Siyasi iktidarın çoktan kaybettiği kültür savaşının yeni sahası: Boğaziçi Üniversitesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Melih Bulu’nun dışarıdan Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanması, siyasi iktidarın kendisine uzak gördüğü köklü kurumları dönüştürme stratejisinin yeni bir aşaması. Peki bu stratejinin başarı şansı var mı?

Bu yayında sözünü ettiğim Murat Sevinç yazısını okumak için tıklayınız.

Yayına hazırlayan: Hande Sena Kandemir

Merhaba, iyi günler. Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar hepimizin gözü önünde cereyan ediyor. Üniversite hocası olmayan Melih Bulu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bir gece kararnamesiyle üniversitenin rektörü atanması üzerine, “Kayyum rektör istemiyoruz” diyen öğrenciler, öğretim üyeleri, mezunlar bir seferberlik halinde durumu protesto ettiler. Bugün biraz önce bir devir-teslim töreni oldu. Bir önceki rektör Mehmet Özkan, Melih Bulu’ya görevini devretti. Öğretim üyelerinin bir kısmı sırtlarını döndüler. Çevik kuvvet üniversiteye doluştu, öğrencilerin Güney Kampüsü‘ne, yani rektörlük binasının olduğu yere girmesine izin verilmedi. Ve bu gerginlik sürüyor. Bunun üzerine ben de bir şeyler söylemek istiyorum. 

Öncelikle şunu vurgulamam lâzım: Ben de bir Boğaziçili’yim, ama mezun olmadım, yaklaşık sekiz yıl boyunca Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum. Okudum, okumaya çalıştım, öyle diyeyim. En sonunda ender rastlanan bir olayla üniversiteden kendini attırabilmiş birisiyim, ama burada okulun bir kabahati yok, tamamen benim tercihimdi. Zaten belli bir aşamada gazeteciliğe başlamıştım. Çok da fazla ilgilenmediğim okulu iyice boşlamıştım; ama Boğaziçi’ni iyi bilirim ve kendimi, mezun olmasam da bir anlamda Boğaziçili olarak görürüm. Bu nedenle üniversite hakkında söylenen, dışarıdan söylenen, özellikle iktidar yanlılarının söyledikleri şeyler, üniversiteye yapıştırmaya çalıştıkları yaftalar, açıkçası benim gibi burayı bilenleri güldürüyor. 

Bunlar aslında cevap vermeye değecek şeyler de değil. Fakat şunu özellikle vurgulamak lâzım: Boğaziçi Üniversitesi ya da bir Orta Doğu Teknik Üniversitesi… bunlar elitist üniversiteler falan değil. Buralarda okuyanlar –ki bugün Prof. Murat Sevinç’in çok güzel bir yazısı çıktı–, burada okuyanların ve hocalık yapanların önemli bir kısmı toplumun değişik yerlerinden gelmiş ve genellikle orta sınıf, alt orta sınıf ailelerin çocukları. Fakat bu üniversiteyi kazanmanın zor olması sebebiyle, bunlar derslerinde nispeten daha başarılı olan ya da en azından sınavda daha başarılı olan kişiler. Benim okuduğum dönemde –ki bunun sonradan çok daha yaygınlaştığını biliyorum, çünkü ben 82 girişliyim–, o tarihte öğrenci sayısı daha azdı; daha sonra özellikle Kuzey Kampüsü’nün eklenmesiyle beraber öğrenci sayısı iyice arttı ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki, zaten benim tanık olduğum dönemdeki kaba tabiriyle halk çocuklarının oranı giderek daha fazla arttı. Şurası muhakkak ki zengin aile çocuklarının bu tür üniversitelerin sınavlarında başarılı olma imkânı, üniversite öncesi aldıkları eğitim ve birtakım hazırlanma imkânları nedeniyle biraz daha fazla olabiliyor; fakat Boğaziçi Üniversitesi’nin –birçok üniversite de böyle– sadece zenginlerin, ülkenin kaymak tabakasının çocuklarının okuduğu okullar olmadığı gerçeği apaçık ortada. 

enim bir talihsizliğim, daha doğrusu aslında talihim daha var; o da ben liseden Galatasaraylı’yım, Galatasaray Lisesi için de benzer şeyleri çok söylerler. Orayı da yaftalamaya çalışırlar; fakat bizlerin –ki hayatımın en güzel yılları orada geçti– yatılı şartlarında okuduğumuz o ortamları elitist bir ortam olarak tarif etmeye çalışmaları –ki hâlâ bu sürüyor– komedi ötesi bir şey. Çok sayıda parasız yatılı öğrenci vardı. Onun dışında da benim gibi esnaf çocukları ya da işçi ailelerin çocukları, çok sınırlı imkânları olan çocuklar da buralarda okuyordu. Olay bir kere baştan yanlış tarif ediliyor iktidar yanlıları tarafından. Yani milletin bir yere el koyması değil; ama birilerinin bir yere el koyma girişimi bu. Kültür savaşları derken bunu söylüyorum — başlığa çıkarttığım. Bu iktidarın, kendinden olmayan, kendinden görmediği, kendisine uzak gördüğü, kendisine tehlike gördüğü yerleri ele geçirme stratejisinin bir aşaması. Değişik yerlerde bu yaşandı. Türkiye’nin birçok kurumunun, kendi ayakları üzerinde duran kurumunun, AKP iktidarı döneminde iyice içleri boşaltıldı. Buralara yapılan atamalar, buralarda yapılan düzenlemeler bu kurumları hiçbir zaman ileriye taşımadı — birçok kurum ortada. Bazıları özelleştirildi, bazıları yok edildi, bazılarının da kadroları değiştirildi. Fakat buralarda gördüğümüz: Bir çölleşme yaşandı. Çok kaba tabiriyle, “Küçük olsun benim olsun. Yeter ki ben denetleyeyim” yaklaşımı Türkiye’de var. 

Çok alâkasız gibi gelebilir, ama özelleştirilen Milli Piyango bile Türkiye’nin bir kurumuydu. İnsanlar Milli Piyango alırlardı almazlardı, bu tamamen kendilerinin bileceği bir şeydi; ama Milli Piyango’ya güvenirlerdi. Artık Milli Piyango’ya güvenmeyen bir Türkiye toplumu var, ya da Milli Piyango’ya güvensizliğin arttığı bir Türkiye toplumu var. Boğaziçi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, bu tür seçkin üniversiteler birçoklarına uzak gelebilir; ama insanların kendilerinden bir parça olarak gördükleri, kendilerini uzak ama bu ülke için lâzım yararlı gerekli gördükleri kurumlardı demiyorum, hâlâ bunlar her şeye rağmen ayakta duruyorlar. Boğaziçi’nde öğrencilerin, öğretim üyelerinin, mezunların direnişi de bu ayakta kalma çabasının bir ürünü. 

Buradaki kültür savaşları nedir? Biliyoruz, Cumhurbaşkanı danışmanları ve Cumhurbaşkanı’nın kendisi, “Bunca yıllık iktidarımızda her şeyi yaptık, ama kültür-sanat alanında bir türlü istediğimizi gerçekleştiremedik” diye sürekli bir itirafta bulunuyorlar ve bu itirafı öyle bir şekilde yapıyorlar ki, yine başkalarını suçlayarak yapıyorlar. Her türlü imkânı elinde olan, her türlü kaynağı elinde olan bir iktidar, insan malzemesi de var, çok sayıda destekçisi de var, ya da kolaylıkla değiştirebildikleri insanlar var — ki Melih Bulu bunlardan birisi; AKP ye girmeden önce Liberal Demokrat Parti’de yer aldığı söyleniyor. Bunlardan birisi. Böyle insanlar çok var; değişik yerlerden gelip buralarda iktidara yaranan ve onun içerisinde genellikle hak etmedikleri kadar güç kazanan insanlar var. Buna rağmen 18 yılın ya da neredeyse 20 yıl olacak, 20 yılın sonunda baktığımız zaman, kültür alanında sıfıra sıfır elde var sıfır. Eğitim alanında aynı şekilde bu cenahın, diyelim ki AKP’nin içinde yer aldığı cenahın son dönemde yaratabildiği ender kurumlardan olan Şehir Üniversitesi’nin başına gelenleri hepimiz biliyoruz. Sonunda kapısına kilit vuruldu — ki gerçekten bütün sorunlarına rağmen bir tür başarı öyküsüydü. Ona bile tahammül edemeyen bir iktidar söz konusu. Kendi içerisinden çıkmış kuruma bile. 

Boğaziçi Üniversitesi zaten hep “öteki” olarak gösterilmek istenir — ki bu da çok yanlış. Kendimi bildim bileli Boğaziçi’nde hep dindar insanlar, değişik İslâmî cemaatlerden insanlar hep oldu, bugün de var ve biliyoruz ki bugün hepsi olmasa bile onların bir kısmı da bu yapılan yukarıdan kayyum rektör atamasına karşı tepkilerini gösteriyorlar. Burada yıllarca kendi ayakları üzerinde durabilmiş, bütün sorunlara rağmen kendini ilerletebilmiş ve gerçekten nitelikli insanlar, daha sonra değişik sektörlerde akademiye, iş dünyasına ve birçok alana insanlar yetiştirebilmiş bir kurum var. Gözümün önüne geliyor; mesela sanat dünyasında da çok vardır Boğaziçili, edebiyat dünyasında da çok vardır, sanayide zaten çok var. Özellikle sosyal bilimler çok gündeme geliyor; ama Boğaziçi’nin teknik bölümleri, mühendislik bölümleri çok güçlüdür; matematik bölümü çok güçlüdür; bütün hepsiyle birlikte gerçekten örnek bir üniversitedir. 

Tüm sorunlarına rağmen. Boğaziçi Üniversitesi bir cennet de değil. Hiç de öyle değil; hepimiz yaşadık, bir yığın sorunu var, bir yığın meselesi var, aşması gereken şeyler var; fakat şunu biliyoruz ki Boğaziçi câmiası, üniversite bir bütün olarak, mezunuyla öğretim üyesiyle, öğrencisiyle kendi içinde tartışarak, gerekirse kavga ederek yol alan bir kurum. Bütün kurumlar böyledir. Benim lisem de aynı şekilde, Galatasaray Lisesi cemiyeti ile vakfıyla, kulübüyle, öğrencileriyle hocalarıyla sürekli tartışan, kavga eden, hatta aralarında savaşan, ama sonuçta o kurumun ilerlemesini gözeten bir yapıdır. 

Şimdi buraya yukarıdan bir müdahale ediliyor. Boğaziçi Üniversitesi’ne müdahale ediliyor; başka bir çok kuruma olduğu gibi. Ve rektörün ilk söylediği innovasyon vs.. “Ben dünyanın ilk 100 üniversitesi arasına Boğaziçi Üniversitesi’ni katacağım.” Neye dayanarak bunu söylüyor? Ne yapmış şu âna kadar? İnanın ben adını ilk defa duyuyorum. İki üniversiteye rektörlük yapmış; İstinye’ye ve Haliç Üniversitesi’ne. Adını ilk defa bu vesileyle duydum, fotoğrafını ilk defa bu vesileyle gördüm. Şapkasından hangi tavşanı çıkartacak, şapkası var mı? 

Boğaziçi Üniversitesi gibi bir üniversitede, o kadar öğretim üyesinin olduğu o kadar köklü bir üniversitenin içerisinden bir tane bile isim bulamadı mı iktidar? Daha önce bulmuşlardı. AKP’li birisinin kardeşini, Mehmed Özkan’ı getirmişlerdi üniversitenin içinden. Onda da çok tartışma olmuştu, ama eninde sonunda denmişti ki bu içeriden birisidir, en azından insanlar birbirlerini tanıyorlar deyip belli bir toleransla yaklaşmıştı Boğaziçi. Şimdi orada Yüksek Lisans yapmış ve kendini Boğaziçili gibi göstermeye çalışan, fakat üniversitenin içerisinden gelmeyen birisiyle burası bir şekilde dizayn edilmek isteniyor. 

İlk iki yüze girmenin hiçbir inandırıcılığı olmadığını biliyoruz ve zaten bu direnişte bunun, Boğaziçi’nin çölleştirilmesi, etkisinin kırılması, gücünün kırılması hamlesinin startı olarak görüldüğü için bir direniş söz konusu. Başarılı olur mu? Çok zor. Yine daha önce olan olaylarda olduğu gibi, olacak gibi başladı: Hemen kriminalize edildi. Terör örgütleri dendi. Bir yığın yalan ortaya atılıyor. Zaten ürkek olan, korkak olan, çekingen olan insanlar da bu ortaya atılan kara propagandalara kenarından köşesinden itibar edip, “Ya, aslında böyle iyi başlamıştı, ama…” Hani meşhur “Gezi’nin ilk üç gününde ben de destekledim, ama…” benzeri şeyler çıkartılıyor ve iktidar büyük bir ihtimalle burada bir oldu-bitti yapacak; fakat şunu çok iyi biliyoruz ki bu kazanılmış bir savaş olmayacak. Belki zaptedilmiş bir yer olacak, ele geçirilmiş yeni bir yer olacak ve bir süre sonra göreceğiz ki birçok insan, değerli öğretim üyesi belki ilk fırsatta başka yerlere gitmeye çalışacak — ki büyük ölçüde bu yurtdışı olur. Pandemi koşulları nedeniyle eskisi kadar kolay olmayabilir, ama Boğaziçi Üniversitesi’nde hocalık yapabilen kişilerin ezici bir çoğunluğunun herhangi bir Batı ülkesinde çok zorlanmadan iş bulabileceklerini düşünüyorum. Zaten mesele de bir anlamda bu. 

Bir rektör üzerinden ya da başka şekilde buradaki kişileri kazanmak gibi bir perspektif olsaydı, devletin gerçekten Boğaziçi Üniversitesi’ni dünyanın ilk 100 üniversitesi içerisine sokmak gibi bir derdi olsaydı, yapılacak iş çok basitti: Üniversitenin hocaları var, üniversitenin eski rektörleri var, üniversitenin çok geniş bir yelpazede değişik sektörlerden mezunları var, bunların örgütlenmesi var ve mesela bir arama konferansı yapılırdı. Boğaziçi Üniversitesi nasıl dünyada ilk yüzün içerisine girer? Bunun araması yapılırdı, katılımcı bir şekilde bunun metodolojisi tartışılırdı. Buradan bir rektör ismi de şekillenebilirdi; ama böyle bir dert yok, her şeyi en iyi bilen iktidarımız Boğaziçi Üniversitesi’nin de nasıl daha iyi olacağını tabii ki Boğaziçililer’den daha iyi bildiği iddiasıyla oraya yukardan paraşütle birisini konduruyor. Bu ilk örnek değil, son olacağa da benzemiyor. 

Fakat Boğaziçi Üniversitesi gibi kurumların bu tür müdahalelere rağmen o kadar güçlü bir kökleri ve gelenekleri var ki, hasar görse de, burada zaman kaybetse de, enerji kaybetse de, istenmedik olaylara tanık olsa da bir şekilde kendi ayakları üzerinde duracaktır. Ama bu müdahaleyi yapanlar, ipleri çoktan kaybettikleri ve kazanamayacakları artık alenileşmiş kültür savaşını yukarıdan müdahalelerle, polislerle, Çevik Kuvvet’le üniversitenin kapısına kelepçe takarak utanç verici bir fotoğraf veriyorlar. 

Yani bir şekilde Boğaziçi ile alâkası olan benim gibi insanlar için bu fotoğrafın ne kadar anlamlı ve üzücü olduğunu anlatamam. Ama eminim ki Boğaziçi Üniversitesi ile hiçbir ilişkisi olmayan birçok insan için de çok hazin bir fotoğraftır bu fotoğraf, o görüntüler. Bunlarla o kültür savaşını kazanamayacaklar. Baştan kaybedilmiş bir savaş bu. Ama kültür savaşını kazanamıyor olmaları, sahaları ele geçirdikleri ve oraları hızlı bir şekilde çölleştirme imkânına sahip oldukları gerçeğini maalesef ki değiştirmiyor. Sonuçta bütün bu yaşananlardan tüm Türkiye olarak, Türkiye’nin tüm vatandaşları olarak çok ciddi bir şekilde hep birlikte zarar görüyoruz. Bunlara insan ne diyeceğini gerçekten bilemiyor; çünkü Murat Sevinç‘in yazısına tekrar gönderme yapacağım: “Defalarca yazdım sildim” diye başlıyor yazı. Diyor ki: Muhataplarınıza artık ne anlatacaksınız? Burada neyi anlatacaksınız? Böyle bir dönem ya işte falan dediğiniz, konuşabildiğiniz, konuşabildiğinizi düşündüğünüz insanlar o kadar acayip şeyler söylüyorlar ki, o kadar bile bile çarpıtıyorlar, ki Boğaziçi Üniversitesi’nde değil okumuş olmak hani bir yaz okuluna gelmek ya da bir ay geçirmiş olmak bile şu anda ortaya atılan karalamaların falan gerçek olmadığını bilmeye yeterli olur. Neyse tüm Boğaziçililer’e ve Boğaziçi Üniversitesi’nin kendisine çok geçmiş olsun. Bu yara daha uzun bir süre kanayacağa benziyor. Bakalım ne olacak diyeceğim, ama şu haliyle baktığım kadarıyla benim gibi iyimser bir insanın bile kısa vadede iyimser kalabileceği bir olay söz konusu değil; ama tekrar söylüyorum: Baştan kaybettikleri bir savaşı uzatma çabalarından başka bir şey değil bu. Tabii bunu yaparken çok ciddi bir şekilde köklü kurumlara ve kendisini o kurumların parçası olarak hissedenlere ve tüm ülkeye çok ciddi bir şekilde zarar veriyorlar. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus