Berat Albayrak’ın istifası: “Görevden affını talep etme” ne demek?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Berat Albayrak’ın istifası, 24 saati geçtikten sonra “Görevden affını talep etme” olarak tanımlandı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilip yerine Lütfi Elvan atandı. Bu söylem. bir raslantı mı?

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Bugün 10 Kasım, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü. Kendisini saygı ve sevgi ile anmak istiyorum. Tam da Berat Albayrak krizine denk geldiğimiz bir zaman. 10 Kasım günü belli oldu — daha doğrusu 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece belli oldu Lütfi Elvan’ın yeni bakan olduğu. 

10 Kasım günü iktidar yanlısı gazetelerde hep aynı başlığı gördük. Berat Albayrak’ın “Görevden affı talebi kabul edildi” diye bir klişe yerleşti. Bu klişeyi tabii ki öncelikle Cumhurbaşkanlığı’nın sözcülüğü kullandı. İletişim Başkanlığı’nın açıklamasında istifâ kavramının hiç kullanılmadığını gördük. 

Bu ne anlama geliyor? Çok anlamı var. Bir kere baştan sona yönetilememiş bir kriz var. Berat Albayrak’ın Instagram‘da istifasını verip ortadan kaybolması ile beraber 24 saati aşkın süre boyunca devletten çıt çıkmadı. Devlete kayıtsız şartsız biat etmiş olan medya kuruluşları da tam anlamıyla sessiz kaldılar. Bir avuç diyelim, sayıca az, sosyal medyada ağırlıkla varlık gösterenler, sosyal medya dışında da Halk TV, Tele 1 gibi televizyon kanalları yaptılar bir şeyler — onların hakkını yememek lâzım. Ama esas olarak olay bir şekilde sosyal medya üzerinden Türkiye’nin gündemine taşınmak istendi. 

Fakat ülkenin büyük bir kısmında, TRT, Anadolu Ajansı, haber kanalı iddiasındaki kanallar — mesela NTV Radyosu’nda dün akşam 19.00 Bülteni’ni dinliyordum. İlk haber, “Ankara’da nasıl esnek saat uygulamasına geçildiği” haberiydi. Berat Albayrak’ın B’si bile anılmadı. Yıllarca benim de çalıştığım, emek verdiğim NTV‘nin bugün geldiği noktayı bir kere daha gözler önüne seriyordu. Sonunda açıklama gelince, orada da yine istifâ lâfı etmeden, bir gün önce hiçbir şekilde bahsetmeyen gazeteler bu sefer de “Görevden affı talebi kabul edildi” diye geçtiler. 

“Şimdi bunun 10 Kasım’la ne ilgisi var?” diyebilirsiniz. Aslında bir şekilde ilgisi var; bunun aslında Cumhuriyet’le bir ilgisi var. Bu istifânın, yani görevden af talebinin bu şekilde tanımlanması ne anlama geliyor? Bir tarihçi izleyicim yardımıma yetişti. Ben sormadan o kendisi iletti bana. Bana yolladığı metnin bir kısmını size okumak istiyorum. Diyor ki, “Bu tarz üslûp ve teknik, birebir ve tipik olarak 19. yüzyıl Osmanlı bürokrasisinde bir makamdaki değişiklik için kullanılan jargondur. Af kelimesi –ki o dönemde îtizar da kullanılır, o da aşağı yukarı aynı mânâdadır– esâsen iki türlü karşınıza çıkar” diyor izleyicim.

Şimdi diyor ki: “İki yönü var. Birincisi bir makama tâyin edilip onu istemeyen kişi affını ister veya îtizar eder”. Bunun geri plandaki mânâsı aslında şudur: Padişah tek ve tartışmasız otorite olduğu için, bürokratın da tek meşru kaynağı padişah ve onun emirleridir. Dolayısıyla onun tâyin emri reddedilemez, olsa olsa devlet adamları özür ve af dileyip bu işten sıyrılırlar. İkincisi de diyor, “Padişahın bir devlet adamını devlet görevinden kovmasının kibar bir yolla söylenmesi durumudur”. Burada da yine aynı düşünce arka planı izlenir. Fakat padişah o makamdaki adamın rencide olmaması için bunu üslûbuna uydurup “Affedildi” şeklinde ilan eder. 

Yani bir bakıma padişah, “O kişi tâyin edip emrettiğim bir makamdaydı, bu emrimin gereğini yerine getirmek büyük yüktü. Dolayısıyla onu bu yükten kurtarıyorum, affediyorum” şeklinde söylerdi diyor. Ve bu izleyicim diyor ki — enteresan bir tesadüftür: “19. yüzyılda yine bir damadın da bu şekilde bir görevden uzaklaştırılmasıyla karşılaştım arşivde”. 

Burada karşımıza çıkan olay tam olarak nedir? Tek otorite var: Recep Tayyip Erdoğan. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde, aslında Türk usûlü başkanlık diyelim, tek kişi var. O kişi birilerini uygun görüyor ya da uygun görmüyor, vazgeçiyor veya fikrini değiştiriyor. Bu kişilerin kendi hiçbir meşruiyetleri yok, hiçbir güçleri yok. O atadığı için oradalar, o istemediği için oradan çıkıyorlar. Yani bir kişi, kim olursa olsun, kalkıp da “Ben bana verdiğiniz bu görevi artık yapmayacağım, istemiyorum, istifâ ediyorum. Başımın çaresine bakacağım, siz de başınızın çaresine bakın” diyemiyor.

Ne diyor? “Beni bu görevden alın, beni bu görevden affedin”. Aslında Berat Albayrak bunu da demedi. Berat Albayrak ne dedi? Çok kötü bir Türkçeyle, “Yaklaşık 5 yıldır sürdürdüğüm bakanlık görevime sağlık sorunlarım nedeniyle artık devam edememe kararı aldım”. Bu çok ilginç bir şey, sağlık sorunlarının ne olduğunu bilmiyoruz. Zaten kendisi bu istifâdan sonra hiçbir şekilde kamunun karşısına da çıkmadı. Bir fotoğrafı görüntüsü yok, sesi de yok. “Devam edememe kararı aldım” yerine, “Devam etmeme kararı aldım” demesi lâzım. Edememe kararı çok acayip bir Türkçe. İstifâ da dememiş, ama “Beni affedin” de demiyor. 

24 saati aşkın süre içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin burada bulabildiği tek şey, istifâ kavramının üzerini örtüp, onun yerine görevden affedilme talebi terimini bulmuş olmaları. Bundan ibâret bir şey. Yerine atanan Lütfi Elvan bir şekilde bilindik bir isim. Ama genel kamuoyunun çok bildiğini sanmıyorum. Bakanlıklar yaptı. Biz gazetecilerin bir şekilde bildiği, ama AKP tarihinde hep düşük profilli olarak bilinen isimlerden birisi. İşinin ehli mi, değil mi? Çok bilemiyorum. Ama zaten bunun çok da fazla anlamı olduğunu kimsenin düşündüğünü sanmıyorum. Çünkü Berat Albayrak’ın da değişik seferlerde îmâ ettiği gibi, ekonominin de –ki açık açık Erdoğan bunu kendisi de söylüyordu–, ekonomiye de karar veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisi.

Dolayısıyla burada Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan da önceye götüren bir olayla karşı karşıyayız. Ne oluyor? Bir kişi var, tek kişi var. O birilerine bir görevi bahşediyor ya da birileri o görevi yapamayacağını anlayınca affedilmeyi istiyor. Ya da o görevi bahşeden kişi, o kişinin o görevi yapamadığını görünce ya da istediği gibi yapmadığını görünce onu azlediyor. Ama azlederken de onu o görevden affediyor. Yani burada her şeye hâkim olan bir otorite var; ama bu otorite her şeye hakikaten hâkim mi? Ona çok emin değilim. 

Bu istifâ olayı ile ilgili dile getirilen senaryoların önemli bir kısmında –ki bu senaryoların büyük ölçüde Erdoğan’ı korumaya yönelik senaryolar olduğunu biliyoruz– şöyle şeyler anlatılıyor: Erdoğan Naci Ağbal’ı çağırdı. Ondan hazine rezervlerinin tükenmiş olduğunu öğrendi. Yani burada, Berat Albayrak Türkiye’de Erdoğan’dan habersiz hazinenin rezervlerini tüketiyor. Böyle bir şeyin olma ihtimalini hiçbir şekilde düşünmüyorum. Kaldı ki Berat Albayrak onun aynı zamanda damadı ve en yakınındaki isimlerden birisi. Bu olayda siz ne kadar istifâ kelimesini kullanmazsanız kullanmayın, ne kadar bundan imtinâ ederseniz edin, bu basbayağı, bal gibi bir istifâ. 

Anladığım kadarıyla kimileri bu istifâyı Erdoğan’ın dayattığını söylüyor. Ben açıkçası böyle olduğunu sanmıyorum. Erdoğan eğer bu istifâyı dayatmış olsaydı, 24 saat bu kadar büyük bir bocalamayla karşılaşmazdık, buna tanık olmazdık. Hemen birtakım açıklamalar hazır olurdu, yerine geçecek kişi belli olurdu. Büyük bir hızla, istifânın açıklanmasından sonra hemen olaya el konulup, “İşte, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gördüğünüz gibi çok hızlı çalışıyor, çok dinamik çalışıyor” diyerek bize bir şeyleri gösterirlerdi. 

Tabii ki ilginç bir olay, Berat Albayrak’ın Tayyip Erdoğan gibi önemli bir figüre, ülkenin tek yöneticisine –ki aynı zamanda kendisinin kayınpederi olan, aile bağları da olan kişiye– böyle bir şeyi nasıl yapabildiği sorusu bence cevaplanmayı bekliyor. Ama, tabii, bugünkü Türkiye’nin medya atmosferinde bunun yapılabilmesi çok mümkün değil. Belki ileride birtakım şeyleri bizzat yaşayanlar ya da yaşayanların yakın çevresindekiler anlatır da öğreniriz. 

Ama bu olayın bir tek otoritenin, yani tarihçi izleyicimizin söylediği gibi, 19. yüzyılın padişahı konumundaki birisinin birilerini görevden affetmesi olayı olmadığını ve batmakta olan gemiden şu ya da bu nedenle kızarak ya da kendini kurtarmak isteyerek, her neyse –hangi motivasyonla yaptığını bilemiyoruz, birçok motivasyon aynı anda olabilir–; ama belli ki düşünülerek alınmış bir karar ve en azından yakın çevresine –ki Berat Albayrak özellikle ailesiyle beraber hareket ettiğini bildiğimiz birisi– danışılarak alınmış bir karar. Çalışılarak, düşünülerek alınmış bir karar olduğu kanısındayım. Bu kararın ülke yöneticilerinin ya da diğer yöneticilerin –Berat Albayrak da yakın zamana kadar o çelik çekirdeğin içindeydi– beklemediği bir karar. 

Sonuçta bu, Türkiye’nin tüm cumhuriyet tarihinin, iyi kötü demokrasi tarihinin hak etmediği bir nokta. Bu olay bize, zaten Berat Albayrak’ın ekonominin en tepesine getirilmesi ve hatta Enerji Bakanlığı’na genç yaşta getirilip ardından ekonominin tamamen ona teslim edilmesi — bunlar da Türkiye’nin hak etmediği bir şeydi. Şimdi yaşananların şekli, burada kullanılan terminoloji, burada basının izlediği tutukluk… yani şunu açıkça söylemek istiyorum: Çok detaylarına hâkim değilim, ama her ilgili kişi kadar, onlardan belki de biraz daha fazla, Türkiye’de basın tarihini bilen birisiyim. Osmanlı döneminde de en zor dönemlerde, meselâ bir Abdülhamit döneminde bile –ki o dönemlerde basının ne kadar sınırlı bir kurum olduğunu biliyoruz– bu kadar suskunluk, bu kadar iktidara, yöneticiye tâbi olmak yaşanmamıştır. 

Cumhuriyetin 100’üncü yılını kutlamaya yaklaşıyoruz. Bir dönem Türkiye ve Osmanlı da, bölgesinin ve dünyanın en önde gelen, daha sonra İslam âleminin örnek ülkelerinden birisiydi birçok açıdan. Eskiden basın yönetimi ile, demokrasiyi ve kadınların seçme seçilme haklarını ilk kazanabilmeleri, laikliği benimsemesi vs.. Bütün bunlarla, böyle bir ülkenin şu anda geldiği nokta bu. 

Tabii burada başlı başına bir başka yayının konusu var. Bunu aslında 10 Kasım vesilesiyle yapıp yapmamayı düşündüm. Ama sonra yapmamaya karar verdim. Kısaca şunu söyleyeyim: Türkiye’deki İslamcı anlatının temeline baktığımız zaman –bu konuyu çalışan bir gazeteci olarak biliyorum, ama hafif ilgili olan herkes de bilir–, temeli Atatürk eleştirisi üzerine kurulur. Atatürk, tek parti, ama esas alarak Atatürk. Atatürk’ün yaptığı devrimler, getirdiği kurumlar ve onun yönetim şekli üzerine kurulur. Atatürk esas olarak bir anlamda tekliği ile, tekliği dayatmasıyla suçlanır, onunla eleştirilirdi. 

Ama şimdi, yıllar sonra Atatürk karşıtlığı üzerinden yükselen bir hareketin geldiği noktada, bir anlamda konjonktürün dünyada ve Türkiye’de bu kadar değiştiği bir yerde… kelimenin tam anlamıyla kopya değil; aslında kopya edemiyorlar, edemeyecekler, öyle gözüküyor; ama sonuçta, Atatürk’e atfettikleri tekliği, çok büyük bir eleştiri olarak dile getirdikleri bu suçlamayı şimdi, nasıl söyleyeyim, bir gereklilik olarak dayatmaya çalışan bir çizgi var. Ama o çizgi de artık tam anlamıyla tıkanmış durumda. 

Berat Albayrak olayı… bir daha okuyalım zor bir cümleydi: “Görevime sağlık sorunlarım nedeniyle artık devam edememe kararı aldım” diyor. Yani istifâyı, “Görevime devam edememe” olarak diyor. O da nasıl çevriliyor? Görevinden af talebi. Erdoğan da bu af talebini uygun görüyor ve yerine, gecenin bir vakti bir kararname ile, aynı bu cümleleri kullanarak, “Görevinden af talebi uygun görülüp” diyerek yerine atanmıştır deniyor. 

Lütfi Elvan da birçokları gibi, sorulduğunda, “Bakanlık benim için sürpriz oldu” cevabını vermiş. Ama bir gün görevden ayrılması söz konusu olursa da herhalde sürpriz olacak. Tıpkı zamanında Ahmet Davutoğlu’nun AKP’nin başına Erdoğan tarafından getirilip Pelikan Operasyonu ile yine –Erdoğan’ın doğrudan müdâhalesiydi tabii ki– Erdoğan’ın getirdiği Davutoğlu’nun yine Erdoğan tarafından götürülmesi olayının benzerlerini daha fazla yaşayabiliriz. 

Tabii burada lâf lâfı açıyor ama onu da söylemeden olmayacak: Ahmet Davutoğlu’na Pelikan Operasyonu yapanların büyük bir kısmı da şimdi Berat Albayrak’ın göreve devam edememe kararı ya da görevden af talebinin ardından, yani siyasî sahneden kaybolmasının — hatta siyasî sahne de değil; şu âna kadar hiçbir yerde karşımıza çıkmadı, onun ortadan kaybolmasının– ardından, onların da bayağı derin bir endişeye kapılmış olduklarını duyuyoruz. Çünkü onların da Berat Albayrak’la birlikte adları anılıyordu. İşte böyle: Bir Davutoğlu’nu bile –ki o dönem bayağı bir güçlüydü, hem başbakan hem parti başkanıydı– kıytırık bir metinle yolladınız. Ama bir baktınız, sonra siz de çok alâkasız bir şekilde –aslında alâkalı ama– siz de bir bakıyorsunuz ki sizin de kullanım süreniz pekâlâ dolabiliyor. 

Bunun adı demokrasi değil. Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına yaklaşırken böyle şeyleri kesinlikle hak etmiyor. Bakalım, devamı nasıl gelecek diyelim. Devamını 1 saat sonra Murat Yetkin ile yapacağımız yayında konuşacağımızı söyleyeyim. Ben bugün çok konuştum, daha çok Murat’a soracağım. Murat 17.30’daki yayınımızda — ne gördüğünü yazdı zaten yetkinreport.com‘da. Onu biraz daha açmasını isteyeceğim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus