Bize benzemeyenleri linç etmeyi niçin bu kadar çok seviyoruz?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Mustafa Öztürk, dün sosyal medyada başlatılan linç kampanyasının ardından emekliliğini istedi. Prof. Öztürk olayının düşündürdükleri.

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Mustafa Öztürk dün sosyal medyada başlayan ve daha sonra yayılan bir linç kampanyasının ardından emekliliğini istedi. Öğrencileriyle kendi odasında yaptığı bir sohbetin gizlice kaydedilmesinden hareketle ve onun içerisinden bir bölüm kullanılarak bir kampanya yürütüldü. Mustafa Öztürk’le bugün saat 16.00’da canlı yayın yapacağız. Orada kendisiyle uzun uzun bunları konuşacağız, detaylarını orada konuşuruz. Ben de bu vesileyle bu linç kültürü üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. 16.00’daki yayında sözü esas olarak dünün mağduruna bırakacağım için, kendi sözlerimi burada söylemek istiyorum. Mustafa Öztürk olayı ilk değil, son olacağa da benzemiyor. Böyle bir kültür var. Aslında bu çok eski bir kültür.

Dünyanın her yerinde yaşanan bir kültür ve Türkiye’de de çok olan bir kültür. Ama şimdi günümüzde sosyal medya ve gelişen iletişim teknolojileriyle birlikte çok daha hızlı bir şekilde hayata geçebiliyor. Ve hoşlanılmayan insanlar, genellikle söylemedikleri sözler, yapmadıkları şeyler nedeniyle infaz ediliyor. Genellikle diyorum, bazen yaptıklarından da olabiliyor. Ama her insan yanlış da yapabilir. Bu linç kültüründe hiçbir müsamaha, hoşgörü, anlama çabası yok. Eleştiri kültürü de yok; tamamen bir saldırganlık perspektifi var. Bunu tabii ki iktidara sırtını dayayanlar yapıyor. İktidara sırtını dayadığı için güvenli bir alanda hiçbir riski olmadan ve üstelik bu faaliyetlerinin iktidarın hoşuna gideceğini düşünerek yapılan linç faaliyetleri daha câzip tabii ki. Ama bunun her türlü iktidar için geçerli olduğunu söylemek lâzım. Yani şu anda ülkeyi yöneten AKP ve müttefiki MHP’nin Bahçeli ve Erdoğan yönetimi var. Ona dayanarak yapılan, oraya yaranmak için yapılan linçler tabii ki çok daha baskın, çok daha etkili ve sonuç alıcı. Ama onun dışında da irili ufaklı iktidarlara sırtını dayayıp yapılan linçler de var. Yani her fırsatı yakalayan, bir anlamda kendisi gibi olmadığını düşündüğü insanları linç etmek için, özellikle de birilerinin başlattığını gördükleri bir olaya katılmayı tercih ediyorlar. Buralarda taşı ilk atan olmak biraz zor olabiliyor. Ama taş bir kere atıldıktan sonra, birçok kişi eline geçen her şeyle o suçlanan kişi ya da kurumu taş yağmuruna tutuyor. Ve büyük ölçüde de buradan sonuç elde ediyorlar. Karşı taraftaki kişi kaybediyor. Mağdur oluyor, işini kaybediyor, özgürlüğünü kaybediyor. Birçok şeyi kaybediyor; haysiyetiyle oynanıyor insanların. Herkesin yaptığı bir şey diyorum. Çünkü kişisel olarak yaşadığım bir şey. Sosyal medyada değişik dönemlerde farklı farklı kesimlerin lincine mâruz kaldım.

Tabii ki öncelikle iktidar yanlıları dönem dönem bunu yapıyorlar. Kimileri gerçek adıyla yazıyor, kimileri sahte isimlerle; ama sadece bundan ibaret olmadığını kendi deneyimimden hareketle söyleyebilirim. Mesela bir zamanlar Fethullahçılar bu işin pîriydi. Şu anda eskisi kadar ortalıkta yoklar, hesapları yasaklandı ve çok büyük darbeler yediler. Ama yine de yurtdışından ellerinden geldiğince bir şeylere müdahil olmaya çalışıyorlar. Bir diğer nokta ise — bunu özellikle vurgulamak lâzım: Bugün Fethullahçılar özellikle sosyal medyada kendi kimlikleriyle değil, yani Fethullahçı kimlikleriyle değil, başka kimliklere bürünerek bu tür faaliyetlerde yer alıyorlar. Provokasyonlarda önemli roller oynuyorlar. Mesela şu anda Mustafa Öztürk’e yapılan linç kampanyasının içerisinde eminim bu olayın bir an önce şiddetlenmesi için bu tür birtakım hesapların da sosyal medya mecralarında katkıları oluyordur. Fethullahçılar dedim; Kürt hareketi ya da kendini Kürt hareketiyle irtibatlı görenler bunu çok yaparlardı bir zamanlar. Onların da eski hızları büyük ölçüde kesildi nedense. Şahsen kendini CHP’li olarak tanımlayanların da bir dönem, 2015 Haziran seçimi sonrasında lincine maruz kalmışımdır. Tabii burada birtakım internet siteleri, mesela adını söylemekte hiçbir sakınca yok, Oda TV bu konuda çok namlıdır. O ve bazı birtakım yayın organlarının da ittirmesiyle bu tür birtakım muhalif görünümlü linç mekanizmaları da çalışıyor. Niye böyle bir şey yapılıyor? Ezmek için yapılıyor. Başkasına tahammülsüzlük nedeniyle yapılıyor. Kimse demeyeyim aslında, abartmayalım; ama bu, var olan mahallelerde, var olan yankı odalarında egemen olan köşe başını tutmuş kişiler, genellikle varlıkları kendileri gibi olmayanları dışlayarak, onları şeytanîleştirerek sürdürüyorlar bu işi. Bu anlamda da ilk fırsatta kendileri gibi olmayan kişileri yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Şimdi, Mustafa Öztürk olayına baktığımız zaman, hiç şaşırmadığımız birtakım internet siteleri, gazeteler var. Mesela Yeni Şafak bugün manşetin yanında, yukarıda vermiş Mustafa Öztürk’ü. Yeni Şafak’ın bir zamanlar, 28 Şubat döneminde bir tür direniş mecrası olarak nâmı vardı. Şimdi uzun bir zamandır zaten bir 28 Şubat’ın aynı zihniyetiyle faaliyet gösteren –faaliyet gösteren diyorum, dikkatinizi çekerim– bir gazeteye dönüşmüş durumda. Hiç şaşırtıcı değil. Ama mesela arada yumruk vuran bazı isimlere bakıyorsunuz, bunlar yakın bir zamanda kendileri de mağdur olmuş ve insanları kendileriyle dayanışmaya çağırmış insanlar. Mesela Furkan Vakfı’nın lideri Alparslan Kuytul hapse girdi. Kendi taraftarları da hapse girdi, bir yığın mağduriyet yaşadılar. Biz Medyascope’ta bunu ilk dile getirenlerdeniz. Kendileriyle de yayın yaptık, ben yayın yaptım. Şimdi bakıyoruz, Kuytul’un kendisi Mustafa Öztürk’ün nasıl kötü birisi olduğu üzerine uzun uzun sözler ediyor. Hani bunu linç ediyormuş gibi yapmıyor, ama hiçbir yerinde, bu yapılanın yanlış olduğunu söylemiyor; dolayısıyla o da bir yerinde yer alıyor. Ya da bir başka isim, Mustafa İslamoğlu, yine İslâmî hareketin dışlanmış isimlerinden birisi. Bir anlamda mağdur edilmiş isimlerinden birisi. O da bir vesileyle gerek Mustafa Öztürk’ün söyledikleri gerekse üslûbu üzerine birtakım lâflar söyleyebiliyor. Yani burada görüyoruz ki, o çok kullanılan, çok kaba bir tâbir ama, “Herkesin kendine Müslüman olması” olayını çok ciddi bir şekilde bir kere daha bu olayda görüyoruz — birçok olayda gördüğümüz gibi.

Bu konuya çok sık değiniyorum. Değinmeye de devam edeceğim ve her değindiğimde, Cioran’ın –Rumen asıllı Fransa’da yaşamış bir nihilist düşünür–, onun bir sözünü hep aktarırım, bir kere daha aktaracağım, ama her seferinde de kelimesi kelimesine not almayı unuturum. Aklımda kaldığı kadarıyla aktarırım. Bilenler zaten biliyor, ama şöyle bir şey demişti Cioran — bunu çeviren çok yakın arkadaşım Haldun Bayrı’nın çevirilerinde vardır. O hep zaten onu öne çıkartır: “En kötü zalimler kafası kesilmemiş mazlumlardan çıkar” gibi bir söz, tam böyle olmayabilir; ama mazlum olup bir şekilde var kalan kişilerin daha sonra zalimlikte birçoklarını aratmadığını görebiliyoruz. Bugün mesela Mustafa Öztürk konusunda bir taş atma kuyruğuna girenlerin büyük bir kısmı yıllarca Türkiye’de mağdur edildiklerinden yakındılar. Bunu dile getirdiler, bunun üzerinden bir propaganda yaptılar. Kendi düşüncelerine yasak getirildiğini, kendi faaliyetlerinin engellenmek istediğini söylediler. Ama şimdi kendilerini güçlü hissettikleri ilk fırsatta ve iktidarın da kendilerine destek çıkacaklarından emin oldukları bir anda, aynı cellatlığı kendileri pekâlâ büyük bir hevesle benimsediler. Bugün yine İslâmî kesimden gelip bu yaşananlardan rahatsız olan birisinin, Beytullah Bey’in bir paylaşımını gördüm. O da şunu söylüyor: “28 Şubat döneminde sinen, köşesine çekilen ne kadar insan varsa, bugün bu linçte yerini alıyor” anlamında sözler söylemiş — ki haklı. Bilenler bunu biliyor.

Türkiye böyle nereye kadar gidebilir? Pompalan bu linç kültürünü engellemek için ortak bir çaba yürütülmüyor — devletten zaten böyle bir beklentimiz yok; çünkü iktidar zaten kutuplaşmayı, bu tür kampanyaları sık sık kendisi teşvik eden bir yapı. Sivil toplum ise etkisini büyük ölçüde yitirmiş durumda. Medya derseniz, çok az, yok denecek şekilde. Onlar da, en son HaberTürk olayında gördüğümüz gibi, kendi başlarına bir şey geldiği zaman ses çıkartan, ama başkalarına bir şey olduğu zaman devekuşu politikası izleyen kurumlar. Medyanın büyük bir çoğunluğu — hepsi değil bereket. Böyle bir ortamda, vatandaş, birey tek başına kalıyor ve tek başına mücadele etmek zorunda kalıyor. Ve bu mücadeleden de genellikle mağdur, buruk veya kırık ayrılıyor. Böyle acı bir sorunumuz var. Ama bir de şöyle bir husus var: Bu linci yapanlar çok etkili olabilirler, ama benim gözlemlerime göre, bildiğime göre çoğunluk değiller aslında. Çoğunluğun içerisinde azınlıklar; ama o kadar saldırganlar, o kadar korkutucular ki, büyük bir çoğunluk bu duruma sessiz ve kayıtsız kalıyor. Ya korkuyor, ya çekiniyor, ya da “Aman, şimdi ne işim var?” diyor, görmezden geliyor, kafasını çeviriyor vs.. Bunun Türkiye toplumunda çok baskın bir şey olduğu kanısında değilim. Bu kültür hep vardı. Tarihin değişik dönemlerinde değişik gruplara, özellikle sayıca az olanlara yönelik linçler ve katliamlar yaşandı. Mesela 70’li yıllarda Aleviler’e yönelik katliamlar bunun çok bâriz bir örneğidir. 80 sonları 90 başlarında batıda Kürt vatandaşlara yönelik, genellikle asılsız birtakım şâyialarla yapılan birtakım saldırılar olmuştu. “Tecavüz etti, hırsızlık yaptı, cinayet işledi” gibi bahanelerle yerel anlamda saldırılar olmuştu. Mesela Susurluk’ta olmuştu. Ben o tarihte Metis Yayınları’nda Siyah-Beyaz dizisinin editörü iken, İkinci Susurluk diye bir gazeteci arkadaşa kitap yaptırmıştım. Bayağı da etkili olmuştu. Susurluk’ta nasıl bir şâyiayla, çoğunluğu oluşturan bir grubun az sayıdaki Kürt çalışanlara uyguladığı baskı üzerineydi kitap. Ama bunun başka örnekleri de vardı. Fakat bunlar hep belli bir yerde kalıp çok da büyük bir kitleselleşme yoluna gitmedi; bunu da büyük ölçüde Türkiye’de aslında her şeye rağmen bir arada yaşama kültürünün bir şekilde varlığıyla açıkladım. Bunu kimileri bir saflık olarak görebilir, ama Türkiye’de özellikle son dönemde Suriyeliler’e yönelik olarak ayrımcılık yapılıyor, ırkçı propagandalar yapılıyor — en şatafatlı isimler tarafından; belediye başkanları, milletvekilleri, parti yöneticileri tarafından. Olup olmadık yerde Suriyeliler hakkında çok sayıda dezenformasyon üretiliyor. Ama şu âna kadar çok şükür bu konuda yaşadığımız olaylar, tabii ki tatsız ve kötü olaylar oldu, ama tüm ülkeyi kapsayacak şekilde olmadı. Burada toplumun bir ayağının frende olduğunu düşünüyorum. İşte bu çoğunluğu egemen kılmanın yollarını aramak gerekiyor. Bu nasıl yapılır? İnanın ki bilmiyorum. Kendi şahsıma benim yapabileceğim: Dile getirmek. Dilim döndüğünce dile getirmek ve kendi hakkımızı savunmanın hiçbir zaman hak savunuculuğu olmadığını, gerçek hak savunuculuğunun bizim gibi olmayan insanların haklarını savunmak olduğunu özellikle ve özellikle vurgulamak gerekiyor. Yoksa herkes kendine Müslüman oluyor. Kendisi için istiyor ve bir başkasının en ufak bir sorunu karşısında tam bir dilsizliği tercih ediyor. Türkiye aslında bu noktada değil; fakat egemen olan, devletin de iktidarın da teşvik ettiği kutuplaştırma projesi-stratejisi nedeniyle egemen gözüken bu linç kültürü.

Şunu özellikle söylemek istiyorum — tekrar tekrar söylemek istiyorum. Aslında linççiler bizleri temsil etmiyor. Fakat herhalde linç etmenin verdiği acayip ve sapkınca bir tatmin duygusu olsa gerek ki, birçok insan, dönem dönem değişik vesilelerle bunun câzibesine kapılabiliyor. Onlar güçlerini, cesaretlerini, arkalarının sağlamlığından ya da bir iktidara dayamış olduklarından aldıklarını düşünüyorlar. Onlara karşı olanlar kendilerini o kadar güçlü hissetmedikleri için seslerini çok fazla çıkartamıyorlar. Bu eşitsizlik er geç bir şekilde bozulacaktır diye söylüyorum — bu bir temenni tabii ki esas olarak.

Evet, saat 16.00’da en son bir linçle emekliliğini isteyen, Türkiye’nin en nev’i şahsına münhasır ilâhiyatçılarından Prof. Mustafa Öztürk ile yayınımızda, bir linç mağduruyla yaptığımız yayında bunları da konuşacağız; ama esas olarak Türkiye’de ilâhiyatçı olmak, oradan hareketle de Türkiye’de düşünce sahibi olmak, özgün düşünce sahibi olmak nasıl bir şeydir? Mümkün müdür? Bunları konuşacağız. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus