Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (12): Darbeden sonra demokrasi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un aylık programlarından “Siyasetname”, bugünkü 12. programı ile bir yılı geride bıraktı. Bir yıl önce “Siyaset nedir” sorusu ile başlayan Siyasetname’nin bu programında, sürekli konuğumuz Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, 12 Eylül askeri darbesinin oluşturduğu siyasal rejimi, o rejimin anayasasını ve ilk genel seçimini değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Medyascope’ta Siyasetname’nin 12. programı ile karşınızdayız. Sürekli konuğumuz Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu da bizimle beraber. Hocam hoş geldiniz. 

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk. 

Pişirici: Bu programla, bir yılı geride bıraktık. “Siyasetname” de bir yaşına basmış oldu. Zaman su gibi aktı geçti. Söyleyeceğiniz bir şey var mı bu konuda? 

Kalaycıoğlu: Hakikaten ne kadar çabuk geçti ben de anlamadım. Sanki bir yıl dolmamış gibi. Önemli bir yıldı, büyük bir karmaşa ve istikrarsızlık dönemi idi, çeşitli bunalımları aynı anda yaşadığımız bir dönemdi. Belki o yüzden, bana çok hızlıymış gibi geldi, bilmiyorum. 

Pişirici: 28 Kasım 2019’daki ilk programa, “Siyaset nedir” diye sorarak başlamıştık. Siz bize siyasetin ne olduğunu anlatmıştınız. Eylül ayındaki 11. programda “İkinci Demokrasi Dalgası ve Türkiye” başlığı altında, dünyada diktatörlükler, demokrasiye dönüşürken, Türkiye ve demokrasinin 12 Eylül 1980’de nasıl ve neden darbe aldığını konuşmuştuk. Bugün de “Darbeden Sonra Demokrasi” başlığı altında devam edeceğiz. ‘Yargıyı bastıran, kurumları güçlü cumhurbaşkanlığına bağlayan 12 Eylül rejimi, nasıl bir rejimdi? Nasıl bir anayasa üretmişti? O kadar güçlü olmasına rağmen, ilk seçimde neden istediği partiyi iktidara getiremedi? Anavatan Partisi ve Turgut Özal ile demokrasi geri geldi mi?’’ bunları konuşalım isterim. Söz sizde hocam. 

Kalaycıoğlu: Teşekkür ederim. 1980, Türkiye’de, özellikle Fransız kökeninden gelen, Frankofon denilen çeşitli meslektaşlara, Türk siyasal hayatı uzmanlarına göre, Türkiye için üçüncü anayasanın devreye girdiği dönemdir. Kurtuluş Savaşı’ndaki 1921 Anayasası’nı saymazsak, cumhuriyetin kuruluşundan itibarenki anayasalara bakarsanız 1924, 1961 ve 1982 olmak üzere, üçüncü anayasamız. Onlar, Fransa’da her anayasayı yeni bir cumhuriyet aşaması olarak kabul ettikleri için, Türkiye’de de “üçüncü cumhuriyet’’ olarak ifade etmektedirler. Biz de benzer şekilde düşünebiliriz. Bu, Türkiye için “üçüncü cumhuriyet rejimi’’ olarak kabul edilebilecek bir dönem. 

Bu anayasa, bir önceki 1961 Anayasası’na, özellikle 1965 sonrasında ve yine 1973 değişikliklerinden sonra yapılan eleştirilere bir yanıt olarak geliştirilmiş bir metindir. Anayasayı, 1961’den farklı olarak, 1982’de “Milli Güvenlik Konseyi” yapmıştır. Burada “kurucu meclis” gibi görünen bir yapı vardır ama kurucu meclis değildir, zaten adı da kurucu meclis değildir, “Danışma Meclisi”dir. Yani onlara sadece danışılmıştır ve onların önerdikleri, daha sonra Milli Güvenlik Konseyi’ne gitmiştir. Konsey, Genelkurmay Başkanı ve Devlet Başkanı olan General Kenan Evren ve üç kuvvet komutanı ile jandarmadan oluşan beşli bir konseydi. Milli Birlik Komitesi gibi değil, bunların hepsi, en üst düzey komutanlardı. Yine Milli Birlik Komitesi gibi değil, orada çeşitli rütbelerde subaylar vardı, çünkü o “genç subaylar’’ darbesiydi, bu ise kurumsal bir darbeydi, kurumun yapısını ve hiyerarşisini yansıtacak şekilde bir örgütlenme söz konusuydu. O konsey, anayasa konusunda net, belirgin fikirleri olan bir heyet şeklinde görülmekteydi. Oysa 1961’de anayasa konusunda hiçbir fikirleri yoktu anladığımız kadarıyla. Bazıları yayınlanmış, bazıları yayınlanmamış, çeşitli anayasa yapım süreci içinde yer almış, “Kurucu Meclis”te de yer almış, 1961 sürecindeki önemli kişilerin, anlattıkları notları, görüşmeleri gösteriyor. Orada, özellikle iktidarda bulunan, o zamanki Milli Birlik Komitesi, bu kişilere, çok geniş bir manevra alanı bırakmış durumda. O dönemin anayasa uzmanları, kamu hukuku uzmanları, idare hukuku uzmanları, o tarihlerde dünyada yerleşik duruma gelmiş olan standartlarda bir anayasa yapma imkânı bulmuşlar. 1961 Anayasası, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’da yapılmış olan anayasalardan biri olarak kabul edilebilir, o niteliktedir ve o kalitededir. Ama 1982 Anayasası, o anayasayı “lüks” diye gören bir zihniyetin, bunun böyle olduğunu iddia eden bir zihniyetin, özellikle Türkiye’deki sağ siyasî partilerin, bu arada Süleyman Demirel ve arkadaşlarının ciddi eleştirilerini almış bir anayasaydı. Kendileri, 1961 Anayasası’nı meşrû olarak kabul etmediklerini çoğu kez zikretmişlerdi. Dolayısıyla 1961 sonrası Türkiye, meşruiyet krizi ile yönetiliyordu. 1982 Anayasası, oradaki eleştirileri göz önüne alarak ve onlara yanıt vererek veya paye vererek yapılmış bir anayasa niteliğindeydi. Orada görülen ve “lüks” olarak kabul edilen özgürlükler tırpanlanmıştır bu anayasada. Bir özelliği bu. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının, derneklerin faaliyetlerinin sınırlandırılması, sendika gibi kuruluşların, siyasî partiler ve siyasî hareketlerle temasının olmamasını kayıt altına almaya gayret etmiştir. Aynı zamanda siyasî partilerin, birçok dalda faaliyet göstermesini engelleyen, gençlik kolları, kadın kollarını vs. kurmalarını yasaklayan, belli bir yerleşim birimi yoğunluğu altında, parti teşkilatı bulundurmama zorunluluğu koşan bir anayasa şeklindedir. Yani bir hayli sınırlayan nitelikleri vardır ve anayasal kural olarak sınırlamıştır. Aynı zamanda 1961 Anayasası ile getirilen ve yürütmeyi dengeleyecek ve denetleyecek olduğu düşünülen “senato” gibi bir üst meclisi de veya meclisin üst kamarasını da ortadan kaldırmıştır. Onu bir ayak bağı veya anlamsız fren olarak görmüş, hızlı karar almayı engelleyen bir baş belası olarak kabul ederek, durdurmuş ve uygulamayı kaldırmıştır. Meclis, tek kamaralı, sadece, doğrudan doğruya halkın temsilcilerinden oluşan bir meclis esprisinde kurulmaya çalışılmıştır. Ama fiiliyatta, bu temsili son derece bozan yüzde 10 baraj uygulaması, seçim kanunu uygulaması ile getirilmiş olduğu için, -orijinalde ne düşündüler, onların akıllarını okumak mümkün değil ama yüzde 10 barajla birlikte- temsili bozan bir mekanizma ortaya çıkmıştır. Sadece halkın temsilcilerini olduğu gibi, halkın temsilini yansıtan bir nitelik almasını, seçim yasası ile de engellemiş oldular. Senato kaldırıldı dolayısıyla denetim işlevleri, daha sınırlandırılabilir bir noktaya doğru çekilmeye başlandı. Sağ partiler, özellikle 1970’lerde Anayasa Mahkemesi’nden ve Danıştay’dan çok şikâyet etmişlerdi. Onların yapmakta oldukları anayasaya aykırı olabilecek bir takım fiiller, Anayasa Mahkemesi tarafından çeşitli ret kararlarına sebep olduğu için, bunların, kendilerini destekleyen ve iktidara getiren halkın isteklerini hayata geçirmeyi engelleyen, “devlet aklı” ile hareket eden, halkın gösterdiği tercihleri göz ardı ederek, kendi bürokratik endişelerini, ideolojilerini -ki bu daha çok “Atatürk ideolojisi” veya “laiklik” içeriğindeydi,- bunları hayata geçirmeye çalışan ve koruyan bir kurum olarak görerek, onu eleştirmişler, hatta yermişler, olabildiğince bunun sınırlandırılmasını istemişlerdir. Bu istedikleri 1982 Anayasası idi, oldu. 

Ünlü 143’üncü madde, anayasanın orijinal şeklinde, Anayasa Mahkemesi’nin yasaların içeriğinden dolayı değil, sadece şeklî olarak denetimlerini yapabileceğini, yani “Meclis’te yeterince büyük bir kitle seçime katılmış mı? Oradaki oy verme işlemine katılmış mı kanun yapımı sırasında? Çoğunluk düzgün hesaplanmış mı? Oy verme süreci düzgün yapılmış mı?’’ buna bakacak sonuç itibarıyla. 

Pişirici: Memlekette Anayasa Mahkemesi’nden duyulan sıkıntı yeni değil o zaman. 

Kalaycıoğlu: Hayır çok eski, 1960’lara kadar gidiyor. Anımsatmak için tekrar başa gideceğim tekrar: Patrimonial bir siyasal yönetim kültürümüz var. Bu, neredeyse kemiklerimize işlemiş durumda. Türkiye’yi yönetenler, akıllarına estiğini yapmak istiyorlar. Bunun için, herhangi bir şekilde hukuka yahut bilime yahut sanata, mimariye, herhangi bir şeye aykırı olursa, bunu anlamsız ve gereksiz bazı mazeret uydurmalar olarak kabul ediyor, onları ortadan kaldırıp, yok etmeyi kendileri için hak görüyorlar. Bunun için de seçmenden aldıkları desteği, temel meşruiyet alanı olarak kabul ediyorlar: “Seçmen bize oy verdi.” O sebeple oy vermiş midir, değil midir onu hiç bir zaman bilmiyoruz. Seçmen hangi saiklerle oy veriyor? Biliyorsunuz ben bunun üzerinde çalışanlardan biriyim. Bizim yapmış olduğumuz ölçümlerde, seçmenin, böyle ayrıntılı konularda, herhangi bir şekilde iktidara oy verdiğini gösteren hiçbir kanıt yok. Seçmen, partizan nedenlerle bir partiyi tuttuğu için oy verebiliyor. Etnik nedenlerle, sekülerlik, dindarlık gibi sebeplerle, ekonomik nedenlerle, geliri yükselsin, iş bulabilsin diye oy veriyor. Bunlar, oyu açıklamakta kullandığımız şeyler, yüzde 95. Onun dışındaki yüzde 5 de neye oy veriyor, onu da çok iyi çıkartabilmek mümkün değil. Elimizde böyle bir yöntemsel araç da yok, bunu söyleyebilecek derecede güçlü bir kaynak da yok. Dolayısıyla, seçmenden bir kere oy alındı mı, bunu her konuda, her şekilde dört yıl kullanmak için sağlanmış olan bir icazet olarak görüyor: “Seçmen bu yetkiyi vermiş, bunu her konuda istediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer buna hukuk, bilim veya başka bir şey engelse bu engeli ortaya çıkaranlar, halkın bize vermiş oldukları oya göre, bizim yönetmemizi istemiyorlar; bizim önümüze geçmeye çalışıyorlar, hain bir takım komplolarla bizi durdurmaya çalışıyorlar. Bunun için de bilimi, sanatı, hukuku, çevreyi yahut başka bir unsuru, bir araç olarak kullanıyorlar. Biz bunu ezip geçmek ve kendi isteklerimizi ‘Bunları halk destekliyor’ diye kabul ederek, istediğimiz gibi uygulama hakkına sahibiz.’’ Bu konuda da hiçbir dengeleme veya sınırlama, sınırlı hükümet kabul etmiyorlar. Esas mesele buradan kaynaklanıyor. Denetimi de kabul etmiyorlar. İleride herhangi bir şekilde hesap verme vs. gibi bir denetim rizikosu da olmayacak. 

Bu yaklaşımın, bugün dünyada uygulanan liberal demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bu yola girdiğiniz zaman, bunun sonu otoriter veya totaliter bir uygulamadır. Bunun kabul edilmesi mümkün değildir. Bu çatışma veya bu gerilim, Türk siyasetinde her zaman sürüyor, bu bitmedi. Osmanlı’da başlamıştır, 1908’de II. Meşrutiyet’ten itibaren, hâlâ her dönem de varlığını devam ettirmektedir. Şimdi bu, bizi yönetmekte olan siyasal seçkinlerin, davranış kalıbı, zihniyeti, düşünce biçimi. Bu, kendini yeniden, bir kuşaktan öbür kuşağa taşıma yeteneği göstermiş durumdadır. Kaç kuşak değişti 1908’den bu yana? 100 yıl geçti ama bu özellik, herhangi bir şekilde ortadan kalkmadı. Bu çok güçlü bir özellik, merkeziyetçilikle birleşmiş durumda. 

Anayasa Mahkemesi ve üst mahkemeler, özellikle Danıştay, yine 1970’lerde, özellikle sağ partiler nezdinde, gerek Süleyman Demirel, gerek o zamanki koalisyon ortakları Necmettin Erbakan vs. bunların yaklaşımında kendilerinin yönetimini sınırlandırmak için uydurulmuş birtakım gerekçelerle çalışan mekanizmalar olarak görülmüş ve bunların ne kadar hukuk dışı davrandığı, ne kadar siyasi ideolojik farklılıklar üzerinden partizanca davrandığını ispatlamak için çaba göstermişlerdir. Mesela enteresandır. 1961’den 2010’a kadar geçen sürede, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlarını incelemiş olan bir Japon uzman var. İncelemiş olduğu 3 bin 900 kararı, ‘’Dünya Siyaset Bilimi Derneği’’nin yayınlamış olduğu International Political Science Review’da yayınladı. Burada ideolojik bir yön yok. İstatiksel olarak siyasi bir yön olmadığı gibi, genellikle ‘’muhalefetin istediği şekilde oy verdiği’’ iddiasının temeli olabilecek bir şey de yok. Yani iktidar ve muhalefet değişiyor. Anayasa Mahkemesi’nin o zaman verdiği kararlar, bir zamanlar muhalefet olan, iktidar olduğunda, ona karşı da olabiliyor. Dolayısıyla bu tür bir iddianın temeli olabilecek herhangi bir bilimsel kanıt söz konusu değil. Ama buna rağmen, Anayasa Mahkemesi, özellikle birtakım anayasal sorunlarda ciddi bir engel olarak görüldüğü için, iktidarların, sürekli şikâyet ettiği, didiklendiği, bir merci. 

Tabi bu Türkiye’ye özgü değil. Dünyadaki bütün demokrasiyle yönetilen ülkelerdeki yürütmelerin şikâyeti bu. Hükümetler hiçbir zaman mahkemelerden hoşlanmazlar. Çünkü onların bazı girişimlerinin hukuk dışı olması dolayısıyla, mahkemeler, onlar aleyhine karar verir ve dolayısıyla yürütmenin mahkemelerden şikâyet ediyor olması, demokrasinin kaliteli işlediğini bir görüntüsüdür ve çok enteresandır, Avrupa geneli içinde yapılmış araştırmalar var. Bunların içinde Türkiye yok. Yale Üniversitesi’nden, anayasa hukuku uzmanı meslektaşımız Stone Sweet’in, Avrupa için yapmış olduğu bir araştırma var. O araştırmada, Avrupalılar’a “bu çatışmada, seçtikleri milletvekilleri ve onların çıkardıkları hükümeti mi, yoksa yargıçları mı haklı buluyorlar’’ diye sorulduğunda, Avrupalılar, yüzde 60 gibi çok büyük bir çoğunlukla yargıçları haklı bulduğunu söylüyor. Bu da enteresan. Avrupa’daki yerleşik demokrasilerde “Biz bunları seçtik onlar aklına eseni yapsınlar” gibi bir destek yok. Türkiye’de sorulsa ne yanıt alınır bilmiyorum ama oradaki yerleşik demokrasilerdeki görüntü, yargının çok önemli işler, özellikle denetim işleri yaptığı, denetim işleri olmadığı takdirde, iktidarda bulunan partilerin, kamu politikalarını oluşturma ve izlemede daha etkili ve daha başarılı olacağı, iktisadi refahı artıracağını gösteren bir kanıt yok. Tam tersine, denetim olmadığı zaman -ki bu denetim ve demokrasi literatüründe özellikle vurgulanmış ve ortaya çıkmış bir husustur- ortaya büyük suistimaller, usulsüzlük, hukuksuzluk ve yolsuzluklar çıkabiliyor. Onun için denetimin olması ve olacağının bilinmesi, bir ülkeyi yöneten, özellikle yürütmeyi denetlemekte olan güçlerin, iktidar suistimali, güç suistimali yapmasını engelliyor. Bu, temel bir siyaset bilimi yasası. Bunun, iktidarın yozlaşmasıyla ilgili bir özelliği var. “İktidar yozlaşır, mutlak iktidar, mutlak olarak yozlaşır” diye bildiğimiz temel siyaset bilimi yasasına uygun olarak düşünülüyor. Bunun için, özellikle karşılaştırmalı siyasette, Montesquieu’nün “Kanunların Ruhu” kitabından beri vurgulanan bir temel özellik var: Eğer iktidar denetimsiz bırakılırsa, suistimal ortaya çıkar. Bu suistimalin ortadan kaldırılması için Montesquieu 18. yüzyılda, yürütme, yasama ve yargının birbirinden ayrılmasını, yargının tamamen bağımsızlaşmasını ve bunların birbirlerini denetlemesini öneriyor, “Bu yapılamazsa ve bu etkili olmazsa, suistimal durdurulamaz” diyor. Dolayısıyla bunlar etkili olmadığı zaman, yargının daha ceberrut olacağı, istediğini yapacağı, daha aktif ve etkin olacağı ve daha iyi yönetileceği iddiaları, boş iddiadır. Bunların hiçbiri ispatlanmamıştır. Tersine, 18. yüzyıldan itibaren çok büyük kanıtlar vardır. Ama çok daha geriye de gidebilirsiniz. Herodot Tarihi’nde, Xerxes ile Yunanlar’ın savaşında, o zamanki Pers kralının annesi ‘‘Savaşa git. Savaşta kazanırsan kahraman olarak dönersin. Kaybedersen, bu halk seni hiçbir şekilde sorumlu tutmaz” diyor. Gördüğünüz gibi, Herodot döneminde, aradaki farkın bu olduğunu söylüyor. Herodot, “Oysa, antik Yunan devletlerinde, yenildiği takdirde ciddi hesap verecek komutanlar vardı” diyor. Tahmin edin savaşı kim kazanıyor, Yunanlar. Yani kaybetmenin çok büyük risk olduğu dönemde, ona göre savaşıyorsunuz. Kaybetmenin hiçbir riski olmadığı dönemde, kaybediyorsunuz. Dolayısıyla Herodot Tarihi’nde, iktidarda bulunan güçlerin nasıl denetlenmesi gerektiğini, denetlenmedikleri takdirde, yönetimde, savaş gibi son derece önemli bir olguda dahi başarısızlığın nasıl tolere edilebileceğine ve başarısızlığın nasıl daha kolay gerçekleşeceğine, kanıt olduğunu gösteren bazı iddialar mevcuttur. 2 bin 600 sene geçmiş bir dönem. Bunlar, bilinmiş ve saptanmış özelliklerdir. 

Ama bu adımlar, 1982 Anayasası’nda atıldı. O zaman çok eleştirilmesine rağmen, kulak ardı edildi. Bu adımlar atılarak güçlü bir yürütme kurulmaya çalışıldı. Hatta “yürütme üstünlüğü’’ diye ifade edebileceğimiz bir anayasal yapı geliştirilmeye çalışıldı. Yasama üstünlüğü ile başlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin evrimi, yürütme üstünlüğü ile 1982’de sonuçlandı. 1982’den itibaren yürütmenin üstünlüğünde ve denetiminin olabildiğince sınırlandırıldığı bir ortamda, Türkiye, siyaset yapısını kurmaya ve geliştirmeye ve çalışmaya gayret ediyor. Dolayısıyla, demokraside sık sık, ciddi kalite düşüşlerine rastladık. Sadece demokraside değil, birçok kamu politikası uygulamasında, büyük seviye kayıplarına, istikrarsızlıklara rastlamaya devam ettik. Çünkü konulmuş olan teşhis, temel itibarıyla, siyaset biliminin yüzyıllardır ortaya koymuş olduğu bilimsel yasalarına pek de uyumlu bir içerik taşımıyordu. Buradaki temel dürtü, sadece sağ politikacıların eleştirilerinin kaale alınması ve daha sağcı bir noktaya gelinmesi meselesi değildi. Tabii doğal olarak o günkü askerî hükümet, güvenliğe odaklanmış bir nitelikteydi. Çünkü askerlerin işi, güvenlik ve güvenlik stratejisi ile ilgiliydi. Güvenlikte koymuş oldukları teşhis, Türkiye’nin, o tarihte Sovyetler Birliği tarafından tehdit ediliyor olmasıydı. Buradaki temel sav ki daha sonra çeşitli yayınlar da yaptılar, 1980’den sonra üniversitelerde konferanslar da verdiler, oradaki anlatım, Türkiye’yi, Ordu’dan Adana’ya kadar uzanan bir hatta, doğu ve batı olarak ikiye bölecekleri, doğunun, Sovyet birliklerinin veya Kızıl Ordu’nun gelmesi için birtakım ayaklanmalarla onları davet edecekleri ve Türkiye’nin doğusunu ele geçirecekleri, Türkiye’yi, Doğu Türkiye ve Batı Türkiye diye bölecekleri savına dayanıyordu. Bunu ortadan kaldırmak için, bu algıya sahip olmayan sivil siyasetçileri siyaset dışına itmek, bir dönem için, bunu ortadan kaldırabilecek şekilde bunun ajanlığını yaptıklarını düşündükleri çeşitli sol mecralardaki kişileri sorgulamak, cezalandırmak, Türk siyasetinden ekarte etmek ve herhangi bir şekilde daha güçlü destek aldıkları yerleri, onların elinden almak, burayı boşaltmak, boşalttıkları yere de daha çok, sağ içerikli birtakım örgütlenmelerin girmesi… Bu arada, bugün çok tartışılan tarikatlar,  o dönemde, bu boşaltılmış olan bölgelere, çok etkili bir şekilde girmeyi başarmışlardır. Aynı zamanda, çeşitli diğer sağ fraksiyonlar, Ülkü Ocakları vs. bu bölgelere girmek suretiyle, devletin korunmasını temin edecek adımlar atılmıştır. Aynı zamanda, “Kuvvetli devlet kuracağız” diye, denetimsiz yürütme çıkardılar. Denetimsiz yürütme, kuvvetli devlet değildir. Bugün yapılan birçok ölçümde, siyaset biliminin, devletin kuvveti olarak kabul ettiği tanım, “meşruiyet”tir’. En güçlü devletler, meşruluğu en fazla kabul edilen kurumlara, anayasaya, yasalara, hükümete sahip olan devletlerdir. Meşruluk, yönetimin adaleti, hakça ve uygun olup olmadığı, yerindeliği ile ilgili bir değerlendirmedir. Bu değerlendirme halkın gözünde, güçlü bir şekilde, bir uygulamanın hakça ve adilce olduğu esasına dayanıyorsa, orada meşruiyet vardır. 

Ama Türkiye’de, gerek 1961 Anayasası’nı sorgulayan sağ, gerekse 1982 Anayasası’nı, hem sağ hem sol, bütün siyasî partiler ve siyasî görüşlerin, anayasanın meşru olmadığını vurgulaması, “asker anayasası” olarak belirtmesi, daha başından meşruiyeti olmayan bir yapıyı ortaya çıkarmıştır. Bu yapının, yürütmenin keyfiliği ile herhangi bir şekilde güçlenmesi mümkün değil. Yürütmenin keyfiliği Montesquieu’nün ileri sürmüş olduğu gibi “siyasette suistimalin artması” anlamına gelir. Başka hiçbir temel sonucu olmaz. 

Pişirici: Şunu sormak isterim: 12 Eylül’ün paşaları, bir askerî darbe yapıp iktidarı ele geçiriyorlar. Güçlerini kullanıp istedikleri gibi bir anayasa yapıyorlar ve o anayasayı halk oylamasından geçiriyorlar. Yani bir tür, meşrulaştırıyorlar. İktidarı devredecekleri siyasî partiyi, başına bir emekli orgeneral getirip Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni kuruyorlar. Ama seçimde işler tersine dönüyor. Neden ve nasıl oluyor, nasıl ipleri ellerinden kaçırıyorlar? İkinci sorum da şu: Görünen o ki o ipler ellerinden kaçınca, göstermelik demokrasileri, birdenbire bir başka siyasi partiye, bir başka siyasî liderin eline geçti. Onlar, bu anayasaya rağmen demokrat olabildiler mi? Türkiye’de bir demokrasi olabildi mi? 

Kalaycıoğlu: İkinci sorunun cevabı daha kolay. Türkiye, 1982 Anayasası’nın uygulamaya geçmesinden kısa bir süre sonra, 1974-75’ten itibaren Güney Avrupa’da başlamış olan ve Huntington’ın “üçüncü dalga’’ dediği demokrasilere katılmıştır. Yani, o demokratikleşme sürecine girmiş ve onlar gibi, demokrasiye doğru evrilmeye başlamıştır. Güney Avrupa’da buna katılanlar, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’dır. Zaten Güney Avrupa’da bulunan Fransa ve İtalya, bu sürecin içindedir. Balkanlar’daki Güney Avrupalılar ise Yugoslav devletleri ve Arnavutluk, o tarihlerde, yani 1970’lerde, 80’lerde, Marksist-Leninist rejimlerle yönetilmekteydiler ve bunların demokratikleşme gibi bir endişesi yoktu. Salazar ve Franko rejimleri çöktükten sonra, otoriter rejimler bitmiştir. Yunanistan’da da Albaylar Cuntası, 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesiyle çöktükten sonra, o da demokratikleşme katarına katılmıştır. Türkiye de onlarla birlikte, o katara katılan ülkelerden biri olarak kabul edilmektedir. 

Ama bu süreç, gayet iyi bildiğimiz gibi, 2010’lu yıllarda akamete uğradı. ikinci dalganın da altında kaldık. Sörf yaptığımızı düşünün, bazen dalga çok gelir, sörf yapanı içine alır, dalganın altında kalırsınız. Biz altında kaldık ve maalesef tekrar başa dönmüş olduk. Bugün Türkiye’nin değerlendirilmesi, özellikle 2010 Referandumu ve 2011 seçimlerinden itibaren, artan ölçüde demokrasiden uzaklaşma şeklinde olmuştur. Bugün daha çok, popüler bir otoriter rejim görüntüsü arz etmektedir. 

Dünyadaki karşılaştırmalı araştırmalarda, Türkiye’ye verilen referans da bu içeriktedir. “Bu içerikte olmayı sürdürmektedir’’ de diyebilirsiniz. Çünkü daha önceki dönemlerde de, özellikle 1980 darbesi sonrasında, askerin yetkisinin çok olması dolayısıyla, Türkiye’yi, o zamanki literatürde de yarışmacı ve rekabetçi otoriter bir yapı olarak tanımlamaktaydılar. Dolayısıyla bu girişim başarılı olmadı. Ama burada anlattığım şekliyle, özgürlükleri, denetim güçleri, parti faaliyetleri ve temsili yüzde 10 ile sınırlandırılmış bir çerçevede,  görüntüde veya sözde demokrasi, ama esas itibarıyla, yürütmenin ağırlığında ve onun egemenliğinde bir yönetim, demokratik bir yapı değildir. Burada geriye bir tek, sandık kalıyor. O zaman da, -eskiden çok kullandığımız bir kavramdı, şimdi niye bırakıldı bilmiyorum-, “sandıksal demokrasi”ye dönüşmüş oluyorsunuz. “Halkta demokrasi algısı nedir’’ diye soracak olursanız, bununla ilgili çeşitli araştırmalar var. Özellikle ‘’Dünya Değerler Araştırması’’ ki bunun Türkiye Değerler Araştırması kısmı da var. 2016’da benim doktora öğrencilerimden Osman Şahin bu konuda bir tez yaptı. O tezde, Avrupa’nın kuzeybatısından, güneydoğusuna doğru bir hat çizerseniz, kuzeybatıya doğru gittikçe, demokrasiden, özgürlük, bireysel özgürlük, özgürlükler haklar hukuk anlaşılıyor. Güneydoğuya geldikçe, oy verme hakkı, oyun karşılığında bir takım hizmetler veya yararlar temin edebilme, yani bir alışveriş, değiş tokuş anlaşılıyor. Bu çalışıyorsa, halk ‘’Demokrasi iyi’ diyor. Bunun ötesinde bir algı, bir beklenti, genel anlamda yok. Yani, yüzde 80 demokrasiden bunu anlıyorsa, öbür yüzde 20, haklar, özgürlükler vs. anlıyor. Onların da gücü, sesi fazla çıkamıyor zaten. Dolayısıyla 1982 Anayasası’nın düzenlenmesi, “sandıksal demokrasi” anlayışının daha güçlü yerleşmesini sağladı. Ama bu, haklar ve özgürlüklerle birleşmediği zaman, sadece bir oya dayanan ‘’yürütme üstünlüğü’’ rejimi üretiyor. O da bir otoriter rejim. Oya dayanan otoriter rejimler, dünyada Latin Amerika’da, Afrika’da, Asya’da var. Türkiye de onlardan biri haline gelmiş durumda. 

1983 seçimlerine girdiğimiz zaman, o zamanki iktidar, bütün partileri durdurdu. Yani SODEP (Sosyal Demokrasi Partisi) diye bir parti kurulmuştu. Başında, İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü, başkan olarak bulunmaktaydı. Onun dışında, başka partiler de girişimlerde bulundular. Fakat iktidar, bu partilerin hepsini engelledi. Engelleyemediği, bir tek, Anavatan Partisi oldu. Milli Güvenlik Konseyi, kurulduktan sonra daha çok bir yasama örgütü olarak çalıştı. Hükümet olarak da o zaman yeni emekli olmuş olan Amiral Bülent Ulusu başkanlığında hükümet kurdular. O hükümetteki ekonomik işlerden sorumlu bakanlıkların hepsini sivillere verdiler. Orada iki isim, Turgut Özal ve Kaya Erdem temayüz etti. Çünkü Türkiye’nin ekonomisi, endüstriyel yapısı ve dünyayla ilişkileri, bu şekilde bir adım atılıp, hem iç piyasa hem dünya piyasaları, bu yapıya, bir şekilde güven telkin edilecek bir formülle, bu hükümetin çalışmasına olumlu katkı yapacak şekilde bağlanamazsa, askerî hükümetin başarılı olmayacağı hesaplandı. Dolayısıyla o yapıların, gerek iç piyasanın, gerek dünya piyasasının kabul edebileceği bir takım isimlere bırakılması tercih edildi. Bu, 12 Mart darbesinde de yapılmıştı. O dönem, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak Atilla Karaosmanoğlu getirilmişti, yine aynı formülü kullandılar. 

1982’de, Turgut Özal zaten Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı idi. Ama daha önce DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) başkanlığı yapmıştı. Aynı zamanda, devletten zaman zaman ayrılıp, özel sektörde çeşitli önemli pozisyonlarda bulunmuştu. Dolayısıyla Türkiye’deki piyasaların güveni vardı, uluslararası piyasalar da kendisini tanıyordu. Kaya Erdem de Bülent Ulusu hükümetinde maliye bakanı olarak görev yaptı. Yani ikisi de bu askerî hükümet döneminde zaten görevdeydiler. Özal, Mayıs 1983’te görevden ayrıldı. 1983 Kasım seçimlerine giderken, kendisi bir siyasi parti kurdu. O zamanki Milli Güvenlik Konseyi, bu partinin birçok üyesini ve kurucusunu veto etti. Ama yeterli sayıyı -yanılmıyorsam 37 kişiydi- buldular. Ülkenin 30 küsur ilinde -belki daha fazlasında şu anda tam ayrıntısını anımsamıyorum- örgütlenmeyi tamamladılar. Sonuç olarak, şekil koşulları yerine getirdiler. Askerî hükümet, Anavatan Partisi’nin kuruluşunu engelleyemedi. Muhtemelen, Türkiye ve dünya piyasalarından ve dünyadaki önemli devletlerden, bu konuda telkinler de olmuştur. Ama bu ne niteliktedir, değildir, bilmiyorum. O sürecin içinde olanlar hatıratlarını yazarsa biz de öğreniyoruz. Hatıratın böyle bir işlevi var. Anlattığım birçok şey, Kenan Evren’in anılarında var. Rahmetli Hasan Pulur, onların yazılmasında önemli bir rol oynamıştı. O sayede bazı şeylerin kesin olarak bilinmesi mümkün ama diğerlerinin hatıratları yok. 

Diğer iki parti, tamamen askerî hükümet tarafından kurulmuş, halkla ne kadar bağlantısı olan, gerçek nitelikte partilerdir, belli değil. Biraz, Şerif Mardin’in bahsetmiş olduğu merkez-kenar ayrımındaki merkezin sadık kurumları şeklinde gözüken partilerdi. Burada Turgut Sunalp’tan bahsettiniz. Onun Milliyetçi Demokrasi Partisi, bir nevi, sağdaki veya orta sağdaki ya da ılımlı sağdaki seçmenlere hitap edecek bir parti niteliğindeydi. Onun karşısında da ılımlı solda veya ortanın solunda, Necdet Calp’ın başında olduğu Halkçı Parti vardı. Her ikisi de askerin icazeti ile kurulmuştu ve gerçek parti niteliği göstermiyordu. Bu arada, Turgut Özal’ın partisi, gerçek parti niteliği gösteren, yani özellikle iktisadî çıkarların iyi temsil edildiği, birçoğu ya Devlet Planlama Teşkilatı’ndan, kamudan ya da piyasadan gelmiş olan kişilerin katıldığı bir parti. Turgut Özal, 1977’de Milli Selamet Partisi’nden İzmir adayıydı. Dolayısıyla, partisi,  Milli Selamet Partisi kökenli, daha mutaassıp kökten gelen kişileri de içine alabilecek bir parti niteliğindeydi. Ama Turgut Özal “Dört eğilimli bir parti’’ diyordu o tarihte. Yani, sosyal demokratlardan başlayarak, merkezi, ılımlı sağı, hatta bir miktar da Milli Selamet Partisi’ni ve MHP’nin bazı üyelerini de içine alan ve böylece askerin partilerine alternatif, “sivilin partisi” olarak ortaya çıktı. Bu görüntüyle, diğerleri “merkezin partisi” iken bu, “kenarın partisi” rolünü oynamaya başladı. Dolayısıyla, kendini ‘’kenarda’’ olarak hisseden seçmenlerin daha çok tercih edeceği bir parti niteliğine dönüştü. Yani bir nevi, diğer partiler, 1946 seçimlerindeki Cumhuriyet Halk Partisi, Anavatan Partisi de 1946 seçimlerindeki Demokrat Parti görüntüsü arz ederek ortaya çıktı ve o zamanki reaksiyonlara benzer bir reaksiyon alarak, yüzde 45 oyla, yüzde 10 barajının etkisini de kullanarak, tek başına iktidara geldi. Neredeyse yüzde 65 oy alarak, Meclis’te iktidara gelme imkânını elde etti. 

Buradaki görüntü, özellikle Kenan Evren’in son anda yapmış olduğu konuşmayla daha da perçinlendi: “Ben, diğer iki partiye kefil oluyorum, buna olmuyorum. Onlar devlet partisidir, merkezin partisidir. Merkez, hem kültürel hem iktidar olarak Osmanlı’dan beri gelen güçlü merkezin ajanlarıdır. Buna karşılık, kenarın partisi olan ve kenardaki oyların -ki o büyük bir çoğunluk- temsilcisi olan partiye de karşı duruyorum. Ona oy vermeyin” diye açık bir şekilde söyleyince, bu, büsbütün bir oy verme motivasyonuna dönüştü. Ayrıca Turgut Özal’ın izlemekte olduğu liberal piyasa ekonomisi, o zamana kadar piyasadan olumlu sinyaller almaktaydı, bunun sürmesini de istediler. Oysa Turgut Sunalp’ın kurmuş olduğu siyasal partide, bu konuda o kadar büyük inşiakla çalışacak bir kadro var mıydı, yok muydu, o zaman o kadar iyi algılanamadı. Dolayısıyla yine “Acaba bir tür devletçiliğe mi dönülecek” tartışmalarının yapıldığı kısa bir dönem de yaşandı. 

1983’e geldiğimizde, Turgut Özal’ın da bulunduğu dönemle birlikte, liberal piyasa ekonomisi, Türkiye’de iktisadî büyümeyi sağlayan, özellikle 1970’ten sonraki mal kıtlıklarını ortadan kaldırmış olan, aynı zamanda istikrarlı yüksek enflasyonla ve yüzde 60-80 bandında giden fiyat artışlarıyla beraber, iktisadî büyüme sağlayan bir görüntü arz ediyordu ve bu, dünya piyasalarından da desteklenir mahiyetteydi. Türkiye’nin iktisadî büyümesini daha garanti altına alabilecek aynı zamanda piyasanın da destek verebileceği bir uygulama şeklinde gerçekleşti. Onun vermiş olduğu görüntü ve güvenle, özellikle küçük ve orta işletmelerin, daha büyük çaptaki sanayi işletmelerinin de desteğini almakta başarılı oldu ve yüzde 45 oyla seçildi. Tabii ondan sonra iş değişti. 1982’de Kenan Evren yedi senelik cumhurbaşkanı seçilmişti ve ilk defa halkoyuyla seçilen cumhurbaşkanı olmuştu. Referanduma olumlu oy verenler, Kenan Evren’i de seçmiş oldular. Bir oy diye düşünmemek lazım; referanduma yüzde 90 civarı bir katılım oldu. Onun da yüzde 90’ı, yani, Türkiye’deki seçmenlerin 10’da sekizi, anayasayı kabul etti. Bu da çok ironik bir durum. Hiçbir siyasi partinin kabul etmediği, birçok siyasî gücün, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının, geniş seçmen kitlelerinin reddettiği bir anayasayı, yüzde 80 oyla kabul ediyorsunuz. Bugüne kadar sürekli olarak tekrarlanan yorum, “Bu bir an önce bitsin, tekrar gerisin geri, çok partili yaşama dönelim” diye büyük bir inşiakla buna oy verdi. 1961 Anayasası’nı kabul edenlerin oranı böyle değil. Onlar bir an önce çok partili hayata dönmek istemiyorlar mıydı? Bir tek 1981’de mi dönülmek isteniyordu? Bundan pek emin değilim. Yani, o anayasadaki birtakım özelliklerin reddedildiği kesin. Anayasanın sahibi olarak Kenan Evren, “Ben buna kefilim” demişti. Belki Kenan Evren ile birlikte “ordu” kurumu da düşünülebilir ki içinde çeşitli fikirlerde olan kimseler var, hepsinin desteklediğini düşünmek için bir sebep yok. Ama genellikle kabul edilmiş olur. Böylece bu anayasayı bir şekilde desteklemiş oldu. 

Ama anayasanın yapısı, bunun yapılışı sırasında geçilen süreç, “Danışma Meclisi”nin özelliği, orada yapılan tartışmaların içeriği, o günkü TRT’de -ki başka televizyon yok o tarihte-… Şu anda bizi dinleyenler, o tarihi anımsayamayacak durumda olanlar, bilmezler, ama tek televizyon var o tarihte. Belki yine ona mı dönüyoruz bilmiyorum. 

Pişirici: Şu anda hepsi aynı. Tek televizyon zaten. 

Kalaycıoğlu: Bizim Türk Halk Müziği’ne benziyor: 20 tane bağlama getiriyorsun, hepsi aynı şeyi çalıyor. 20 tane televizyon getiriyorsun, hepsi aynı şeyi söylüyor. E, bu çok seslilik olmuyor. Çok seslilik başka bir şey. Her neyse. Sonuçta TRT’de üst düzeyde görev alanlar, TRT’deki yapımlar, orada sunulan çeşitli açık oturumlar, fikir tartışmaları, orada seçmene anlatılanlar, basında ortaya çıkan temel hava, orada yapılan tartışmalar, Türkiye’de o tarihte Aydınlar Ocağı olarak bilinen, Türkçü ve İslâmcı olarak kendilerini takdim eden bir koalisyonun fikrî ağırlığı altındaydı. Buna, o zamanki askerî hükümet de destek vermekteydi. Dolayısıyla ortaya bir üçgen çıkmıştı: Bunun tepesinde ordu, askerî yönetim, onun destekçisi olarak, Türkçüler ve İslâmcılar. Bunlar bir arada çalışarak 1982 Anayasası’nı kurdular. Onun için “güçlü devlet”, devletin, özellikle hükümet ayağında, “yürütmenin fazla bir engele takılmadan, olabildiğince etkili ve keyfi çalışmasını sağlamak’’ gibi fikirler o zaman çok terennüm edildi ve gündeme getirildi. O tarihteki orta sol, solun çeşitli fraksiyonları, daha liberal düşünenler, bunları çok eleştirdiler. Eleştirilse de, bu fikirler, o zamanki anayasada bir hayli kabul gördü ve o espri içerisinde anayasa yapıldı. Dolayısıyla anayasanın, o dönemin ifadesiyle bir “Türk-İslam sentezi” olarak, bir düşünce sisteminin üretmiş olduğu ideolojik bağlamdan ciddi ölçüde yararlandığı, onunla desteklendiği ve güçlendiği düşünülebilir. O tarihteki çeşitli Türkçü ve İslâmcı grupların, bu anayasanın geçmesi ve kabulü için çaba gösterdiğini, çok sistematik araştırma olmasa da, basında ve medyada görebilmeniz mümkün. Dolayısıyla pek de öyle “Bu bir an önce bitsin de çok partili yaşama geçelim” diye desteklemiş gibi düşünmememiz gerekiyor. 

Ama askerin öngördüğü bu yapı, kendi denetimi altında, halkla teması ve halkın mobilizasyonunun seferber edilmesini sağlayabilecek ve kendilerine desteği getirebilecek araçların, etnik Türk milliyetçiliği ve Sünnî, mukaddesatçı bir yaklaşımdan ibaret olarak tasarlanması, onlar yönetimde bulunduğu sürece, Türkiye’deki anayasanın ilk maddelerini, herhangi bir şekilde tehdit etmeksizin sürdürülebilen bir rakik denge üzerine oturmaktaydı. Bu denge, Soğuk Savaş’ın bitmesi, Kenan Evren döneminin sona ermesi ve ondan sonra siyasîlerin, özellikle Turgut Özal’ın girişimi, 1989’da cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, döndü. Bu dönüş, ciddi boyutlara ulaşmaya başladı. 

Turgut Özal, gerek başbakanlığı, gerekse cumhurbaşkanlığı döneminde, birçok girişime imza atmıştır. Bunların bir kısmı, Türkiye’de özellikle iş hayatını kolaylaştıran, daha az düzenlemeye konu olan, dolayısıyla daha serbest piyasa ekonomisi, Amerikanvari bir liberal piyasa ekonomisine doğru götüren adımlar oldu. Mesela bunların içinde en belli başlı unsurlardan birisi Türk Parasını Koruma Kanunu’nun değiştirilmesidir. Bu, Türkiye’yi küresel gelişmelere açtı. İktisadi büyümeyi olumlu olarak etkilemiştir diye düşünüyorum. Benim görebildiğim kadarıyla, iktisadî yazında, bunun çok tersini gösteren bir kanıt da yok. Ben iktisatçı değilim ama olabildiği kadarıyla, onları takip etmeye çalışıyorum. Oradaki yazında, bunun tersini gösteren bir kanıt yok. Zaten, özellikle “Soğuk Savaş” sonrasında uygulanan liberal piyasa ekonomileri modeli, büyük iktisadî gelişme sağladı. Sağlamadığı, servetin ve gelirin düzgün dağılımı. Çok az sayıda elde toplanmasına sebep oluyor. Türkiye’de de böyle bir çarpıklık ortaya çıkmış durumda ama onun dışında büyük bir atılım sağlıyor. 

Ama Turgut Özal’ın yaptığı başka girişimler de söz konusu oldu: O tarihlerde “Prensler” diye adlandırılan bir grup danışmanı, başbakanlıkta ve cumhurbaşkanlığında, kendi yakınına topladı. Bu topladığı kişilerle, o tarihte Ankara’daki kamu bürokrasisini, -“Ankara establishment” olarak İngilizce ifade edebileceğimiz- ‘’Ankara’daki düzenin’’ karşısında ve onu es geçen, yeni bir çalışma ortamı geliştirdi. Bu “Prensler”in, memur ya da siyasetçi olup olmadıklarını bilmiyoruz. Seçilmiş değiller. Başbakanlık veya cumhurbaşkanlığı tarafından atanmış kimseler. Fakat bunlar olağanüstü derecede etkili hale geldiler. Özellikle 1980’lerin sonu ve 90’ların başında uygulanan bu sistem, bana, neredeyse 100 yıl önce, 1870’lerde II. Abdülhamit’in uygulamış olduğu, siyaset yapısını anımsattı. İlk defa 1991’de, daha sonra çeşitli yayınlarda ve 2005’te İngilizce olarak yayınladığım Turkish Dynamics kitabında belirttiğim gibi “Neo-Hamidiyen” bir düzen diye ifade ettiğim bir yapı geliştirdi. Neden? Çünkü Abdülhamid de Bâb-ı Âli’yi es geçen ve onun etkisini ortadan kaldıran bir düzen kurmuştur ki Osmanlı İmparatorluğu, en azından Abdülhamid’e gelinceye kadar, Bâb-ı Âli ile yönetilmiştir. Abdülhamid, Yıldız Sarayı’nda çeşitli komisyonlar kuran, bu komisyonlar eliyle ülkeyi tek başına, kişisel ve keyfî olarak yöneten bir yapı geliştirdi. Bunun ikinci defa tekrarı, Turgut Özal’da oldu. Üçüncü tekrarını da bugün yaşıyoruz. 

Kamu bürokrasisinin etkisizleştirilmesi ve onun geriye atılması. Turgut Özal’ın o zamanki savı, kamu bürokrasisinin son derece muhafazakâr olduğu, yenilikçi ve atılımcı girişimleri kabul etmediği ve daha önce de tekrar etmiş olduğumuz gibi, ‘’yürütmeden gelen her türlü girişimi, hukukî, bilimsel ve başka türlü gerekçelerle savsakladığı, engellediği, durdurduğu’’ savına dayanıyordu. Oysa Türkiye’nin, hızlı ve etkin karar alması ve yürütmesi gerektiği düşünülmekteydi. Bunun yapılabilmesi için, kamu bürokrasisinin çalıştırılmasının olanaksız olduğuna hükmetti. Turgut Özal’ın kendisi zaten kamu bürokrasisinden gelen bir şahsiyettir. Devlet Plânlama Teşkilâtı’ndan önce, daha önce Elektrik İdaresi’nde çalışmıştır. Çok uzun yıllar kamu bürokrasisini bilmektedir ve kamu bürokrasisinin özelliklerini son derece iyi bildiği halde, böyle bir yola girmiş olması ilginçtir. O zaman yapılan bir kısım yayınlarda, kendisinin, kariyerinin başında, özellikle, bir şantiye mühendisi olarak çalışması nedeniyle, “Şantiyeler, dağ başında kurulan birtakım işletmelerdir, oradaki çalışma koşullarını gündelik zorunluluklara göre ayarlamanız gerekir. Her zaman, hukukî ve bilimsel esaslara uymak mümkün olamayabilmektedir” düşüncesiyle, o espri içinde yaklaştığı ileri sürüldü. Kamu bürokrasisi yeterince inovatif değilse Meclis elinizde, yasaları değiştirirsiniz, reform yaparsınız, ona göre liyakatli kişiler alırsınız, o inovasyonu orada yaparsınız. Ama bu uzun sürecek bir şeydir ve hızlı hareket etmeniz söz konusu değildir. Tabii siyasette neden bu kadar çok hız gerekiyor, o bize hiçbir zaman anlatılamamıştır. Ama hızlılık, bir “erdem” olarak sunuldu Türkiye’de: “Hızlı hareket edecek, çok çabuk karar alacak.’’ Ne zaman bu söylenmişse, Türkiye’nin iktisadî gelişimi, ciddi ölçüde örselendi. Turgut beyin zamanında da maalesef aynı şekilde örselendi. Kamu bürokrasisinin karşısında, ona düşmanca yaklaşarak, onunla mücadele ederek, aynı zamanda yarışarak yürütmenin çalıştırılması, daha önceki uygulamalarda görüldüğü gibi, bu uygulamada da başarılı olmadı ve o dönemden itibaren Türkiye’de “kamu bürokrasisi erozyonu” yaşanmaya başlandı. Buna bir tepki olarak, birçok kişinin eleştirileri ve arkasından önerileri -benim de katıldığım- KPPS gibi uygulamaların ortaya çıkarılması, ehil kişilerin kamu bürokrasisine alınması ve gerek hukuk bilen gerek alanındaki meslek etiğine sahip olan, aynı zamanda o mesleki bilginin dayandığı bilimsel temeli, kuvvetli olan kimselerden oluşan bir kamu bürokrasisi kurulması ve o şekilde yönetilmesi yoluna gidilmesi için çok çalışıldı. 1990’ların sonunda başarıldı. Şu anda, onun da bir şekilde es geçilerek bir tarafa bırakılması sorununu yaşıyormuşuz gibi görünüyor. Ama bu ilerinin meselesi onu daha sonra başka bir programda ele alırız herhalde. 

Pişirici: 12. programın da sonuna geldik. Zaman su gibi akıp geçti. Bu programda, 12 Eylül askerî darbesinden sonra demokrasiyi, rejimi, anayasayı değerlendirmeye çalıştık. Umarız, dinleyiciler, izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. Hocam, çok teşekkürler değerlendirmeleriniz için. 

Kalaycıoğlu: Rica ederim. Bir dahaki programda görüşmek üzere. 

Pişirici: Görüşmek üzere. Efendim, “Siyasetname”nin 12. programında, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile beraberdik. Gelecek ay, 12 Eylül sonrasında, rejimi, demokrasiyi, siyaseti konuşmaya devam edeceğiz. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus