Türk-Amerikan ilişkilerinde fırtına öncesi sessizlik

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dört yıl boyunca Türk-Amerikan ilişkilerini sadece Donald Trump üzerinden yürüten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Joe Biden döneminde bir dizi zorluk bekliyor. Birikmiş ve çözümü ertelenmiş sorunların dışında Erdoğan’a ve yönetimine karşı iyi duygular beslemeyen çok sayıda ismin yeni dönemde etkili pozisyonlara geldiğini görüyoruz.

Yayında da söylediğim gibi gönlüm Bernie Sanders’in ABD başkanı olmasından yanaydı, ama maalesef olamadı.

Yayına hazırlayan: Senem Görür 

Merhaba, iyi günler. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) önemli bir seçimin ardından önemli bir değişiklik yaşandı ve Donald Trump gitti, yerine Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden seçildi. Kamala Harris de Başkan Yardımcısı, ilk kadın başkan yardımcısı olarak seçildi ve yemin ederek göreve başladılar. Tüm dünyanın dikkatle takip ettiği bir seçim süreciydi. Bundan sonrasını da tüm dünya dikkatle takip ediyor ve tabii ki her ülke bu konuda birtakım hazırlıklar içerisinde. Avrupa Birliği bunu çok coşkuyla selamladı, çünkü Trump’tan çok rahatsız olduklarını defalarca değişik vesilelerle dile getirmişlerdi. Türkiye’de işin rengi birazcık değişik ve Türkiye’nin bu durumdan, yönetim değişikliğinden nasıl etkileneceği hakkında bazı şeyler söylemek istiyorum. Ve başlığa da koyduğum gibi, bir sessizliğin şu anda hüküm sürdüğünü, ama bir fırtınanın pekâlâ mümkün olabileceğini düşünüyorum. 

Onu birazdan anlatacağım, ama önce safımızı belirleyelim. Trump’ın gitmesine tabii ki sevinenlerdenim, Türkiye’de sevinmeyen çok insan olduğunu biliyorum. Türkiye’den ABD’ye gitmiş kişilerin içerisinde de Trump yanlıların çok olduğunu biliyorum. Trump’ın gitmesine sevindim, ama gönlüm Bernie Sanders’tan yanaydı. Görüyorsunuz, arkadaşlar bana böyle bir hoş sürpriz yaptılar. Mâlûm, Sanders’ın yemin törenindeki fotoğrafı dünyanın dört bir tarafına taşındı. Arkadaşlar bizim Medyascope’un büyük stüdyosunda böyle bir fotoşop yapmışlar; benim çok da hoşuma gitti. Keşke Sanders ile bir yayın yapabilsek, stüdyoya gelmesi çok çok iyi olur. Ama uzaktan da olur, belli olmaz, belki bunu yaparız. İki dönem üst üste Demokrat Parti’nin adaylığını kıl payı kaybetmiş bir isim. Demokrat Parti demek ki ona hazır değil ve Amerika Birleşik Devletleri de ona hazır değil, öyle anlaşılıyor. Ama yine de dünyanın dört bir tarafında çok büyük bir sempati topladığını bildiğimiz bir isim. Ve hâlâ dünyada öldü denilen solun yaşadığının çok canlı –yaşına rağmen– çok dinamik bir kanıtı Bernie Sanders. Bir kere daha buradan ona sevgilerimizi ve sempatilerimizi iletelim. 

Evet, fırtına öncesi sessizlik; sessizlik var, çünkü ABD için Türkiye şu anda gündemde değil. ABD’nin çok ciddi bir gündemi var. Özellikle içeride bir gündemi var. Koronavirüs ile mücadele başlı başına önemli bir gündem. Biden’ın ilk yaptığı işlerin önemli bir kısmı bununla ilgili. Ekonomiyle ilgili çok ciddi sorunları var ve ülke içerisindeki –ABD içerisindeki– kutuplaşma ile baş etmek gibi bir sorunları var. Bir diğer yandan yönetim yapısı şekilleniyor, –bakanların Kongre’den onaylanması vs., Türkiye’ye sıra henüz gelmeyeceğe benziyor. Türkiye’de de bir sessizlik var. Çünkü Türkiye’yi yönetenler 4 yıl boyunca Trump’a tam anlamıyla angaje oldular. Trump ile Erdoğan üzerinden giden, kurumların iyice geri plana itildiği bir 4 yıl geçirdik. Kişisel ilişkiler üzerinden giden bir 4 yıl yaşadık ve bu süre içerisinde Trump ile kurulan ilişkiler nedeniyle, onun da verdiği özgüvenle, Türkiye’yi yönetenlerin başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere ABD’nin kurumlarına, ABD’nin değişik yerlerde öne çıkan kurumlarına ve şahıslara yönelik hoyratça davranışları oldu. Bunun en çarpıcısı tabii ki hatırlanacaktır, kampanya sürecinde Biden’ın New York Times‘a yaptığı açıklamaların yayınlanmasının ardından, orada Türkiye üzerine söylediklerinin yarattığı rahatsızlık üzerine Ankara’dan cumhurbaşkanlığının birinci derecede isimlerinin Biden’a yönelik çok sert çıkışlarını da gördük. O tarihlerde herhalde Trump’ın bir kez daha kazanacağını düşünüyorlardı. Trump’ın kazanma ihtimali bir dönem bayağı yüksekti; ama sonra zamanla, özellikle koronavirüs ile beraber ekonomide –Trump’ın en büyük başarısı ekonomideydi–, ekonominin de zora girmesiyle birlikte bir gerileme yaşandı ve de kısa süre içerisinde Ankara  –Türkiye demeyelim–, Ankara da durumunu gözden geçirmeye başladı. Çok ilginçtir, Trump seçim sonuçlarına itiraz ederken AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, bir MYK toplantısının ardından, bekleyeceklerini söylemişti, yani seçim sonuçlarını netleşmesini bekleyeceklerini söylemişti. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan bir gün sonra Biden’a kutlama mesajı yollamıştı. Çünkü artık geri dönülmediğini hızlı bir şekilde anlamışlardı.

Ankara’nın, Erdoğan’ın tercihinin Biden olmadığını biliyoruz. Trump’ın ikinci kez kazanmasını çok istediklerini biliyoruz. Ama şimdi Biden ile yola devam etmek zorunda olduklarını da biliyoruz. Tabii ki siyasette böyle şeyler olur. Önemli olan iki ülke arasındaki ilişkilerdir. Fakat burada 4 yıllık süreç içerisinde yaşananlardan sonra nasıl Biden ve Harris’in önündeki en önemli hususlardan birisi ABD’de Trump’ın ciddi bir şekilde aşındırdığı kurumları ve kuralları yeniden inşa etmek ise, Türk-Amerikan ilişkilerinin de yeniden yeni normlara ve formlara kavuşması, belki eskiye dönmesi söz konusu olacak — ki o eski Obama dönemi diyelim. Obama döneminde de Biden Başkan Yardımcısı’ydı ve doğrudan Türkiye’yle ilişkilerde çok etkili bir isimdi. Erdoğan’la defalarca buluşmuş, Türkiye’de dahi buluşmuş bir isimdi ve Türkiye’yi bilen bir isim. Dolayısıyla her şeyden önce bir eskiye dönüş olacak ve kişiler üzerinden, başkanlar üzerinden ilişkinin yerini, kurumlar üzerinden ilişkiler alacak. ABD medyasının öne çıkan, ana akım medyasının ağırlığı daha da artacak. Çünkü Trump döneminde New York Times, Washington Post, CNN gibi yayın organlarının hiçbir değeri yoktu ve bu anlamda da Türkiye’ye yönelik eleştirel medya çalışmalarının, yazılarının, yorumlarının da bir anlamı olmuyordu. 

Önümüzdeki dönemde bunun çok ciddi bir önem kazanacağını kabul etmek lâzım. Gazetelerin, televizyonların, bazı internet sitelerinin ve tabii ki aynı şekilde çoğu Washington merkezli, ama başka yerlerde de olan –New York merkezli, Kaliforniya merkezli kuruluşlar da var, ama çoğu Washington’daki– düşünce kuruluşlarının Trump döneminde etkisi iyice azalmıştı. Şimdi tekrar bunların daha güçlü bir şekilde etkili olacağını kabul etmek lâzım. Zaten Trump’ın kazanmasından sonra, Demokrat Parti’nin eski kadrolarının bir kısmı bu kurumlara dağılmıştı. Şimdi bazılarının tekrar Biden-Harris yönetiminde önemli yerlere geldiklerini görüyoruz ve onların terk ettiği kurumların da, örneğin Brookings Enstitüsü ya da Center for American Progress (Amerikan İlerleme Merkezi) gibi kurumların da öne çıkacağını ve buralarda özellikle son yıllarda Erdoğan karşıtlığının, Erdoğan eleştirisinin çok yaygın ve kökleşmiş olduğunu biliyoruz. Bunların, bu birikimin Erdoğan’ın Batı’da –genel olarak Batı’da, ama özel olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde– biriktirdiği bayağı bir öfke var, eleştiri var. Tabii ki pragmatizm öne çıkacaktır, realizm öne çıkacaktır; fakat Erdoğan’ın birçok konuda ilişkilere dezavantajlı bir şekilde başlayacağını akılda tutmak lâzım. 

Ve ortada tabii ki çok ciddi sayıda tartışmalı konu var, sorun var. Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri ve S-400’ler meselesi başlı başına çok önemli bir sorun. Dışişleri Bakanı Blinken’ın Kongre’de yaptığı konuşmada, Türkiye’den “sözde müttefikimiz” diye bahsetmiş olması çok çarpıcıydı ve dikkat çekti, haklı bir şekilde. Bu perspektif ne kadar etkili olacak, ikili ilişkilere ne kadar yansıyacak? Yansıma ihtimali çok güçlü. Özellikle S-400’ler meselesi, Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri meselesi önümüzdeki dönemde çok ciddi bir şekilde kilit bir mesele olacak. Bir diğer husus tabii ki Suriye. Türkiye’nin Rusya ile ilişkisi bağlamında da Suriye, ama Suriye’de Kürt grupları ile ilişkisi ya da onlarla olan çatışması nedeniyle de iktidara yakın medyada ve kurumlarda Brett McGurk’ün önemli bir yere göreve gelmiş olması –ki kendisi Washington’da P7 arasında bir nevi koordinasyon yapıyordu biliyorsunuz ve bir tür istenmeyen adam ilan edilmişti Ankara tarafından, onu da biliyoruz ve kendisinden PKK’lı diye bahsediliyor, YPG’li ve PKK’lı diye bahsediliyor–, onun önemli bir göreve gelmiş olması, Ortadoğu’yla ilgili göreve gelmiş olması başlı başına bir pürüz işareti. Ama onun dışında değişik görevlerde yer alan –tabii ki McGurk kadar popüler olmayan– birçok ismin olduğu söyleniyor ve biliniyor. Genelkurmay Başkanı’nın da özellikle orduda görev yaparken Ortadoğu konusunda Erdoğan’a çok eleştirel baktığı da biliniyor. Böyle çok kadro var, kurum var. Bunların hepsinin bir şekilde hem var olan sorunlar üzerinden hem de geçmişte biriken birtakım faturalar, birtakım hesaplaşmalar üzerinden Ankara’yı epey zorlama ihtimalleri var. Doğu Akdeniz meselesi ayrı bir husus olarak ortada. Washington’daki yeni yönetimin Avrupa’yla ilişkilerinin Trump ile kıyaslanmayacak derecede iyi olacağını varsayıyoruz, o bekleniyor. Her iki taraf da bu konuda çok net mesajlar veriyor ve Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde de çok ciddi sorunlar var. Bütün bunların hepsi aslında Ankara için, Erdoğan yönetimi için çok potansiyel krizler. Bu arada Halkbank meselesi var — ki Trump’ın Halkbank meselesinde nasıl yargıya müdahil olduğu yolunda çok sayıda tanıklık peş peşe Amerikan medyasında çıkıyor. O mesele de, Amerikan yönetiminin içerisindeki etkili çevrelerin ve tabii ki Amerikan Kongresi’nin elinde bir koz olacak herhalde. Amerikan Kongresi’nde Demokratlar, Senato’da da çoğunluğu çok hassas bir şekilde de olsa ele geçirmiş durumdalar. Bu âna kadar Trump ile kurulan ilişkiler nedeniyle Amerikan Kongresi Ankara tarafından çok fazla önemsenmiyordu ve Washington’daki Türk temsilciliklerinin Kongre’deki ağırlıkları, etkisi, lobi faaliyetleri çok zayıflamıştı. Şimdi bunların yeniden inşa edilmesi gibi bir mesele öne çıkacak. Kongre’yi tekrar kazanmak, Kongre’deki komisyonlara, Temsilciler Meclisi ve Senato’da onlara ulaşmaya çalışmak söz konusu olacak. 

Tokyo’dan buraya büyükelçi olarak getirilen Murat Mercan kariyerden bir diplomat değil. Fakat AKP’nin kurulduğu yıldan itibaren, hatta kurulma sürecinden itibaren AKP’nin ABD ile ilişkilerinde çok kilit roller oynamış bir isim. Herhalde Erdoğan yönetimi Murat Mercan’ın bu anlamda bir şeyleri değiştirebilmesini umuyor. Fakat bütün bunlara rağmen ilişkiler zor  olacak. İkili ilişkilerde tabii ki ABD’nin Erdoğan nedeniyle Türkiye’yi göz ardı etmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Türkiye’yi NATO’da tutmak isteyeceğini de biliyoruz. Fakat Trump’la olduğu gibi, bir pazarlığın, sorunların üstünün örtülmesinin eskisi kadar mümkün olmayacağı bir döneme gireceğimizi ve değişik nedenlerle değişik konularda Erdoğan ve yönetimine karşı sorunu olan kadroların, yeni dönemdeki yönetimde öne çıkacak kadroların bir dizi krize yol açabileceğini özellikle vurgulamak lâzım. Çok zor bir dönem söz konusu. Özellikle Ankara için, eskisi gibi o hoyrat çıkışların olabileceğini sanmıyorum. Amerika Birleşik Devletleri kanadından çok daha fazla aktörü göreceğiz, tanıyacağız, duyacağız. Daha öncekilerin hepsi –gelenler, gidenler, ulusal güvenlik danışmanları, hatta dışişleri bakanları– bir yerden sonra, Trump varken çok fazla bir anlamı yok diye düşünülüyordu. Şimdi her türlü bürokratın, Dışişleri’nden, Pentagon’dan her türlü ismin ve Amerikan medyasının, bunların hepsinin Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli olacağı bir döneme girdiğimizi düşünüyorum. Ve burada Kürt sorununun çok daha ağırlıklı bir yer tutacağını düşünüyorum. Buna emin olduğumu söyleyebilirim. Trump döneminde Amerikan yönetiminin Kürt sorunu diye bir meselesi yoktu. Ama şu hâliyle baktığımız zaman, bu kadrolar, gerek Kongre’deki Demokrat Partili temsilciler ve senatörler, gerek önemli kilit yerlere gelmiş kişiler, gerek Demokrat Parti’yi bir şekilde düşünsel olarak besleyen düşünce kuruluşları ve Demokrat Parti’ye yakın çizgide seyredecek oldukları anlaşılan büyük medyanın böyle bir gündemi var ve Türkiye tekrar Kürt sorunuyla bir şekilde uğraşıyor olmak zorunda kalacak gibi geliyor bana. Her türlü krize hazır olmak lâzım ve bu krizlerin daha önce olduğu gibi –mesela bir Rahip Brunson krizinde olduğu gibi Erdoğan’ın Trump ile konuşarak halledebileceği–, yani Erdoğan’ın Biden ile konuşarak halledilebilecek krizler olacağını sanmıyorum. 

Şimdiden bakıldığı zaman ilginç bir şey de gözlüyorum. AKP’li olmayan bazı çevrelerde Amerikan aleyhtarlığının dozunun artırıldığını görüyorum. Böyle ilginç bir durum var. Bir nevi iktidara gaz verme gibi bir durum var. Erdoğan’ın anti-Amerikanizmi Biden döneminde çok fazla kullanacağı kanısında değilim açıkçası. Zaten Türkiye ekonomik anlamda çok zor bir süreçten geçiyor. Koronavirüs gibi bir meselesi var, iktidarın siyasî gücü iyice azalıyor ve muhalefetin seçenekleri artıyor, muhalefetin gücü artıyor. Böyle bir durumda Erdoğan Washington’daki Amerikan yönetimini tam anlamıyla karşısına alacak bir politikayı, stratejiyi tercih etmeyecek kadar pragmatist bir isim. Ama onun pragmatizminin bu yeni dönemde tek başına yeterli olmayacağını öngörmek için elimizde çok ciddi bir malzeme var. Çok ciddi potansiyel krizler var, dondurulmuş sorunlar var ve bu sorunların her biri, mesela Hulusi Akar’ın S-400’ler için söylediği, “Artık S-400’ler ile geri dönülmez noktadayız” açıklamasının Washington’ı tatmin etmesinin pek mümkün olacağını sanmıyorum. Evet, fırtına öncesi bir sessizlik olarak tarif edebiliriz. Bu, fırtınanın illâ kopacağı anlamına gelmiyor. Ama yepyeni bir dönemin başlayacağı ve Türk-Amerikan ilişkilerinin cidden yeni bir sınava gireceğini ve en azından Amerika Birleşik Devletleri tarafındaki tüm kurumların dahil olacağı yeni bir sürecin başlayacağını söylemek hiç şaşırtıcı olmaz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus