Reform vaatleri neden heyecan yaratmıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ile Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın yürüttüğü reform çalışmaları hakkında çok fazla bir şey bilmiyoruz, zaten kamuoyunda bir heyecan yarattığı da söylenemez. Neden?

Yayına hazırlayan: Fazıl Alp Akiş

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Türkiye’de bir süredir iktidarın dile getirdiği bir reform söylemi var. İlkin ekonomiyle bağlantılı olarak dile getirildi; ama daha sonra Adalet Bakanı da devreye girince, bunun daha kapsamlı bir şey olacağı şeklinde bir imaj oluştu. Şimdi sabah baktım; iktidarın düşünce kuruluşu SETA’nın Kriter adlı dergisinin başlığı, kapak başlığı “Reform Rüzgârı” olmuş. Ortada bir rüzgâr yok ve tabii ki gülümsetiyor başlık. 

Lâfı var ama bir rüzgâr yok, bir heyecan yok. Neden yok? Çünkü… birçok nedenle yok. Birincisi “reform” ile ne kastedildiği tam olarak açıklanmıyor. Yani bunun daha çok dış kamuoyuna yönelik, özellikle Avrupa Birliği’ne ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yeni seçilip yakın dönemde iktidarı alacak olan Joe Biden yönetimine yönelik bir mesaj olma özelliği var. Bir diğeri tabii ki Türkiye’de iş çevrelerine yönelik bir mesaj olma özelliği var; ama bunun Türkiye’nin çok temel bir reform ihtiyacını, hukuk devleti ihtiyacını, demokrasi, âcil demokrasi beklentisini giderebilecek bir reform hareketi olacağına dâir ortada pek bir işaret yok. Yani bu biraz sanki “Dostlar alışverişte görsün” şeklinde olacağa ve birtakım güç odaklarını geçici olarak ikna etmeye yönelik bir faaliyet olacağa benziyor.

Neden böyle düşünüyorum? Bunun birçok nedeni var. Birincisi, çok basit birşey var, Türkiye’nin aslında reforma çok fazla bir ihtiyacı yok; Türkiye’de yasalar, Anayasa, büyük ölçüde harfiyen uygulanırsa birçok şey zaten sorun kökünden çözülebilecek durumda. Ama şu anda özellikle yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını tam anlamıyla kaybetmiş olduğunu, yüksek yargının, Anayasa Mahkemesi’nin arada sırada aldığı kararların alt mahkemeler tarafından tanınmadığını ve iktidarın da buna destek verdiğini görüyoruz. Şu anda Türkiye’nin meselesi aslında bir yasal altyapı, anayasal altyapı meselesi olmaktan ziyade, siyasî iradeyle ilgili bir sorunu var. 

Siyasî irade otoriter bir yönetimi seçip benimsemiş bir durumda. Kendinden olmayan kesimleri ötekileştiren, kutuplaşmayı alabildiğine tırmandıran, en hayatî konularda bile bütün toplumun birlikte hareket etmesini gerektiren salgınla mücadele gibi bir konuda bile muhalefeti şeytanîleştirmenin fırsatlarını kollayan bir yönetimimiz var ve bu yönetim güvenlik ve özgürlük dengesinde güvenliği ezici bir şekilde özgürlüğün üzerine koymuş, onun tahakkümünü benimsemiş bir yönetim ve bu yönetim zaten girdiği bütün seçimler ve bütün söylemlerde de hep bir beka sorununu her şeyin önüne koyuyor ve bu bekanın karşısında da kendisi gibi düşünmeyenleri terörist olmakla itham ediyor ve bütün neredeyse muhalefeti, kendinden olmayanları “terörist” olarak tanımlıyor.

Böyle bir olayda reform falan olması mümkün değil. Niçin mümkün değil? Bir kere “reform” denen olay, bir açılım, tüm toplumun konsensüsüyle, uzlaşmasıyla olabilir ve çoğulcu bir katılımla mümkün olabilir. Bir tartışmayla, özgür bir tartışmayla olabilir, bunun kanallarının açılmasıyla olabilir. AKP iktidarının ilk yıllarında AB sürecinde yapılan çok köklü reformlar büyük ölçüde böyle olmuştu ve büyük ölçüde muhalefetin de aktif katılımıyla, onayıyla geçmişti birçok düzenleme — bunu hatırlayalım.

Şu anda iktidar kendisi bir şeyler yapmak, arada birkaç kişiyi dinlemek –Meclis’te İnsan Hakları Komisyonu, TÜSİAD heyeti gibi–, ama onun dışında kendi bildiğini okumak, sonra da bunu reform olarak sunmak derdinde. Çünkü iktidarın reforma ihtiyacı yok, iktidarın reform yapıyormuş gibi görünmeye ihtiyacı var. Sorun da buradan kaynaklanıyor, reform yapmaktan ziyade böyle görünme ihtiyacı.

Şimdi, Türkiye’de gerçekten bir reform niyeti olmuş olsaydı, bütün kanunlardan bunun tartışılıyor olması ve farklı farklı kanallarla bunların görüşülüyor olması gerekirdi. Çok kısa bir örnek vereyim: Adalet Bakanı gerçekten reform yapmak istiyorsa, muhalefete yakın olduğu bilinen televizyon kanallarına çıkması gerekir. Çok basit bir şey, Halk TV’ye, belki de Fox’a, Tele1’e ve bize mesela — biz televizyon kanalı kapsamında değiliz çok şükür, başka bir şeyiz. Mesela biz oturalım, ben bir yayın yapayım, Abdulhamit Gül’e sorayım, neyi nasıl yapmak istiyorlar, neden şunu yapmıyorlar, şu konuda ne düşünüyorlar, AYM kararlarının uygulanmasına ne diyorlar, birçok konuyu ele alalım. Hapisteki siyasetçiler, hapisteki aydınlar, kayyum atamaları, bütün bunlar, bütün bunlar aslında Türkiye’nin en bâriz, en gözle görülen hak ihlâlleri. Bu konularda herhangi bir şey yapmadan, ki bunları yapmak için bir reform falan yapmaya gerek yok, bu konularda herhangi bir şey yapmadan, yasaların gerçekten evrensel kriterlerle uygulanmasının önünü açmaları durumunda zaten Türkiye’de çok büyük bir reform ihtiyacı olmayacak.

Örnek: Osman Kavala bir davadan tutuklanıyor, beraat ediyor, ama ertesi gün kendisine bir dava açılıyor ve tutukluluğu devam ediyor. Ahmet Altan beraat ediyor, yeniden tutuklanıyor. Bunun örnekleri çok. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, AYM’nin kararları var, bunlara kafalarına göre uymayan bir iktidar var ve bu iktidar bize şimdi diyor ki: “Reform yapacağım, bekleyin”. Bir ara 10 Aralık’a yetişecek diyor, biraz aşı gibi oldu, kolay kolay yetişeceğe benzemiyor.

Şimdi yeni bir şey var, o da ne? Salgınla mücadelede olduğu gibi reform konusunda da bir bilim kurulu oluşturulması söz konusuymuş; bu da gerçekten, salgında Bilim Kurulu ne kadar etkili olduysa reformda da aynı derecede etkili olabilir. Bu da kesinlikle göstermelik bir şey olacaktır ve gerektiğinde, bir sorumlu arandığında topun atılacağı –salgında biliyorsunuz bunu Cumhurbaşkan Erdoğan yaptı–, topun atılacağı bir yer olacaktır.

Şu anda, Erdoğan-Bahçeli koalisyonunun Türkiye’nin demokratikleşmesi, Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin hâkim olması, hukuk devletinin hâkim olması gibi bir dertleri yok ve böyle bir dert olmadığı gibi bundan çok ciddi bir şekilde kaygılanıyorlar, sürekli birilerini hedef gösteriyorlar; bunlar bazen Türk Tabipleri Birliği gibi çok önemli bir meslek kuruluşu oluyor, kimi zaman ana muhalefet liderini “ulusal güvenlik sorunu” olarak tanımlıyorlar. Siz ana muhalefeti “ulusal güvenlik sorunu” olarak tanımladığınız zaman bu ülkede nasıl çoğulcu bir demokrasi zeminini inşa etmeye talip olabilirsiniz ki? Ana muhalefet liderini böyle tanımlıyorlar, HDP’yi zaten bir tür terör örgütü olarak görüyorlar. Oradan çok sayıda siyasetçinin, belediye başkanının hapiste olduğunu biliyorlar ve daha fazlasını istiyorlar. Böyle bir durumda söylenen reform lâflarını ciddiye almanın pek bir anlamı gerçekten yok. Zaten onlar da böyle herkesi katma konusunda çok büyük bir şevk içerisinde değiller, kendi kendilerine bir şeyleri yapıp sonra da sunacaklar. Ortada zaten Türkiye’de bir özgür medya ortamı da yok; bunların gerçekten tartışılabileceği, farklı tarafların bir araya gelip bu konuları tartışabileceği bir özgür medya ortamı da yok; ama bir geçiştirmece, kandırmaca, bir avuç bal çalmaca, esas olarak güç odaklarına “Bakın biz bir şeyler yapıyoruz, hâlâ yapıyoruz” demece olayı var. 

Buna karşılık, muhalefet hiçbir şekilde bir pozisyon almıyor, bu olaya da dahil olmuyor. İktidar zaten dahil etmek istemiyor, onlar da dahil olmuyorlar ve biz bu reform meselesini bir süre sonra özellikle de reform diye açıklanan şeyleri gördüğümüzde herhalde diyeceğiz ki: “Evet, bu kadarmış. Reform Türkiye’de AKP iktidarının, daha doğrusu AKP iktidarı da değil bu, AKP-MHP ortaklığının reform diye yapabileceği şeyler bundan ibaretmiş”. Tabii bu durum ülkemiz için çok acı, Türkiye’nin gerçekten demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti konusunda çözmesi gereken çok ciddi sorunlar var, bunlar büyük ölçüde zemini olan, ama iktidarın kimi zaman darbe girişimini vesile ederek, kimi zaman başka tehditleri vesile ederek toplumdan geri aldığı, teker teker geri aldığı kazanımlar.

Bunları elde etmek için bayağı bir emek sarf edilmişti, bayağı bir enerji sarf edilmişti, şimdi bunların geri alınması için, geri kazanılması için emek sarf etmek gerekiyor ve benim gördüğüm kadarıyla iktidarın kaldığı yerden tekrar bunları , bu kazanımları kabullenme aşamasında olduğu kanısında değilim.

Inanmıyorum, bir reform olacağına inanmıyorum, umarım beni yanıltırlar diyeceğim; ama yanıltacaklarına da inanmıyorum ve günler böyle boşa geçiyor — dolayısıyla benim şu anda yaptığım bu yayın da bir bakıma boşuna yapılmış bir yayın olarak kayıtlara geçsin. Ama yine de burada sözümüzü söylemek, tarihe bir kayıt düşmek gerekiyor, onu yapmaya çalıştık.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus