcalan’ın çok daha farklı bir perspektifi var. Bazı durumlarda bunu çözüm süreci hakkında yaptığı açıklamalarda da görmüştük; hatta çözüm süreci olumlu anlamda sonuçlanıp bitmeden dağılacağını da bir şekilde öngörmüştü ve HDP milletvekillerini çok kötü sonuçlara hazırlıklı olmaya çağırmıştı, yani öyle bir uyarıda bulunmuştu. Bir ölçüde söyledikleri gerçekleşti; HDP milletvekilleri, belediye başkanları, eşbaşkanları hapislere atıldı, yeniden atılıyorlar. Ve bu son noktadan sonra zaten HDP’yi devlet eliyle dizayn etme, şekillendirme çabasının bir ayağı olduğu iyice netleşiyor. Bu konuda yazılanlar çizilenler de ortada; çünkü altı yıl önceki bir olayın tekrar ısıtılıp sahneye konması, bir anlamda HDP’nin nötrleştirilmesi çalışmalarında engel teşkil edebilecek isimlerin ayıklanması gibi düşünülebilir.

 Öcalan böyle bir şeye girer mi? Teorik olarak girmesi mümkün, ama bu Doğu Perinçek’in dediği gibi böyle, “Ben ettim siz etmeyin, devletimiz büyüktür” gibi bir çıkış olacağını sanmıyorum. Öcalan aslında medyaya çıkartırlarsa, istedikleri kadar hükümet yanlısı gazetecilerin karşısına çıkarsınlar, orada kendi perspektifini, kendi bildiklerini anlatacaktır. HDP’nin Millet İttifakı’ndan desteğini çekmesini istese bile, yine de onun söyleyecekleri, devletin kolay kolay kaldırabileceği şeyler olmayacaktır. Öcalan zor bir isim, kontrol edilmesi, şekil verilmesi zor bir isim; dolayısıyla bu olay devlet için, iktidar için çok riskli bir olay. Yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilirler.

Nitekim 23 Haziran öncesi, 31 Mart öncesi yapılan Osman Öcalan veya Abdullah Öcalan çıkışları çok ciddi rahatsızlıklar yarattı ve iktidarın eline koz verilmiş oldu. Şimdi de iktidarın Öcalan’la bir strateji geliştirme veya bir taktik hamle yapma, onu televizyona çıkartmak veya başka bir şekilde onun üzerinden bir çağrıyı dile getirmesi planı olabilir; ama bu iktidar için çok riskli de olabilir, özellikle kendilerini bu kadar milliyetçilikle tarif ettikleri bir dönemde AKP için çok riskli olacaktır. MHP için zaten riskin ötesinde bir anlam taşır. Bu arada şöyle bir bahis olması gerekiyor, Öcalan hiçbir şey demeden bir iki cümleyle, “Oyunuzu kendi partinize verin” gibi veya “Seçimlere katılmayın” gibi, Cumhur İttifakı’nın lehine bir açıklamadan ibaret bir açıklama yapsa ancak sorun çıkmayabilir. Ama böyle bir açıklamayı Öcalan’ın yapmak isteyeceğini açıkçası sanmıyorum, o daha kapsamlı bir şey yapmak ister, belki iktidarın hoşuna giden şeyler de söyler; ama onun ötesinde bir vizyonla beraber anlatmak isteyecektir. Öyle bir ihtiyacının olduğunu çok düşünmüyorum açıkçası, yani birilerinin yıllardır söylediği gibi ev hapsine çıkmak, şu olmak, bu olmak için birtakım anlaşmalar yaptığı, yapacağı yolundaki iddialar şu âna kadar çok ortaya atıldı, ama olmadı. Ve bir süredir kendisi epey bir izole edilmiş durumda, devlet onun devre dışı kalmasını tercih etti, çözüm sürecinin bitmesinin ardından.

Ama ne oldu? Öcalan’ın devlet dışı kalması bu hareketin gücünün yok olması anlamına gelmedi, hatta tam tersine çok ciddi bir şekilde varlığını korudu, yok olmadı. Bütün operasyonlara rağmen, tutuklamalara rağmen, Irak’ın kuzeyine yönelik operasyonlara rağmen ve belediye başkanlarına, milletvekillere, eş başkanlara yapılan operasyonlara rağmen şu anda yapılan kamuoyu yoklamalarının hemen hemen hepsi HDP’nin barajı geçebileceğini gösteriyor. Yani bu hareketin içinde Öcalan çok önemli bir yer tuttu muhakkak; ama Öcalan’ın bir şekilde olaylara, süreçlere hiç müdahil olmadığı durumda da –ki son dönemde bu denendi–, devletin istediği, siyasî iktidarın istediği bir sonuç alınamadı. Şimdi bu nedenle Öcalan meselesi devreye sokulmak istenebilir.

Öcalan için de böyle bir durum riskli olacaktır; çünkü onun kendine yıllarca inşa ettiği bir statü var; o statüyü korumak, hatta güçlendirmek isteyecektir ve bunun için de hiçbir şey almadan bir şeyler vermek isteyeceğini açıkçası pek sanmıyorum. Almaktan kastım da bir ev hapsi vs gibi kendi kişisel çıkarlarına yönelik bir talepler olacağını da sanmıyorum. Daha siyasî bir şeyleri gündeme getirmek ve onu siyasetin gündeminde etkili bir yere taşımak isteyecektir. Bu çok riskli olacağı için iktidarla Öcalan arasında böyle bir anlaşmanın çok zor olacağı kanısındayım.

Bir husus tabii ki, önemli bir husus, diyelim ki Öcalan bir çağrı yaptı, çok somut olarak dedi ki: “Millet İttifakı’nı bırakın. Şunu yapmayın, şunu şunu yapın”. Bu hemen ânında HDP yönetimi ve tabanı tarafından kabullenilecek mi? İşte en kritik sorulardan birisi bu. Bu konuda her türlü spekülasyon yapılabilir, ama Öcalan’a lâf etmeden, Öcalan’ı karşısına almadan onun dediklerini yapmayan bir hareket pekâlâ söz konusu olabilir — ki geçmişte de bunun örnekleri zaman zaman yaşandı.

Burada tabii önemli dengelerden birisi Öcalan ve HDP arasındaki bir meselenin ötesinde, bu olayın bir de Kandil boyutu var. Bütün son operasyonlara rağmen eski varlığını sürdürdüğünü bildiğimiz bir örgütlenme var, örgüt yapısı var ve bunun böyle bir süreçte nasıl tavır alacağı çok önemli olacak. Tabii böyle bi durumda, İmralı ile Kandil’in arasında çok bâriz farklılıklar olması durumunda, HDP’nin işi çok daha zorlaşacaktır — burası muhakkak. Ama şöyle bir olay olacak –ki bence en önemli kırılma noktası odur–, şu ya da bu şekilde, şu ya da bu amaçla, çözüm sürecinde devlet bunu yaptı ve Öcalan’ı alabildiğine güçlendirdi; o da neydi? Devletin denetiminde Öcalan resmî bir muhatap olarak kabul edildi. Devlet yetkililerinin yıllardır görüşmeler yaptığı biliniyor, ama bunlar tabii ki gizli olarak yapılıyordu, yani kamuya yansıtılmıyordu; ama HDP’lilerin, HDP’li eşbaşkanların, milletvekillerinin Öcalan’a gitmesi devlet tarafından teşvik edildi, izinler verildi, aynı şekilde aynı milletvekillerinin Öcalan ile görüştükten sonra Kandil’e gitmesi de teşvik edildi. Ve o süreçte devlet bir şekilde “eli kanlı teröristler” diye sürekli anlattığı, “bebek katili” diye anlattığı kişilere bir tür meşruiyet verdi. Sonra çözüm süreci iptal edildi, masa devrildi; ama bu verilmiş olan meşruiyetler sayesinde bu hareketler, gerek İmralı, gerekse Kandil, ayrı ayrı bir güç kazandılar. 

Şimdi benzer bir şekilde –değişik bir formatta tabii; aracı katmadan, doğrudan diyelim– devletin doğrudan Abdullah Öcalan’a birtakım imkânlar sunması durumunda buradan iktidarın birtakım kazanımları muhakkak olacaktır; ama Öcalan’ın kazanımları da çok fazla olacaktır. Dolayısıyla buradaki kâr-zarar hesabını ülkeyi yönetenlerin çok ince bir şekilde yapması gerekiyor. Yapıyorlar mı bilmiyorum. Ama şunu görüyoruz, daha önceki Osman Öcalan ve o akademisyen üzerinden Abdullah Öcalan’ı seçim için devreye sokma çabalarının bir can havliyle yapılmış olduğu çok bârizdi, çok riskliydi, çok büyük hataydı; şimdi de, iktidar ayakları çok yere basan bir şekilde bir meseleleri ele alıyor, birçok sorunu çözdü ve şimdi de Kürt sorununu çözmekle uğraşıyor gibi bir perspektif yok. Buradaki perspektif Kürt sorununu çözmek ve PKK sorununu çözmek değil; buradaki sorun iktidarın kendi bekasını, beka sorununu çözmek, yani iktidarının ömrünü uzatmak. Dolayısıyla bu baştan itibaren iktidarı çok zayıf bir konuma getiriyor bana göre. Ve elini aslında çok ciddi bir şekilde zayıflatıyor. Tabii ki bunların hesaplarını bir şekilde yapmaya çalışıyorlardır, ama bunun, ülkenin krizini değil de kendi krizini çözme perspektifinin çok ciddi bir şekilde iktidarın elini zayıflattığı kanısındayım. 

Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu uzun bir süredir diyordu ki: “Erken seçime Recep Tayyip Erdoğan yapar, o karar verir”, ama geçenlerde durdu ve birdenbire Devlet Bahçeli’ye yönelik olarak bir erken seçim çağrısı yaptı. Doğrudan Devlet Bahçeli’yi muhatap aldı ve Devlet Bahçeli de ânında ona karşı tepkiler verdi ve bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan da çok güçlü bir şekilde birkaç kez Cumhur İttifakı’nın öneminden bahsetti. Cumhur İttifakı’nın altının bu kadar çiziliyor olması, aslında işlerin zor olduğunu, Cumhur İttifakı’nın içerisinde de çok ciddi birtakım sorunlar olduğunu bize gösteriyor kanımca. Ve burada Kılıçdaroğlu’nun da birden Erdoğan’dan topu Bahçeli’ye çevirmiş olmasının da çok ciddi bir siyasî hesap olduğu kanısındayım. Dolayısıyla bütün bunların hepsini böyle düşünmekte yarar var.

Selahattin Demirtaş’ın bu noktada yaptığı açıklamalar –önce yazdığı yazı, ardından sosyal medyadaki paylaşımı, ardından bizim yaptığımız röportaja verdiği cevaplar– aslında HDP’nin şu anda bir süredir benimsediği çizginin daha kuvvetlendirilerek sahiplenilmesi çağrısıydı. Dolayısıyla iktidarın HDP’yi Millet İttifakı’ndan koparma gayretini ön alması çabasıymış, onu anlıyoruz. Şu anda yaşanan tartışmalardan onu anlıyoruz ve bunun bayağı bir ilgi görmesi de iktidarın işinin ne kadar zor olduğunu gösteriyor ve belki de Abdullah Öcalan seçeneğinin bir kez daha gündeme getiriliyor olması, en azından bunun spekülasyonunun yapılıyor olması, şimdi birazcık Demirtaş’ın çıkışlarıyla işin hızlandırıldığını düşündürtüyor. Dediğim gibi, imkânsız bir şey değil, daha önce de çok kez telaffuz edilmiş bir şey, gündeme gelmiş bir şey. Öcalan’ın devletin lehine, iktidarın lehine açık pozisyonlar alması beklentileri gibi, çok insan zaten Öcalan’ın devletin bir oyuncusu olduğu kanısında. Bu hep gündeme gelmişti, bugün de gündeme gelmesi aslında hiç şaşırtıcı değil; ancak o arzulanılanla gerçekleşen ve söz konusu olan kişi Abdullah Öcalan’sa kolay kolay aynı olmayabilir. Dolayısıyla herkes için çok riskli bir süreç söz konusu olabilir.

Bunun olacağını söylemiyorum, ama bir kere bu olay telaffuz edildi; önümüzdeki günlerde daha çok konuşulur, yazıp çizmeler başladı, doğrudan ya da dolaylı olarak, HDP’den birtakım açıklamalar geliyor — Erdoğan karşıtı, iktidar karşıtı bloku güçlendirme çağrıları mesela. Bu arada Kars Belediye Eşbaşkanı Ayhan Bilgen’in HDP üzerine sosyal medyada çıkan –herhalde avukatları üzerinden oluyordur– açıklamalarının çok ilginç olduğunu özellikle vurgulamak lâzım. O da HDP’nin bir şekilde dış müdahaleyle dizayn edilme ihtimali üzerinde duruyor ve çok eleştirel ve önemli bakışlar, görüşler ifade ediyor. Onların hepsini de koyduğumuz zaman bir kere daha şunu görüyoruz: Türkiye’de bütün sorunların anası kesinlikle Kürt sorunu ve siyasetin içindeki bu tür denge savaşlarında HDP’nin yeri çok önemli; tabii ki birçok partinin çok kritik rolleri var, ama HDP, şu anda gördüğümüz kadarıyla anahtar bir rol oynuyor. Ve iktidarın bu anahtarı ele geçirmek veya en azından kimsenin elinde olmamasını sağlamak gibi bir perspektifi var. Bunu başarabilirler mi? Dediğim gibi, çok zor. Ve başarmaya, buradan bir şey elde etmeye çalışırken ellerindeki birçok şeyi de kaybedebilirler. Çok hassas bir yerden gidiyoruz. 

Son olarak şunu aktarmak istiyorum, gençler bilmez, 1994 yılında yerel seçimlerde o dönemin partisi –adı HEP’ti sanırım yanlış hatırlamıyorsam, DEP de olabilir–, seçimleri boykot etti Öcalan’ın çağrısıyla. O zaman Öcalan yurtdışındaydı, yani hapiste değildi ve o seçim boykotu sonucunda Güneydoğu’daki birçok ili Refah Partisi o tarihte Diyarbakır ve Batman başta olmak üzere kazanmıştı, başka partiler de kazandı; ama esas olarak Refah Partisi kazanmıştı ve sonuçta kısa bir süre sonra bu boykotu yaptıklarıyla kaldığını gördüler. Ve o tarihte boykota çok büyük anlam yükleyen birileri vardı, siyasî anlam yükleyen birileri vardı; ama sonuçta, şöyle söylemek lâzım: Şu andaki sistem partileri, özellikle iktidar koalisyonu, HDP’nin mümkünse seçime girmemesi, giriyorsa da kendi başına girmesi, hatta bir zamanlar olduğu gibi parti olarak değil bağımsız adaylar olarak girmesini tercih ediyor. Kendi yanında hareket istemesini çok tercih eder mi emin değilim; ama hatta en ideali HDP seçimleri boykot etsin –hangi seçimleri olursa olsun–, o boykotun sonucunda birileri belki Millet İttifakı’na oy verebilir, ama diyelim ki HDP seçmeninin yarısı sandığa gitmese bile bu sonuçta AKP-MHP koalisyonunun yani Cumhur İttifakı’nın işine gelecektir.

Yapılmaya çalışılan büyük ölçüde HDP’nin “var ama yok” bir parti olması. Bunu gerçekleştirmek için Öcalan’a başvurmak söz konusu olabilir; ama Öcalan’ın böyle bir şeye evet deyip demeyeceği, ya da derse nasıl diyeceği ve bunun sonuçlarının ne olacağı apayrı bir konu.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus