Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (13): ANAP ve Özal ile demokrasi geldi mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un aylık programlarından Siyasetname’nin 13’üncüsünde, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, ANAP’lı ve Özallı yıllarda Türkiye’de siyaseti, 12 Eylül askeri darbesinin sekteye uğrattığı demokrasinin 1983 seçimlerinin ardından geri gelip gelmediğini değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Medyascope’un aylık programlarından Siyasetname’nin 13. bölümünde karşınızdayız. Sürekli konuğumuz Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi ve siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu da bizimle birlikte. Hocam, hoş geldiniz.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk efendim.

Pişirici: Bir yılı geride bıraktığımız geçen ayki 12. programda, 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonraki siyasî ortamı, rejimin anayasasını ve rejimin tüm gücüne rağmen, seçimleri desteklemediği siyasî partinin kazanmasını konuşmuştuk. Bu programda, Anavatan Partisi iktidarını ve Turgut Özal’ı, ANAP ve Özal iktidarında Türkiye’ye demokrasinin gelip gelmediğini konuşmak istiyoruz. Söz sizde.

Kalaycıoğlu: 1982 Anayasası’nın uygulanmaya geçiş dönemi enteresan bir dönem. İsterseniz tekrar edelim, bir de anımsatma olur: Bu anayasanın en önemli özelliği,  ‘’yürütme üstünlüğü’’ esasına göre düzenlenmiş bir anayasa olması. Aslında bu, anayasa metninde vurgulanmadığı için görebilmeniz mümkün değil. Ama maddeleri içinde, özellikle yürütmeye verilmiş olan bir sürü kolaylığın, bilhassa cumhurbaşkanlığı kurumunun, tarihte görülmemiş bir şekilde olağanüstü yetkilerle ve tamamen hukukî ve siyasî sorumsuzlukta üretilmiş olması, bir nevi, cumhurbaşkanı ve onun etrafında toplanacak ve Milli Güvenlik Kurulu’nda somutlaşacak olan, güvenlik, dış politika ve savunma uzmanlarının, bürokrasilerinin yahut siyasal seçmenlerinin, ‘’Türkiye’nin bir milli devlet olarak bir bütün şekilde sahip olduğunu düşündükleri ulusal çıkarı gerçekleştirmek için çalışacakları’’ yer alıyor.  Bu alanın, artık Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetlerin dışına alındığını görüyoruz bu dönemde. Bu dönemi, 1982 Anayasası Referandumu ile birlikte yönetmek üzere, cumhurbaşkanı olarak, 1982 darbesinin de en önemli figürü olan General Kenan Evren yaşama geçirmiş ve 1982’den 1989’a kadar ilk cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır. Anavatan Partisi ve Turgut Özal’ın yönetime geçişinin rast geldiği dönem, aynı zamanda, Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi yönetmekte olduğu dönemdir. Anayasa olarak da özellikle demin saydığım konularda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, hatta hükümetin de devrinin hayli dışında kaldığı, Milli Güvenlik Kurulu’nun içinde bulunmak suretiyle, orada yapılan görüşmelerden etkilenerek, bilgilendirilerek, onları teklif olarak sunacak olan Milli Güvenlik Kurulu’nun bu tekliflerini dikkate alarak Türkiye’yi yönetmesi uygulamasına doğru yöneldiği bir dönem. 

Anavatan Partisi, daha önce geçmişte herhangi bir kökeni olmayan bir siyasal parti. Mayıs 1983’te kuruldu. Kurulduğu noktadan itibaren, kurucusu Turgut Özal, bu partinin çok da alışılmış bir özelliği olmadığını, diğer siyasal partilerden farklı olarak, tek bir ideolojik pozisyonda bulunmadığını iddia etti. Hatta kendi içerisinde çeşitli hizipler vasıtasıyla, dört ideolojik pozisyonu birleştirdiğini ve geniş bir çerçeveyi, orta sağ ve belki aşırı sağdan, orta sola kadar uzanan bir şemsiyede, bir tarafta sosyal demokrasi, öbür tarafta etnik milliyetçilik, liberalizm ve mukaddesatçılık gibi akımları içeren, dolayısıyla dört büyük akımı da temsil eden bir siyasal güç olarak tasavvur ettiğini belirtti. Tabii bu, Türkiye’deki siyasetin o güne kadarki gelişimini pek temsil eden bir hareket mahiyetinde değildi. Kendisine, âdeta diğer siyasî partileri anlamsızlaştıracak ideolojik bir konumlanma tanımlamıştı. O tarihte, bir ‘’tek parti hegemonyası’’ algılıyormuş gibi bir yorumla karşılanabilecek bir gelişmeydi. Ama gayet iyi bildiğimiz gibi, bu pek geçerli olmadı.  

Şimdi önemli bir ayrıntıyı da göz önünde bulundurmamız lâzım. 1982 yılında, anayasanın yapılma aşamasında, yasalar da düzenlenmeye başladı. 1983 yılında seçim yasası çıktı. Ama 1982’de, o zamanki askerî hükümet tarafından önemli bir adım atıldı: Bütün siyasî partiler kapatıldı. Bu kez, sadece yelpazenin bir tarafındaki partiler değil, -1960’ta sadece Demokrat Parti kapatılmıştı- bütün siyasî partiler kapatıldı. CHP de kapandı. Bu, Türk siyasetinde önemli bir boşluğa neden oldu. Bundan sonra kurulacak olan siyasî partilerin, hangi fikriyatı temsil ettiği, ideolojik yelpazenin neresinde bulunduğu, -1964-1965’ten itibaren, CHP’nin, kendisini demokratik solda ilan etmesiyle birlikte, bir sol-sağ anlayışı kullanılmaya ve giderek yerleşmeye başlamıştı- bu anlayışın hayata geçişinin neredeyse 15. yılında, bu kapatma olayı söz konusu oldu. Yeni siyasî partilerin, bu eski telakkilere (görüşlere) göre yelpazenin solunda, sağında, neresinde yer alacakları ve tam olarak neyi temsil edecekleri, zorlu bir süreç olarak 1983 seçimleri sonrasında, kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmeye başladı. 

CHP’nin lideri Bülent Ecevit, bu partiyle yollarını ayırmıştı. Çünkü partinin kendisine yeterince destek vermediğini ve askerî yönetime karşı yaptığı çıkışlar nedeniyle -bu yüzden hapis cezaları da almıştı- parti tarafından desteklenmediğini düşündüğü için partiden ayrılmıştı ve askerî hükümetin verdiği kararla 10 yıl yasaklanmıştı. 1980’lerde siyasete dönebilme olasılığı kalmamıştı. 

Aynı şekilde Süleyman Demirel de Adalet Partisi’nin başkanı olarak 10 yıllığına yasaklanmıştı. Keza daha önceki önemli siyasîlerden Milli Selamet Partisi lideri Necmettin Erbakan, parti yasaklandığında o da 10 yıllığına yasaklandı. Aynı şekilde MHP lideri Alparslan Türkeş de. Bazı üst düzey siyasîler de 5 ila 10 yıllık yasaklara tâbi olmuşlardı. Onların siyasette rol oynamasının önüne geçilmeye çalışılmış, askerlerin, ‘’yeni bir liderlik kadrosu ortaya çıksın, bundan sonra Türk siyasal hayatında onların getirmiş olduğu bir kültür etkili olmasın’’ niyetiyle yola çıkmış olduğu tahmin edilebilir. Ama bu niyetin tutabilmesi için, seçmenin fikir değiştirmiş olması, siyasî partilerin kendi içerisinden değişmiş olmaları ve seçmenin fikrinin değiştirmesini sağlayacak bazı temel olguların gündeme gelmiş olması gerekirdi. Onların sağlanması, yasa değişikliğiyle mümkün değil. Onun için bu partiler ortadan kalkmakla birlikte, bazı girişimlerle, bu liderlerin etkin olabilecekleri yeni partiler ortaya çıkmaya başladı. Doğru Yol Partisi, Süleyman Demirel’in yeni partisi olarak kuruldu. Zaten DYP, ‘’Demirel’in Yeni Partisi’’ gibi anlaşılabilecek nitelikteydi. Aynı zamanda “doğru yol”, yani ‘’sırât-al müstakîm’’ gibi bir dinî imâsı da vardı. Bu şekilde bir muhafazakâr seçmene hitap eden bir hareket biçiminde, Demokrat Parti geleneğinden gelen, Adalet Partisi’yle devam eden hareketi, Demirel’in yeni partisinde sürdürmesi gibi bir yorumla ortaya çıktı. Bunlar için başka kurucular bulundu. 

Bu arada, Demokratik Sol Parti (DSP) kuruldu. Ecevit’in kendi fikirlerinin demokratik sol olduğu ve bu şekilde ayrıştığı, CHP içinde, daha soldaki veya daha sağdaki bazı hiziplerle, kendisi arasında bir mesafe olduğu vurgulandı. Bu partiler, 1983 seçimlerine hazırlanıp giremediler veya sokulmadılar. Ama 1987’ye doğru, artık  Türk siyasetinde rol oynamaya başlamışlardı. Aynı zamanda, liderlerin dışında kalan kitlelerin de yeni parti kuruluş çabaları ortaya çıktı. Özellikle solda, SODEP (Sosyal Demokrat Parti) kuruldu ve bunun başında İsmet İnönü’nün oğlu, Erdal İnönü lider olarak, temel rol oynamaya başladı. 

Geçen ayki programda da belirttiğimiz gibi, 1983 seçimlerine girerken iki tane icazetli parti kurulmuştu: Bir tanesi, solda gibi görünecek olan Halkçı Parti. Öbürü de sağda gibi gözükecek olan Milliyetçi Demokrasi Partisi. Bu iki partinin pozisyonları içinden gelen, siyasete girmeye çalışan ama seçimlerde büyük başarı elde edemediği hâlde, bir kısmı milletvekili olanlar da vardı. Bu eski büyük partilerin, çeşitli hizipleri ve iç organizasyonları vardı ve bunların hepsi aynı ideolojik görüşü tam olarak paylaşan noktada değillerdi. Bunlar, partiler kapanınca ayrıştılar. Demin de ifade ettiğim gibi, icazetli partilerden de seçime girenler oldu. İcazetli partiler dışında kalıp, başka parti kuruluşları içine girip, 1983 seçimlerine katılmalarına müsaade edilmeyenler de oldu. Ama 1983 Seçimleri geçildiğinde Anavatan Partisi’nin dışındaki bu siyasî partiler, giderek şekillenmeye başladı. Bunlar içerisinden Halkçı Parti, devam edemeyeceğini kısa zaman içinde değerlendirdi ve SODEP ile birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı. Bir de bunun yanında, Demokratik Sol Parti (DSP) kurulmuş oldu. Aynı şekilde Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi’nin ideolojik olarak yakınında olan bir pozisyonda hayat bulmuş oldu. Belki onun kadar ekonomide liberalizmi savunmuyordu ama muhafazakâr değerler açısından örtüşen bir konumdaydı. Onun dışında daha önceki MSP ve MHP gibi partiler ad değiştirerek, bir tanesi Refah Partisi, MHP de Milliyetçi Çalışma Partisi olarak yollarına devam etti. Bu yakınlarda, Islahatçı Demokrasi Partisi ve Büyük Türkiye Partisi gibi yeni siyasi partiler ve girişimler kuruldu. Bir parti çeşitlenmesi dönemi yaşamaya başladık. İdeolojik yelpaze yeniden oluşmaya başladı. 

Ancak ortada bir fark var. Tabii bunların hepsi yeni parti olduklarından, eski partilerin kurumsal birikimleri yok oldu. Yeni partilerin kurumsal yapılara dönüşmeleri çok uzun süre alacağından, bu süreç, yeniden, âdeta filmin başa sarılması gibi başa sarılmış oldu ve Türkiye’de seçmenin siyasî parti tutma uygulamasına büyük bir sekte vurulmuş olarak yola devam edildi. Seçmenin, siyasî parti tutma algısı veya duygusu zedelendiği vakit, ortaya, daha önce hesap edilmediği anlaşılan ve kolay tahmin edilebilecek bir sonuç çıktı. Her seçimde farklı siyasî partilere oy verme eğilimi içine giren, çok sayıda seçmen ortaya çıktı. Daha çok, iktisatçıların kullandığı volatility (oynaklık) kavramı vardır. Yani,  o partiden bu partiye savrulan seçmen kitleleri. Bunlar birdenbire 1990’larda egemen olmaya başladı. Onun için, 1990’larda, parçalanmış siyasal parti manzaraları oluştu. Bir kısmı ufak ufak destek alan siyasal partiler, bir kısmı, yeni kurulmuş olan yüzde 10 barajını aşan partiler ve o barajın üzerinde Meclis’te temsil hakkı bulunan çok sayıda siyasî parti doğdu. 

1961 Anayasası’ndan sonra, 1970’lere gelirken, Türkiye, üç dört parti ağırlıklıydı. 1970’lerin sonuna doğru, bu beş parti sayısına çıkmıştı. Bu sayı, 1990’lar içerisinde altı, yedi partiye doğru artmaya başladı. Çok parçalanmış bir Meclis parti yapısı ortaya çıktı. Meclis içindeki parti sistemi, çoklu bir parti sistemi görüntüsü aldı. Bu da doğal olarak ortaya koalisyonların doğması zorunluluğunu çıkardı. Bu arada 1980’ler, aynı zamanda Soğuk Savaş’ın bitmeye başladığı dönemlerdi. 80’li yıllarda yavaş yavaş Türkiye’de, özellikle 1980 yılındaki darbe sonrasında, solun, şiddet de kullanılmak suretiyle büyük ölçüde sindirilmesi ve tasfiyesi nedeniyle, siyasette, ortaya birtakım etkileyici alanlar çıkmaya başladı. Bunlar zaten askerî hükümet tarafından solla mücadele için, en azından hoş görülmüş ve belki de desteklenmiş birtakım girişimlerdi Bunlardan bir tanesi, çeşitli tarikatlara dayanan dinî örgütlenmeler. Bunların sayıları ve etkinlikleri arttı. Özellikle, solun boşalttığı çeşitli mevkileri bunlar doldurmaya başladılar. Aynı zamanda, liderleri pek revaçta olmasa da ülkücü kadroların ve etnik Türk milliyetçilerinin, hem kamu bürokrasisinde hem de siyasetteki etkinlik alanında gelişmeye başladığını görmekteyiz. Bunların, daha önceki lâik görüntü yerine, bu dönemlerde daha İslâmcı bir görüntü kazanmaya başladıklarını da görmekteyiz. Tarikatlar ve ülkücüler arasındaki uyum, 1980’lerde sağa doğru bir hareketlenmenin başlayabileceği sinyalini verdi. Ama esas hareket 1980’lerde değil, 1990’larda oldu. 

Bu aşamada, siyasî parti tutma olgusu büyük ölçüde darbe aldığından, sonuç itibarıyla, hayatında ilk defa oy kullanacak olan gençler -o zaman oy kullanma yaşı 21’di- anne babalarına “Siz daha önce kime oy verdiniz” diye sorduklarında, “Şu an bizim oy verdiğimiz partiler yok. Yeni partiler çıktı. Eskiden Adalet Partisi’ne oy verirdik ama Süleyman Demirel yasaklı. Anavatan Partisi’ne mi, Doğru Yol Partisi’ne mi oy vereceğimizi bilemiyoruz. Belki MHP’ye ya da MSP’ye de oy verebiliriz” gibi, hiçbir işe yaramayan birtakım önerilerde bulundular. Türkiye, duygusal bağlantıları gevşemiş, kafa karışıklığı çok yaygın bir seçmen kitlesiyle karşı karşıya kaldı. Buradaki oyu belirleyen ve dolayısıyla seçmendeki oynaklığı azaltan, bir seçimden diğerine, partiler arasında gezinen seçmenin sayısını düşüren temel olgu, parti tutmaktır. Parti tutma istikrar sağlayıcı bir unsurdur. İstikrar çok olduğu zaman pek arzu edilmez. Çünkü yeterince değişen koşullara uyarlanabilecek ve uyum gösterebilecek bir kritik seçmen kitlesi ortaya çıkmayabilir. O demokrasi için de iyi olmayabilir. Bir miktar parti tutma olmazsa, seçmenin, her seçimde farklı siyasî partilere doğru eğilim göstermesi, siyasal seçkinler tarafından, bu partiler arasındaki ilişkilerin çok düzenli olarak sağlanması başarısı gösterilebilirse, sorun olmaz. Ama bu başarı gösterilemezse, zaten bunlar arasında, koalisyonlara büyük bir antipati varsa ve koalisyonu bir yönetim amacı ve demokrasi erdemi olarak değil, sadece yönetimde bir araç olarak görüyorlarsa ve bu araç sayesinde seçmene daha iyi bir manzara sunup, kendi ortaklarını da kötüleyerek onlardan kurtulup, tek başına yönetmenin yolunu aramaya başlarlarsa, o zaman bizatihi kendisi istikrarsızlık aracı hâline gelen koalisyonlarla karşılaşılmaktadır. Türkiye bunu 1990’lardan itibaren bir dönem için yaşamıştır. 

Ama sonuçta, bu yeni partilerin ortaya çıkması, Anavatan Partisi için de bir rekabet ortamı doğurdu. Bu rekabet ortamının giderek daha keskin bir hâle geldiğini görüyoruz. Bu ortamda, Anavatan Partisi bu siyasî liderlerin tasfiyesini temin edebileceğini düşündüğü bir girişimle, 1986 senesinde bir referanduma başvurdu. Bu, siyasî hakları seçmene oylatmak anlamına geliyordu. Bu, hak kavramına ve vazgeçilemez bazı hakların oylatılmasının ironisine ters düşen bir şeydi. Böyle bir uygulama, hakların, seçmenin duyguları ve değişen fikirleriyle alınıp verilebilecek bir meta hâline gelmesini sağlayabilecek bir girişimdi. Onun için, yanlış bulanlar, o tarihte ciddi olarak bu gelişimi eleştirdiler. Ama 1986’daki referandumda, eski liderlerin affedilmesi, 10 yıllık süreyi tamamlamadan siyasete dönmeleri oylandı. Yüzde 50’yi biraz geçen çok küçük bir oy farkıyla, affedilmeleri lehinde oy kullandı.

Pişirici:  Tam burada şunu sorabilir miyim? O referandumun yapıldığı esnada zaten beş yıllık, 10 yıllık bir yasak sürüyordu, değil mi?

Kalaycıoğlu: Evet.

Pişirici: Turgut Özal istemeseydi böyle bir referanduma gitmeyebilir, yasak devam edebilirdi. Sizce, o referanduma neden gidildi?

Kalaycıoğlu: Birincisi, “seçmen bunları seçmeyecek’’ diye düşündüğünden, bunlardan gelen rekabeti ekarte edeceğini düşünmüş gibi duruyor. İkincisi, üzerinde bir baskı vardı. Bu baskıyı atlatabilmek için, ‘’Bu yasaklar halkın tercihiyle devam ediyor. Onun için kaldırmıyoruz, kaldırmak için Meclis’te girişimde bulunmuyoruz’’ diyebilmek için bu imkânı sağladı. Çünkü halkın bunları desteklemeyeceğini, yeni gelen daha istikrarlı dönemi tercih edeceğini ve kendisinin önderlik ettiği siyasetteki yeni dönemi, yeni partileri ve yeni yüzleri destekleyeceğini varsaydı. Bu hesapların hiçbiri tutmadı. Sonuç itibarıyla, kıl payı da olsa, eski liderlerin itibarları bu sefer seçmenin desteğiyle, halkoyuyla tekrar tesis edilmiş oldu. Dolayısıyla, 1987 seçimlerine girme imkânları oldu. Örneğin Süleyman Demirel, 1987 seçimini kazandıktan sonra, Meclis’teki pozisyonunu ve Meclis tecrübesini de kullanarak, fevkalâde etkili bir şekilde Özal ve Anavatan Partisi’ne muhalefette bulundu. Bunun sonucunda 1989’daki yerel seçimlerde Anavatan Partisi üçüncü sıraya düştü. Hatta kendi Meclis Grubu Başkan Yardımcısı Mükerrem Taşçıoğlu, sonuçları ‘’hezimet’’ olarak niteledi. Yerel seçimlerde yüzde 21-22 civarında oy aldılar. Dolayısıyla muhalefetin başarılı olduğu görüntüsü de ortaya çıktı.

1989 yerel seçimlerinde, SHP birinci parti olarak çıktı. O konuda da Anavatan Partisi’nin lideri olarak Turgut Özal’ın bir girişimi olmuştu. Seçimlerin tarihini bir yıl erkene çekmek için bir referandum daha yaptırdı. O referandumda ise yanılmıyorsam yüzde 65 gibi çok yüksek bir oy oranıyla, seçmen yerel seçimlerin tarihiyle oynamayı reddetti. Tarihle oynanmadı. Ama 1987 seçimlerine giderken, Turgut Özal’ın, manzaranın değişmekte olduğunu fark etmiş olması nedeniyle atmış olduğu bir başka adım daha var. O da, seçim çevrelerinde baraj getirmiş olmasıdır. Bu barajla, özellikle kendisinin oyu azalsa da çıkartabileceği milletvekili sayısının yüksek olacağını hesapladı. Bu hesap tutmasına rağmen, öyle manzaralar ortaya çıktı ki o tarihte Süleyman Demirel, bu manzaraları fevkalâde güzel dillendirilerek, bir eleştiri örüntüsü kurdu ve bununla Meclis’te sürekli ve düzenli olarak Anavatan Partisi’ni eleştirdi. 

Burada ünlü bir Van örneği var. O tarihte Van’da beş sandalye vardı. Bu beş sandalyenin kazanılması için en az yüzde 20 oy almak gerekiyordu. Yanılmıyorsam, Anavatan Partisi yüzde 21 kadar bir oy almıştı. Ondan sonra gelen ikinci parti yüzde 19 küsur ile SHP idi. Ama diğer partilerin hiçbiri, yüzde 20 oranını geçemedi. Bu durumda, yüzde 21 civarında oy almış olan Anavatan Partisi, aslında SHP’den ancak iki puan kadar fazla oy almışken, beş sandalyenin beşini de aldı. Rahmetli Demirel, 1987’den 1991 seçimlerine kadar, bunu, sistematik olarak Meclis’teki hemen her konuşmasında dile getirdi. Bunun büyük bir adaletsizlik, hukuksuzluk ve insafsızlık olduğunu, böyle bir temsil mekanizmasının olamayacağını, ülkenin bu şekilde yönetilemeyeceğini, halkın vermediği oyu, Anavatan Partisi’nin, Meclis’te sandalyeleri ele geçirerek kullandığını, çok etkili bir şekilde, kendine has üslubuyla dillendirerek, her toplantıda dile getirmek suretiyle, gayet yakıcı bir muhalefette bulundu. Bu tür uygulamalar daha sonra da devam etti. Seçimden hemen önce, bazı seçim düzenlemeleri yaparak, seçimlerin sonucunda, oyu düşmekte olan iktidarın, bu düşen oya rağmen, Meclis’te olabildiğince çok sandalyeyi, -hatta Anavatan Partisi 1987’de neredeyse üçte iki çoğunluğu almıştı- alabilmesini temin edebilmenin yollarını aradılar. Bu süreç bir süre daha devam etti. Yanılmıyorsam 1990’lardan sonra, 2001’de, anayasanın 61. maddesinde yapılan değişiklikle, “seçimlere bir yıl kala yapılan değişikliklerin, o seçimlerde değil, bir sonraki seçimde uygulanacağı’’, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çoğunluğu tarafından kabul edildi ve gerekli anayasal çoğunluk tarafından anayasa maddesi olarak değişti. Onun sonucunda da 2017’ye kadar böyle geldik. Ondan sonra Meclis bunu bir seferliğine kaldırdı ve 2018’de o koşullarda seçime gittik. 

Ama 1980’ler ortamı, Türkiye’deki siyasetin, 1982 Anayasası’nın getirdiği koşullarla, onun seçim yasalarıyla, partiler yasalarındaki kısıtlamalarla, aynı zamanda dernek ve sendika yasalarındaki kısıtlamalarla, siyasetin, daha ziyade, kontrollü siyasal katılma içinde olabileceği, bazı faaliyetlerin siyasî partiler tarafından yapılmayacağı, bazı etkinliklerin sendikalar tarafından yapılmasının yasaklandığı ve bunların etkisinin siyasette azaltılması gerektiği düşüncesiyle yapılmış düzenlemelerle, yeniden siyasetin kurgulandığı bir dönem oldu. Bu dönem, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin güç ve yetkisinin yine daraltıldığı, özellikle güvenlik, dış politika ve savunma konularında, cumhurbaşkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu’na, yani yürütmeye aktarıldığı bir dönem oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, bu çerçeve içerisinde, bir tür yürütme üstünlüğü rejiminde, yeniden kurgulandığı bir yapı biçimine dönüştü. Parlamentarizmin gücü azaldı. Ben buna “yarıparlamenter sistem’’ diye bir yakıştırma yapmaktayım. 1980’lerden beri de bu terminolojiyi kullanıyorum. Meslektaşlarımızın çoğundan elde ettiğim geri dönüş de olumlu. Fransızca’da, örneğin Ergün Özbudun’un kullandığı, ‘’Parlementarisme attenué’’ (azaltılmış parlamentarizm) terimi var. İsterseniz o da kullanılabilir. Kapsamı biraz azaltılmış, daraltılmış bir parlamenter uygulama. Ama temel itibarıyla, parlamenter bir uygulama olarak devam eden bir rejim görüntüsünde, 1980’leri geçirdik. 

80’lerin sonuna doğru yaklaştığımızda, en önemli gelişme, 1982 Anayasası’nın üretmiş olduğu yeni cumhurbaşkanlığı kurumunun, siyaset erbabı için müthiş bir cazibeye sahip olduğunun anlaşılması oldu. 1989 seçimlerine kadar siyaset erbabı, özellikle siyasal seçkinlerin en önde gelenleri, yani başbakanlık yapmış olanlar, potansiyel olarak başbakan olabilecekler, bakanlık yapmış olanlar gibi ön safta gelenler, özellikle başbakan ve bakanlar kurulunda rol oynamayı düşünecek durumda olanlar ve bu hesabı yapanlar, hiçbir zaman, cumhurbaşkanı olmak gibi bir endişe taşımadılar. O rol, bu siyaset erbabı tarafından cazip görülmedi. Ama 1982 Anayasası, buradaki formül değiştirilmek suretiyle, birdenbire cazip bir cumhurbaşkanlığı kurumu ortaya çıkardı. Bu cazibeden ilk yararlanan da Özal oldu.

Pişirici: İzninizle şunu sormak isterim: Bir askerî darbenin ardından, antidemokratik bir anayasa, darbecilerin yaptığı demokratik sayılmayacak bir seçim yasası ve seçim sistemiyle birlikte, aradan, beklenmedik bir siyasî parti, Anavatan Partisi fırlayıp, iktidar oldu. Daha sonra hem Anavatan Partisi hem onun lideri Turgut Özal, bu darbe anayasasından ve bu seçim sisteminden, kendi lehine de yararlanarak seçim kazanmaya devam etti. 12 Eylül Darbesi’nin ardından, sizin geçmiş programlarda da ifade ettiğiniz üzere, seçmenin önüne sandık gelmiş olmakla birlikte, sivil bir iktidar kurulmakla birlikte, ANAP ve Özal döneminde Türkiye’ye demokrasi gelebildi mi?

Kalaycıoğlu: Burada demokrasi tanımınız kritik. Bu demokrasi kavramı, esasında bilimsel olarak iyi bir kavram değil. Çok lastikli bir kavram. İki meslektaşımız, Steven Levitsky ve şu an adını hatırlayamadığım biri daha, demokrasiye 500 civarında sıfat eklendiğini söylüyorlar. Bilimsel kavramda böyle bir şey olmaz. “Delegatif demokrasi’’, “deliberatif demokrasi’’, “popülist demokrasi’’, “liberal demokrasi’’ gibi çeşitli tanımlar eklenmiş. Nitekim bir başka meslektaşımız, Yale Üniversitesi’nden Robert Dahl, “Bu kavramı tamamen bırakın. Yerine, “poliarşi’’ kavramını kullanalım, demokrasi kavramını siyasîlere terk edelim, onların ağzında lastik olsun, bir önemi yok. Ama biz bilim insanları olarak, bu kavramı, bilimsel bir kavram olarak kullanmak istiyorsak, onun tek bir anlamı olması lâzım” diyor. Onun önerdiği, “İnsanların siyasal hayattaki alınan kararlara katılmasını temin eden süreçleri kullanmaları -ki buna ‘siyasal katılma’ diyoruz- ve yine bu süreçler sonucunda kararların etkilenmesini sağlayacak temsili kurumları oluşturmaları, bunun için temsilcilerini seçmeleri, -buna da ‘siyasal temsil’ diyoruz- bu yolla siyasetin karar alma mekanizmasının, onları kucakladığı bir rejim, demokrasidir. Aynı zamanda, bu kararlarda ortaya çıkabilecek, kendileri ve tekil seçmen açısından dâhi olsa, kabul edilemeyecek özelliklere itirazın teşvik edileceği, bunun bir erdem olarak kabul edileceği, hiçbir şekilde sınırlandırılmayacağı, şikâyet ve itirazın kolayca yapılabileceği bir nitelikte olması, onun için muhalefetin olması gerekiyor’’ diyor. Siyasal katılma, siyasal temsil ve muhalefet. 

1982 Anayasası, siyasal katılmanın sınırlarını, anayasa, partiler yasası ve seçim yasasını, 1961’e oranla bir ölçüde daralttı. Dolayısıyla, siyasal katılma açısından demokrasinin kalitesinde bir düşüş söz konusudur. Temsilde çok büyük bir değişiklik olmadı. Ama temsil kurumu olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin temel siyasal kararlar alınmasındaki rolü, anayasadaki belli kurumların güçlendirilmesi ve o kurumların bazı özellikleri itibarıyla öne çıkması, cumhurbaşkanlığı, Milli Güvenlik Kurulu, cumhurbaşkanının her türlü sorumsuzlukla hareket ediyor olması gibi nedenler dolayısıyla daraltılmış bulunmaktadır.  Dolayısıyla, orada da bir seviye kaybı söz konusudur. 

Muhalefet kısa süre içinde daha güçlü hâle geldi. Özellikle Turgut Özal’ın iktidarda bulunduğu dönemde, 1983-1989 arasındaki dönemde, -cumhurbaşkanı olmadan önceki döneminden bahsediyorum-, kendisinin sık vurguladığı şey, özellikle iktisadî açıdan önemli gördüğü üç tane özgürlük ve bu özgürlüklerin herhangi bir şekilde ödün verilmeksizin hayata geçirilmesiydi. Bir tanesi, “düşüncenin ifadesi özgürlüğü’’, diğeri “din ve vicdan özgürlüğü’’, üçüncüsü de kendisi açısından belki bunlardan daha önemlisi, iktisadî hayatı bir liberal piyasa ekonomisi olarak çalıştıracak temel unsurlardan biri olan “teşebbüs özgürlüğü’’. Tabii buna, hak olarak “özel mülkiyet hakkını’’ da eklemek gerekiyor. Özal, onu bir dördüncü unsur olarak saymasa da birçok yerde, ima yoluyla da olsa bunu vurgulamıştır. Bu değerlerin güçlü kılınması demek, aynı zamanda muhalefetin daha rahat hareket edebilmesi demektir. O açıdan, 1983’ten itibaren muhalefetin daha güçlendiği, daha büyük etkiye sahip olduğu görüldü. Ancak, her türlü muhalefet değil. 

2000’lerin başına geldiğimizde, zannederim 1983-2002 gibi düşünsek, yanılmıyorsam 18 tane siyasal parti, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Bunlar muhalefet unsurlarıdır. Bunların “rejim karşıtı’’ ve “tehlikeli” olarak kabul edildikleri görülmektedir. Bunların arasında, Refah Partisi gibi “lâikliğe karşı odak oluşturma’’ suçu işleyen bir partinin, yine aynı şekilde, lâiklik karşıtı bir parti olarak suç işlemiş olan Fazilet Partisi’nin, anayasayı ihlal ettiği kararıyla, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldığını vurgulamakta yarar var. Aynı zamanda, Kürt hareketinin içinden çıkmış olan partiler, standart bir uygulamayla, sık sık kapatıldılar. Her kapatılışta yeni bir parti kurarak yola devam ettiler. 

Esasında bu partilerin kapatılmasının çok da büyük bir yararı olmadı. O bakımdan, özellikle Anayasa Mahkemesi, muhalefetin belli bir sınır içinde kalması için öne ölçüde çaba gösterdi.. Ama tabii Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra, daha önce legal olması mümkün olmayan TKP (Türkiye Komünist Partisi), legal bir parti hâline geldi ve bir muhalefet hareketi olarak Türkiye’de varlığını sürdürüyor. Tunceli’deki belediye başkanlığını kazanma süreciyle birlikte, medyanın dikkatini çekmemiş olsa, Türkiye Komünist Partisi’nin, 1990’lar sonrasında o kadar da önemli bir etkisinin olduğunu söylemek mümkün değildi. Ama o, artık tehdit olarak algılanmadığından uzun müddet mevcut olmaya devam edebildi. Ama oy almak, seçmenin desteğini kazanmak başka bir özellik. Onu o açıdan değerlendirmek, tek başına demokrasiyle ilintili bir özellik değil. 

1982 rejiminin sınırları içerisinde, çok partili ve sandıkta belirlenen seçim sonuçlarına göre, özellikle ekonomideki uygulamaların şekillendirildiği ve 1980’deki “24 Ocak Kararları” ile Türkiye bir liberal piyasa ekonomisine doğru yol almaya başlamıştı. Bunun güçlendirilerek devam edilmesi gerçekleşti. Ama diğer açılardan, bu tür bir dönüşümün olduğunu ve 1970’lerdeki çok kanlı eylemleri bir tarafa bırakacak olursanız, o standartlarda bir katılma, temsil ve onun sonucu olan kurumların ortaya çıkmaları ve güçlenmeleri, muhalefetin, o ortamdaki düzeyde güçlü hâle gelmesi, aynı ölçülerde söz konusu olmamıştır. 

1983’ten sonra, karşılaştırmalı siyasette Türkiye’nin yerini değerlendiren, bu konuda ölçümler yapan Freedom House, The Economist Intelligence Unit veya Bertelsmann Stiftung, Polity 4 veritabanı ya da Varieties of Democracy (V-Dem) Enstitüsü’nün yaptıkları demokrasi kalitesi çalışmalarının ortaya koymuş olduğu manzara, Türkiye’nin “kısmen özgür olması’’, “kısmen demokratik olması’’ şeklinde yapılan bir tanımlamadan ibarettir. Onun için, Dahl’ın söylemiş olduğu özellikleriyle, demokrasinin tam anlamıyla yerleştirilmesi ve geliştirilmesi, 1982 Anayasası’ndan sonra mümkün olmamıştır. 2010’lardan itibaren de Türkiye’de demokrasinin temel özellikleri de zaten ortadan kaldırıldı. Türkiye şu anda uluslararası karşılaşmalarda, otoriterleşmeye doğru giden bir hibrit rejim olarak tanımlanıyor. 

Sorunuza yanıtım biraz uzun oldu belki ama Türkiye, demokratikleşme yolunda 1982 Anayasası’nın kurmuş olduğu rejimin koyduğu sınırlar içerisinde bir gelişme gösterdi. 1983 seçimleri, özgür ve adil seçimler değildi. Ama 1987 seçimleri, bazı kısıtlarla, özgür ve adil hâle gelmeye başladı. Bu kısıttan demin bahsettim: Yüzde 10’luk dünyanın en yüksek barajı. Bunu geçemezseniz, parti olarak Meclis’te sandalye alamıyorsunuz. Seçim çevresi barajı, çifte baraj uygulaması, özellikle, temsilin gerçekleştirilmesinde zorlanma, çarpıtılması ve iktidarın, kendine daha fazla çıkar temin edeceği bazı kurallara göre seçimlerin yapılıyor olması, seçim sonuçlarının adil olmadığı, başta Süleyman Demirel ve Doğru Yol Partisi olmak üzere -Erdal İnönü ve SHP de aynı şeyi dillendirdi- muhalefet tarafından sürekli olarak eleştirildi. 

1991 seçimlerinde bu baraj kaldırıldı. 91 seçimlerinden itibaren, 90’lar boyunca yapılan seçimler adil ve özgür seçim olma özelliklerini çok daha iyi korudular. O seçimlerin sonuçlarında ortaya çıkan görüntüler, Türkiye’nin, en azından demokrasinin ilk aşaması olan “seçimlerin dürüstlüğü” aşamasında başarılı bir sınav vermeye başlamış olduğu görüntüsünü vermekteydi. Bu da 2010’lu yıllara geldiğimizde terk ettiğimiz hususlardan biri oldu. Şu anda o aşamada bile başarı sağlayan bir görüntü arz etmiyoruz. Dolayısıyla, 1983 ve 1987 seçimlerinde tam olmamakla birlikte, 1991’den itibaren, adil, dürüst ve özgür seçim yapabilen ve sandık düzeyinde demokrasiyi gerçekleştirebilen çok partili hayata geçmeyi başardık. 

Aynı zamanda şunu da vurgulamak lazım, 1984’te 3030 sayılı yasayla büyükşehirlerin mevzuatı değişti. Büyükşehir belediyeleri yeniden örgütlendi ve imkânları genişledi. Aynı zamanda, bunların seçimle iş başına gelmeleri, belediye meclislerinin yetkileri, belediyenin çevre ve imar konusunda birtakım girişimleri alanları genişletildi. Bu sayede, büyükşehirler, yerel siyasetin demokratikleşmesi açısından önemli bir açılım olanağı sağladı. 1984’teki bu girişimde, daha önce anayasada düşünülmeyen bir alanda, bir ölçüde adem-i merkeziyet alanında, yerel siyasetin demokratikleşmesi alanında güç sağladı. Zaten, demokrasinin en etkili çalışabileceği yer, yerel hayattadır. İnsanların, kendi yaşadıkları çevredeki siyasal ve idarî gelişmeleri, birinci elden hissedip, görebilmeleri ve izleyebilmeleri, bunlar kendileri açısından sorun teşkil ediyorsa, onları düzeltmek için çekincesiz bir şekilde girişimde bulunmaları sağlanabilirse ve bunlardan da başarılar elde ettiklerini zaman zaman görülürse, demokrasinin, hayatın bir parçası haline gelmesinde büyük bir yol kat edilmiş olur. O açıdan 1984’te atılmış olan adım, önemli bir adım oldu. 

Tabii ironik olarak şunu da belirtmek lâzım. Daha önce askerî dönemde de birtakım olanaklar sağlanmıştı. Özellikle İstanbul başta olmak üzere, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Kocaeli gibi büyükşehirlerin, sadece merkezden gelen imkânlarla ve merkezden gelen bir yönetim biçimiyle varlığını sürdürmesinin artık kolay kolay mümkün olmadığını, bunların, kendi ayakları üzerinde durmaları ve kendi kendilerine, demokratik bir çerçeve içerisinde, bir yandan katılma, bir yandan sorumlulukları da paylaşarak, oradaki hayatın standardını yükseltme imkânı sağlanmasını kabul etmeye başlamıştık. 1984 değişikliği bunu güçlendirmiştir. Bu yoldan da pek çok siyasetçi, siyasal kariyerine başlama ve o kariyeri yükseltme imkânı bulmuştur. Bunlardan bir tanesi Recep Tayyip Erdoğan’dır. 90’lardaki gelişmelerde, bu tür yeni düzenlemelerin de payı oldu. Onun için, yerel siyasetteki açılımı da katarsanız, 1980’lerden sonra, 80’ler siyasetinde, demokratikleşme yönünde bir miktar yol alınmıştır.

Pişirici: Peki hocam. Bu ay da sürenin sonuna geldik. Herhalde, gelecek programda da ANAP ve Özal’lı siyaseti konuşmaya devam edeceğiz. Çünkü biraz önce ayrıca söylediniz, 12 Eylül ile birlikte, cumhurbaşkanlığı yetkilerinin artırılmasıyla, o makam arzu edilir bir makam haline geldi. Ki Özal da o makamı arzu etti. Ama sonra o makamdan geri dönmeye de çalıştı. Bunu başarmaya ömrü vefa etmedi, vefat etti. Önümüzdeki ay, bu süreci de konuşmakta yarar var.

Kalaycıoğlu: Evet, oradan devam edelim.

Pişirici: Değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ediyorum.

Kalaycıoğlu: Rica ederim, iyi günler dilerim.

Pişirici: Değerli izleyicilerimiz, aylık programımız Siyasetname’nin 13. bölümünde, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile 12 Eylül darbesi sonrası Anavatan Partisi ve Turgut Özal’ın iktidarında, Türkiye’de siyasetin nasıl yapıldığını değerlendirmeye çalıştık. Umarız izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus