Ekrem İmamoğlu, iktidarı ve onun destekçilerini neden bu kadar çok öfkelendiriyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan 

Merhaba, iyi günler. 22 Ekim tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ile canlı yayın yaptık, bir saati biraz aştık. Çok ilginç ve dinamik bir söyleşi oldu, bayağı da ilgi gördü. Ertesi gün akşam saatlerinde kendisinin testinin pozitif çıktığı söylendi ve şu anda hastanede. Basın danışmanı Murat Ongun ile konuştum, sağlığı iyiymiş, kısa zamanda tekrar göreve döneceğini umuyorlar, endişelenecek bir şey olmadığını söyledi — ki ilk günden itibaren doğrudan sosyal medya üzerinden seslenmişti. Acil şifalar dileyip bugünün konusuna geçiyorum — ki konu, Ekrem İmamoğlu’nun kendisi. Yayını izleyenler de hatırlayacaktır, İmamoğlu’na şunu sordum: Neden iktidar yanlısı troller sizi bu kadar rahatsız ediyor? Sosyal medyada benim gördüğüm, neredeyse her gün İmamoğlu aleyhine trending topic denilen çalışmalar yapıldı. Genellikle de başarılı olundu. Başarılı olundu derken, öne çıkardılar; ama bunun İmamoğlu’nu ne derece zor durumda bıraktığı şüpheli. Çünkü bunların organize olduğu belli ve ele alınan konular ya da gündeme getirilen “eleştiriler” çok kamuoyunun bildiği ve önemsediği şeyler değildi. Bu soruyu sorunca, İmamoğlu, kendisine özellikle iktidar yanlısı gazetelerde çok ciddi saldırılar olduğunu, bazı köşe yazarlarının sırf kendisiyle uğraştığını söyledi. Bunu bilmiyordum; çünkü ben artık ne televizyonları ne de o tür gazeteleri takip ediyorum — Twitter’dan takip ediyorum. Şaşırmadım, çünkü İmamoğlu şu anda Türkiye çapında –başta Erdoğan olmak üzere– iktidar üyelerinin ve onun destekçilerinin belki de en çok nefret ettiği, sevmediği isim. Kemal Kılıçdaroğlu’nu da sevmiyorlar, başka birçok ismi sevmiyor olabilirler, Canan Kaftancıoğlu da çok uğraştıkları bir isim; ama İmamoğlu’nun yerinin apayrı olduğu kanısındayım. Çünkü İmamoğlu onları resmen, sahici bir şekilde tehdit ediyor. Şu anlamda söylüyorum: Kaftancıoğlu’nun iktidara çok zarar verdiği kesin, Kılıçdaroğlu’nun da öyle, ama İmamoğlu bu seçimde de gösterdiği gibi, 31 Mart’ta ve özellikle de 23 Haziran’da da gösterdiği gibi, çok ciddi bir şekilde iktidarın canını acıttı ve bunu hiç beklemedikleri bir zamanda yaptı. Hatırlayalım: İsmi açıklandığı zaman birçok kişi –ben de– ilk defa duymuştuk. Belki Beylikdüzü Belediye Başkanı olarak gözüme çarpmıştı, ama hafızama yerleşmiş bir isim değildi ve birçok kişi gibi ben de şaşırmıştım, İstanbullu da şaşırmıştı. Dar bir çevrenin bildiği bir isimdi ve riskli bir isimdi. Ama kısa süre içerisinde, aslında onun en doğru tercih olabileceği ortaya çıktı. Yine hatırlıyorum: İlk yayınlarda, önce bir kendisini tanıma sürecinden sonra pekâlâ seçimi kazanabileceğini söylediğimde, birçok kişi benimle dalga geçmişti, onu da hatırlıyorum. 

Çok fazla tanıdığımdan değil; bir kere İstanbul Kurtuluş’ta yaptığı halk toplantısında, insanlara otobüsün tepesinden seslenmişti. İlk defa kendisini orada görmüştüm ve ayaküstü kısaca konuşmuştuk, ama bir intiba bıraktı. O intiba aslında İstanbul’daki 25 yıllık Tayyip Erdoğan saltanatına –şimdi Türkiye öyle; 25 yıldır da İstanbul– son verebileceği ortaya çıktı. Bunu da büyük ölçüde tabii ki siyasî atmosfer, ekonomik kriz, CHP örgütünün çalışması, İYİ Parti’nin çalışması, HDP’nin desteği… Bütün bunların hepsi birleşti ve bu başarı çıktı. Ama burada Ekrem İmamoğlu gerçekten önemli bir figürdü. İmamoğlu’nun yerine adı telaffuz edilmiş olan ya da kendisi talip olan birtakım isimler girmiş olsaydı, bence ilk turda Binali Yıldırım pekâlâ kazanabilirdi. Tereddütte olan, yani CHP dışındaki partilerden olup CHP adayına vermekte tereddütte olanların tereddüdünü kıran bir profil sergiledi İmamoğlu. Hatta AKP’ye oy vermiş olup bu sefer cezalandırmayı düşünen, ama eli de tam buna varmayanları da cesaretlendirdi, özellikle 23 Haziran’da. 

Burada nasıl bir sır var? Bu “sır” lâfı biraz abartılı olabilir, ama birçok faktörün iç içe geçtiği kanısındayım. Bir kere Türkiye’de artık sayıları iyice azalan eski tip siyasetçilerde gördüğümüz, özellikle İmamoğlu’nda var. Örneğin: pragmatizm, herkesle konuşabilmek, cesaret, özgüven ve zeki birisi. Perşembe günkü yayında bunu bir kez daha gördüm; sorulara verdiği cevaplar gerçekten Türkiye siyasetçi ortalamasının üzerinde, bunu kabul etmek lâzım. Bunu propaganda ya da övgü olarak değil, tespit olarak yapmak istiyorum, böyle bir becerisi var. Onun dışında bir başka husus şu — AKP’lileri ve Erdoğan’ı tedirgin eden husus bu: Aslında 25 yıl önce Erdoğan’ın çıkışını andıran bir çıkış. Erdoğan da İslamcı hareketin arkasından geliyordu, ama Refahlı olmayanlardan oy alabilecek birtakım potansiyellere sahipti, birtakım yeteneklere sahipti. Bir kere doğrudan konuşuyor olması, halk adamı görüntüsü vs.. Milli Görüş Hareketi içerisinde herkese bir şekilde ulaşabilecek bir insan görüntüsü vermişti. Şimdi de İmamoğlu’nun CHP içerisinde olmakla beraber CHP’den çok hoşlanmayan kesimlerin de pekâlâ oy verebileceği belediye başkanı olarak kendini gösterdi. Burada Karadenizli olmasının özellikle altını çizmek istiyorum –kendim de Karadenizli olduğum için söylemiyorum–, Türk siyasetinin profesyonel yerinde bir Karadeniz ağırlığı vardır. Baktığımız zaman hep Karadeniz ağırlığı –özellikle büyükşehirlerde– hep vardır. CHP bunu tam olarak yapamadı ve onun Karadenizlilikten uzaklaşmasının olumsuz etkisi oldu. İmamoğlu’nun şivesi de çalıyor, konuştuğu zaman Karadenizli olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bunun özellikle Erdoğan’ı ve ona destek verenleri rahatsız ettiği kanısındayım. Çünkü kendi tabanlarına CHP’li birçok adayı çok kolay ötekileştirebileceklerini düşünüyorlardı. Burada onu pek yapamadılar. Muharrem İnce’de kısmen öyle oldu, ama İmamoğlu’nda tam böyle. 

Burada İmamoğlu çoğunluğun içerisinden birisi olarak konuşuyor. Geçen hafta yaptığım “Siz kimsiniz? Çoğulcu musunuz, çoğunlukçu mu?” yayınında ele almaya çalıştım; Türkiye’de genellikle sağ siyaset çoğunluğun üzerinden yükselir. O da nedir? Kürt olmayan, Sünni, beyaz Türkler. Bunların sayıca çok olması üzerinden hareketle yükselir. Onların önemli bir kısmını aldığı zaman diğerleri olmasa da olur diye hareket eder ve muhalefeti de –özellikle solu– diğerlerinden sayıca az olanlara yönlendirir. Kılıçdaroğlu’nun kendisinin Dersimli Alevi olması bu anlamda işlerini kolaylaştırıyor. Ama İmamoğlu bunu da kırıyor ve onun hakkında çok fazla bir şey söyleyemiyorlar, onu ötekileştirme konusunda biraz seküler hayat tarzı üzerinden gitmeye çalışıyorlar, çalıştılar. Ama orada da çok ilginç bir olay oldu; İmamoğlu Karadeniz’deki insanların çoğunda –özellikle Trabzon’da– görüldüğü gibi, belli bir din eğitimine sahip ve muhafazakâr bir kültüre sahip. Orayı da açığa düşürdü, yani seküler kimliği olmakla birlikte aynı zamanda dinî konulara hâkim, Yasin okuyabilen, dine saygıyı hiç ihmal etmeyen, cumaları kılan bir siyasetçi oldu. CHP’de pek alışılmadık türden bir siyasetçi oldu. Belki daha önce de vardı; ama bu kadar üst düzeyde siyaset yapan, böyle bir profil CHP’de pek yoktu…

Bütün bunlar onların ellerindeki birtakım klişeleri altüst etti. Yani CHP ile 18 yıl boyunca –ister Baykal, ister Kılıçdaroğlu döneminde olsun– CHP’li adaylarla uğraşmak AKP’liler için çok da zor değildi. Birtakım klişeler vardı, Türk sağından devraldıkları –ki kendileri de sağcı kimliklerini iyice koyulaştırdı– ayrımcı olduğu belli olan klişelerle işlerini çok rahat görüyorlardı; ama İmamoğlu bunu çok ciddi bir şekilde bozdu. Ankara’da Mansur Yavaş da ülkücü hareketten gelen birisi olarak bozdu, ama hâlâ şöyle bir şey var: Mansur Yavaş’ın CHP’liliği meselesi çok net bir şekilde vurgulanmıyor, ne kendisi tarafından ne de ona oy veren ya da ona karşı olanlar tarafından. Ama Ekrem İmamoğlu için öyle düşünülmüyor. Kendisi eski ANAP’vâri bir siyasetçi olarak görülmekle beraber, uzun yıllar CHP’de aktif siyaset yaptığı için CHP’nin önemli bir parçası olarak görülüyor. 

Bir diğer öfke nedeni tabii ki İstanbul. “İstanbul’u alan Türkiye’yi alır” sloganını Erdoğan ilk dile getirdiği zaman, Türkiye’de AKP iktidara gelmemişti, ama adım adım bu oldu. Şimdi bu senaryonun başka türlü yaşanması ihtimali ile karşı karşıya olduklarını hissediyorlar, yani yeni bir Erdoğan olayı. Bu sefer müesses nizam kendileri. Nasıl zamanında Erdoğan müesses nizama meydan okuyarak geldi ve adım adım yükseldi. Şimdi benzer bir olayın, Erdoğan’ın eskiyi koruyarak inşa ettiği müesses nizamı İmamoğlu’nun kırabileceği endişesi var. Kendilerine yönelik bu tehdidin çok ciddi olduğunu düşünüyorlar ve onun cumhurbaşkanlığı adaylığı için adının daha ilk günden itibaren geçmesini, belki de CHP’lilerden ve muhaliflerden daha çok iktidar ciddiye alıyor, önemsiyor ve bundan çok ciddi bir şekilde endişeleniyor. Bu profilde giderse, bu performansla giderse, İmamoğlu, cumhurbaşkanlığı adaylığı için –ne zaman yapılacağı tartışmalı– muhalefetin aday sıralamasında herhalde birinci sırada yer alır. Kendisinin 31 Mart gecesi gösterdiği direnç hatırlardadır ve bugün de belediye başkanlığı içerisindeki bütün engellemelere rağmen dik durmaya çalışması ve bunu başarması da onları çok ciddi bir şekilde öfkelendiriyor. Örneğin bizim perşembe gecesi yaptığımız yayında UKOME konusunda, “Sabrımı taşırmasınlar, taşarsa halk adına davranırım” dedi. İktidar yanlıları bunu İmamoğlu aleyhine kullanmaya kalktılar. Ama orada söyleyebildikleri, Ekrem İmamoğlu’nun taksi konusunda haksız olduğu değil; zaten işin ilginç tarafı da bu. Ne söylerse söylesin, ne isterse istesin, bunun önüne birtakım engeller çıkarılıyor; İstanbul’da Belediye Meclisi’ndeki çoğunluk da kullanılarak engel çıkarılıyor. İstanbullular’ın en doğal ihtiyaçları, talepleri, şikâyetleri de olsa karşısına engel çıkarılıyor. Mesela taksi konusunda da söyledikleri, “Yasalara meydan mı okuyorsun?” diyorlar, yani olayı kriminalize etmeye çalışmak. Halbuki Erdoğan benzer şeyleri yaşamıştı; belediye başkanlığına ilk geldiği zaman kendisini Ankara engellemeye çalışmıştı; ama daha sonra bununla baş edemediklerini gördüler ve işi normal akışına bıraktılar, ta ki Erdoğan’a şiir davası yaratılıp görevden alınana kadar. Şimdi de benzer bir olayı iktidar yanlıları Ekrem İmamoğlu’na yapmaya çalışıyorlar, onu devletin sopasıyla korkutmaya çalışıyorlar. Ama devletin sopasının aslında sopayı kullananların aleyhine işlemiş olduğunu da çok iyi biliyorlar ve dolayısıyla sopayı kullanma konusunda da haklı bir şekilde çok ciddi tereddüt ediyorlar. 

Şu haliyle gördüğüm kadarıyla Ekrem İmamoğlu icraatıyla ilgili çok ciddi tartışmalar da yapılıyor, spekülasyonlar da yapılıyor; ama şu âna kadar onu suçlamaya yönelik üretilen argümanlarının büyük bir kısmının çok ciddi olmadığını İstanbullular ve bir İstanbullu olarak ben de gözlüyorum. Ama bütün bu süreç içerisinde Ekrem İmamoğlu’nu hizaya getirebilmiş değiller, bu ilginç. Bir diğer husus da –en çok sorulan soru–, “Niye geçmişe yönelik çok ciddi suçlamalar yapmıyor İmamoğlu?” diye. Bu soruyu ben de kendisine sordum, çok politik bir cevap verdi: Anladığım kadarıyla bu tür olayları da İmamoğlu stratejik bir akılla bir şekilde kendi rezervinde tutuyor. Şu âna kadar ciddi anlamda çok fazla bir şey yapmadı, ilk başta arabaları gösterme dışında –ki onun da devamı pek gelmedi–, geçmişe yönelik bir harekete girişmedi. Ankara’da oldu bir şeyler, ama Ankara’daki iş daha kolaydı; çünkü Melih Gökçek gibi bir vakanın ardından yapıldığı için Mansur Yavaş’ın işi daha kolay olabiliyor. İmamoğlu’nun Kadir Topbaş’ı vs. suçlamaya yönelik şeylere çok fazla girişmediğini görüyoruz, bunu da siyaseten akıl yürütmeyle yaptığı kanısındayım. Bütün bunlar onun aslında belediye başkanı olmanın yanı sıra bir siyasetçi olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ilk andan itibaren ona bakıldığı zaman da bir sonraki seçimin müstakbel cumhurbaşkanı adayını görmek, şaşırtıcı değil. Kendisi de bunu hiçbir zaman açık ve net bir şekilde reddetmedi, ben sorduğumda da açık bir şekilde reddetmedi; ama açık bir şekilde kabul de etmedi. Onun bu konuda net bir pozisyon almıyor olmasının da aslında kendisinin elini güçlendirdiğini ve iktidarın elini iyice zayıflattığını düşünüyorum. 

Hastalığı olayında da gördük: Ne kadar çok seveni ve ne kadar çok nefret edeni olduğunu gördük; ama sevenlerinin ağırlığı daha fazla, nitekim son seçimde de bunu görmüştük. Gerçekten Erdoğan’ın karşısında çok çetin bir ceviz var. Onu kriminalize edici, Kürtler’den oy almasını engelleyici bir şeyler yapması çok zor, Kürtler’den oy alıyor diye Kürt olmayanların oylarını kaybetmesini sağlamaları da zor. Bunu 23 Haziran’da da 31 Mart’ta da gördük. İktidara atfedilen teflon tava benzetmesi var, bunu küçümseme anlamında söylemiyorum. Muhalefetin birçok eleştirisinin Erdoğan’ı çok fazla etkilemediğini söyleyegeliyoruz birçok olayda. İmamoğlu’na yönelik birtakım saldırılar yaptıkça onu güçlendiriyorlar. Bunun farkında değiller mi? Emin değilim. Farkında olup da hâlâ bunda ısrar ediyorlarsa gerçekten İmamoğlu karşısında iyice bocaladıklarını bize gösteriyor. 

Evet, son dönemde Türkiye’de siyasetin içerisinde öne çıkan en ilginç figürlerden birisi, en ilginç aktörlerden birisi İmamoğlu. Önümüzdeki döneme de çok ciddi bir şekilde damga basması kuvvetle muhtemel. Bu yüzden de iktidarı çok ciddi bir şekilde rahatsız ettiğini söylemek aslında çok da muazzam bir analiz anlamına gelmiyor. Şu haliyle bakıldığında Erdoğan’ın kara listesinin bir numarasında sanki İmamoğlu var. En kısa zamanda İmamoğlu’nun iyileşmesi dileklerimle. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus