Barış sahiden mümkün mü?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Selahattin Demirtaş dün (1 Mart) Medyascope’ta yayımlanan yazısında “Barış mümkündür” dedi. Bu önerme ne derece gerçekçi ve uygulanabilir?

Yayına hazırlayan: Semanur Kızılarslan

Merhaba, iyi günler. HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Edirne Cezaevi’nden bir yazı kaleme aldı ve Medyascope’a yolladı. Medyascope‘ta dün yayınlandı. “Barış mümkündür” diyor burada Selahattin Demirtaş ve yazısının tamamı barış üzerine, barışın imkânları üzerine; bunun nasıl olabileceği üzerine. Çok ilgi gördü. Diğer yayın kuruluşları da aldılar, paylaştılar. Fakat bu konuda Selahattin Demirtaş’ın söylediklerinin okunmasının ardından çok ciddi bir tartışmanın henüz başlamış olduğunu görmedim, gözlemlemedim. Çünkü, Selahattin Demirtaş’ın orada söyledikleri şu ânın Türkiye’sine çok yabancı gibi gelebilir. Nitekim bugün Devlet Bahçeli, hemen, ”Türkiye bir hukuk devleti ise HDP kesinlikle bir an önce kapatılmalı ve başka bir adla da yeniden açılmasına izin verilmemelidir” diyerek kestirip attı. Böyle bir ortamda barış sözleri, söylemi biraz naif gibi durabiliyor. Ama yine de Türkiye’nin şu aşamada, bu konuyu çok ciddi bir şekilde tartışması gerektiği de muhakkak. Bugünün meselesi değilmiş gibi duruyor sanki; ama aslında bütün Türkiye’nin sorunlarının temelinde bu var, Kürt sorunu var. Ve Kürt sorunundan dolayı da Türkiye’nin iç barışının hep, her an tehdit altında olması var. Uzun bir süredir PKK eylemleri anlamında çok büyük olaylar yaşanmıyordu. Ta ki Gara’da –ya da Gare’de– yaşananlara kadar. Orada PKK’nın elinde tuttuğu kişilerin öldürüldüğünü gördük. Operasyon sırasında öldürüldüğünü gördük. Bunun yarattığı bir infial oldu. Bugün de Şırnak’taki bir çatışmada bir asker şehit düştü; ama bir zamanların o büyük terör çatışma ortamlarından epey bir uzakta olduğu muhakkak Türkiye’nin. Hele 2015 Haziran ve Aralık seçimleri arasındaki dönem düşünülecek olursa ya da Kürdistan Özgürlük Şahinleri gibi bir ismi ”TAK” kısaltması ile kullanan kişilerin, aslında PKK adına İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, daha çok büyük şehirlerde sivillerin doğrudan hedef alındığı ve sivil kayıpların olduğu kör terör eylemleri düşünülecek olursa, Türkiye nispeten çatışmanın biraz uzağında gözüküyor. Ama iktidar, iktidarın ortakları, sürekli Türkiye’de çok ciddi bir çatışma yaşanıyormuş intibâı yaratıp buradan kutuplaşmayı tırmandırmak ve buradan kendi azalan seçmen desteğini gidermek istiyorlar. Böyle bir ilginç bir durumdayız. Çatışma bu kadar az olduğu, ama bu meselenin bu kadar yoğun bir şekilde konuşulduğu başka bir dönem olmuş muydu? Açıkçası çok emin değilim.

Burada esas olarak iktidarı oluşturan partilerin ideolojik-politik anlamda yaşadıkları krizin bir derecede belirleyici olduğu kanısındayım; bir diğer husus ise, MHP’nin ve Bahçeli’nin desteğine ihtiyacı olan Erdoğan’ın, onların söylemlerine bir şekilde teslim olması. Normal şartlarda aynı Erdoğan, başbakan iken, Türkiye’de değişik adlarla çözüm süreçlerini yürüten kişiydi. Aynı zamanda onları da bitiren kişiydi. Bütün bunlar hafızamızda duruyor. Hatırlamakta yarar var. Erdoğan’ın dünü ile bugün arasında çok büyük fark var; yarını ile arasındaki fark da pekâlâ bugünden çok büyük olabilir. Bugüne kıyasla çok büyük olabilir. Bu bağlamda Selahattin Demirtaş’ın şu sözlerinin özellikle altını çizdim. İktidarın bir barış arayışı söz konusu değil. Hatta barışın iktidarın işine gelmediği net olarak anlaşılıyor. Bunlar doğru saptamalar bugün itibariyle. Fakat bunun kalıcı bir pozisyon olduğu konusunda açıkçası çok emin değilim. Bunu da, Erdoğan’ın bugüne kadar iktidarını sürekli pragmatist hamlelerle, bir gün söylediğini ertesi gün bozarak, bir gün düşman bellediğini daha sonra dost olarak kabul edip, dost beklediklerini de karşısına düşman olarak belirlemesiyle görüyoruz. Bu pekâlâ kalıcı olmayabilir. Ama an itibariyle doğru. Şu anda barış diye bir derdi yok. Tam tersine, savaşçı bir iktidar görüntüsü var. Bu savaşı da sadece Türkiye içinde değil, Irak’ta, Suriye’de, başka yerlerde de yapabildiğini gösteriyor. Libya’da askerî varlığı var. Türk ordusu dünyanın değişik yerlerinde; Afganistan da bunlardan birisi –ilk aklıma gelen–, Somali’de, Katar’da, askerî ilişkileri olan, askerî gücü çok öne çıkartan bir iktidar söz konusu. En son Azerbaycan ve Karabağ meselesinde de, Türkiye’nin buraya bir şekilde dahil olmasının Karabağ’daki çatışmanın, savaşın seyrini değiştirdiğini de kabul etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bir zamanlar nasıl Erdoğan barışçı kimliği ile, ya da barışı hedefleyen kimliği ile, dikkat çekmek istiyorsa, bunu öne çıkarttı ise, şimdi de savaşan acımasız görünümlü bir Erdoğan’ı görüyoruz. Bu hep böyle olur mu? Demin de söylediğim gibi çok emin değilim. Yarın tekrar Erdoğan şahinlikten güvercinliğe doğru geçmek isteyebilir. Bu saptamanın ardından Demirtaş’ın söylediği, “Türkiye barışını iç dinamikleriyle sağlayabilecek yeterliliktedir” sözü önemli. Çözüm süreci döneminde çok kullanılan benzer sözler çok gerçekçiydi. Bunun karşılığı vardı ve hatta bunun hayata geçmekte olduğunu düşündük, umutlandık. Ama olmadı. Çözüm sürecinin –çözüm süreçlerinin diyelim, çünkü değişik denemeler oldu– boşa düşmesinde, başarısız olmasında dış dinamiklerin etkisi olmuş mudur? Bu çok önemli bir soru ve bu soru çok ciddi bir şekilde sorulmuyor. Belki ileriki dönemde, doğrudan olayın farklı aktörleri bu soruyu da cevaplamak yoluna gidebilirler. Fakat şunu biliyoruz ki, Türkiye’de barışı iç dinamiklerle sağlamak mümkün olduğu kadar, aynı zamanda iç dinamikler Türkiye’deki her türlü barış girişimini boğmaya da, boğma yeterliliğine de sahip. Türkiye’deki iç dengeler ve iç çatışma potansiyelleri barışı aynı zamanda imkânsız da kılabiliyor. Böyle iki yüzü keskin bir bıçak söz konusu.

Bunun nasıl kullanıldığı çok önemli. Başarılı bir şekilde kullanıldığını sandığımız anda, bu olay başarısızlığa doğru seyretti.  Öte yandan “Türkiye’nin artık bu barışı sadece ve sadece kendi başına, kendi iç aktörleri ile sağlayabileceği noktayı aştık mı acaba?” diye de sormak lâzım. Çünkü olayın çok ciddi bir Irak ve Suriye, hatta bir anlamıyla da İran boyutu var. Bunları yok sayarak Türkiye’deki Kürt sorununu çözmek ve Türkiye’de barışı tesis etmek ne kadar mümkün olur? Açıkçası şüpheliyim. Burada da tabii ki, oradaki yerel aktörler kadar bölgesel ve küresel aktörler de önemli olacak. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yönetim değişikliğiyle beraber, dış dinamiklerin bölgemizde daha fazla etkili olmasına tanık olabiliriz. Her neyse. Demirtaş yazısında, muhalefetin somut adım ve politikalar üreterek bu barışı gerçekleştirebileceğini söylüyor ve yazıda şöyle bir hava var: İktidar bunu istemiyor olabilir, iktidar barış karşıtı olabilir; ama biz muhalefette bunu pekâlâ gündeme getirebiliriz, bunu gerçekleştirebiliriz. Dolayısıyla muhalefetin örgütlenme zeminine, ittifak zeminine, bir barış harcı da katmak istiyor. Şu âna kadar muhalefet partilerinin birleşmesinde “güçlendirilmiş parlamenter sistem” gibi bir kavram etkili oluyordu. Bunu görüyoruz. Yani İYİ Parti’nin, Gelecek, Deva, belki Saadet –Saadet’in başkanlık sistemi ile sorunu diğerleri kadar açık ve net değil–, ama İYİ Parti’nin, Gelecek’in, Deva’nın ve CHP’nin böyle bir sorunu olduğu muhakkak. HDP’nin aslında başkanlık sistemine başından itibaren çok karşı olduğuna emin değilim. Ama son dönemde onların da güçlendirilmiş parlamenter sistemi savunduklarını görüyoruz. Şimdi Selahattin Demirtaş buraya bir başka değeri katmak istiyor. Bir başka ilkeyi katmak istiyor — o da barış. Dolayısıyla aslında demeye çalıştığı, muhalefetin bir araya gelip ortak bir strateji oluşturmasında, bir şekilde Kürt meselesiyle de ciddi bir şekilde yüzleşmesi ve bu konuda somut birtakım adımlar atmasını öneriyor. Bu tabii ki çok ideal bir şey. Bunu yapabilirse tabii ki bu muhalefet çok ciddi şekilde yol alabilir. Fakat zaten işte, dananın kuyruğu da tam burada kopuyor. Zaten işte, iktidarın ortakları da muhalefeti en hassas oldukları bu yerden yakalıyor — yakalamaya çalışıyor daha doğrusu. Ne derece başarılı oluyorlar? Bence çok başarılı olamıyorlar; ama bu olay hep bir şekilde gündemde. HDP milletvekilleri fezlekesinde gündemde. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesinde de gündemde.  HDP’nin kapatılması çağrıları ile de gündemde ve burayı muhalefetin, muhalefet ittifakının yumuşak karnı olarak görüp bunun üzerine oynayan bir iktidar var. Demirtaş ise tam tersine, iktidarın bu çabalarına karşı muhalefetin bunu güçlendirmesini, bu temelde çok güçlü şekilde birbirine güven vermesini istiyor. Böylece de iktidarın manevralarını bertaraf edebileceğini söylüyor. Anladığım kadarıyla yazısındaki haklı; ama bu nasıl olacak? Burada herkese farklı farklı çok ciddi görevler düşüyor. HDP’nin burada neyi nasıl üstlendiği ve üstlenebileceği konusunda muhalefetin diğer potansiyel paydaşlarının beklentileri var. Çok kabaca: İşte “PKK ile arasına mesafe koysun” önermesi var.  Bu yazıda bunun açık bir şekilde tartışıldığını görmüyoruz. Birtakım göndermeler var. Fakat bu konuda HDP, barış tartışmasında, Kürt sorunu tartışmasında bunun en belirleyici önermelerden biri olmasını kabul etmiyor. Öte yandan muhalefetin birçok bileşeni, belki de geri kalan tüm bileşenleri, farklı farklı düzeylerde bunun muhakkak bir çözüme kavuşturulması gerektiğini söylüyor. İYİ Parti çok açık bir şekilde söylüyor. Gelecek Partisi çok vurgulu bir şekilde söylüyor.  Deva ve CHP’ninkiler biraz daha yumuşak olabilir.

Onlar da bir şekilde PKK ile arasındaki meseleyi çözmüş bir HDP ile çalışmayı, birlikte hareket etmeyi tercih ediyorlar. Ve dönüp dolaşıp yine Kandil’le HDP’nin ilişkisi meselesine geliyoruz. İlginç bir şey var burada: HDP’nin Öcalan’la, yani İmralı’yla ilişkisi meselesi iktidar tarafından çok fazla dert edilmiyor. Hatta tam tersine, HDP sanki Öcalan’a mesafeli, Kandil’e daha yakınmış gibi eleştiriliyor ya da bununla suçlanıyor. Bu da iktidarın bir ilginçliği diyelim, bir acayipliği diyelim. Zaten 31 Mart seçimlerinde de gördük. Ülkeyi yönetenler, Abdullah Öcalan’ı bir şekilde devreye sokup yerel seçimleri kazanmaya çalıştı, olmadı. Kardeşini bir şekilde –ki kardeşinin hiçbir etkisi kaldığını sanmıyorum, bunu görmüyor olamazlar ama– Osman Öcalan üzerinden de bir şeyler yapmaya çalıştılar. Tam tersine bir etki yarattı. Burada da ilginç bir durum var. PKK ile Öcalan arasında bir ayrım yapmaya çalışan bir iktidar var sanki. Böyle karışık bir durumda, HDP’den açık, net pozisyonlar alması bekleniyor. Bunun açık net alınabileceğini sanmıyorum. Bu apayrı bir yayının konusu olabilir. Hatta birçok yayının konusu olabilir; fakat şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Türkiye’deki mevcut şartlar içerisinde, HDP-PKK ilişkisini özgür bir şekilde tüm boyutları ile tartışma imkânının olabileceğini açıkçası düşünmüyorum.
Çok çetrefil bir konu. Bu iktidarın uluorta kullandığı, sürekli tahrik ettiği ve bunun üzerinden de baskısını alabildiğine artırdığı bir olay olarak karşımıza çıkıyor. Nedense en fazla burada, doğrudan bu konuyu ele almayan göndermeli bir şekilde birtakım tartışmalar ya da ifadeler, ifade beyanları olabilir. Fakat Türkiye şu ortamda, şu otoriter sistemde bu konuyu lâyıkıyla, tüm boyutları ile tartışabilecek durumda değil. Yine de bunun üzerine söylenebilecek çok şey var. Örneğin, çözüm süreçleri zamanında, HDP’nin bizzat iktidar tarafından Kandil ve İmralı arasında bir tür aracı olarak kullanmak istenmesi gerçeği var. İstenmesi de değil; kullanılması gerçeği var. Bugün arkalarda gösterilen, Kandil’deki HDP yöneticileri fotoğrafları devletin bilgisi ve onayı ile çekilmiş fotoğraflar. Bütün bunları biliyoruz. Dolayısıyla o gün HDP’nin Kandil ve İmralı ile ilişkisini Türkiye’nin lehine bir durum olarak gören iktidarın, şimdi bunu Türkiye’nin önündeki en büyük tehdit olarak sunmaya çalışmasında bir aldatmaca var. Onu özellikle vurgulamak lâzım. Her neyse. Şöyle toparlamak istiyorum:

Selahattin Demirtaş’ın muhalefeti bir araya tutan harçlardan birisinin barış olmasını istemesi çok anlaşılır. Gerekli, ama gerçekleşmesi çok zor bir şey — onu özellikle vurgulamak lâzım. Bir diğer husus ise, Türkiye’de AKP iktidarını ve Erdoğan’ı katmadan bir barışı inşa edebilmek, bugün ya da yarın ne derece mümkün olur? Onu da açıkçası çok fazla kestiremiyorum. Yani bir tarafta Erdoğan ve Bahçeli var, onlar barışın olmaması için çalışıyorlar; diğer tarafta, geri kalanlar onlara rağmen bu barışı gerçekleştiriyor — bu bana çok hayata geçirilebilir bir şeymiş gibi gelmiyor. Barış gibi çetrefil ve hayatî bir konunun bir şekilde toplumdaki tüm eğilimlerin mutabakatıyla olması gerektiği kanısındayım. Herkesin belki de buluşabileceği bir ortamda, koşullarda ancak bu mümkün olabilir. Geçmişte çözüm sürecinin belli bir yerde tıkanmasında bunun çok etkili olduğu kanısındayım. Bundan sonra da toplumun belli bir kesiminin, “Zaten bunlar buna asla yanaşmayacaklar” diyerek kenara itip, geri kalanla Kürt sorununu çözmenin ve iç barışı kalıcı bir şekilde tesis etmenin çok mümkün olduğu kanısında değilim. Fakat şurası da muhakkak ki, barışı inşa etme çabası, öncelikle barışı isteyenlerin, bu sorunu çözmek isteyenlerin girişimiyle başlayacaktır. Onların girişimi ile başlar. İstemeyenleri de bir noktaya çekebildikleri ölçüde, bu girişim başarıyla sonuçlanabilir. Umarım Türkiye’de kalıcı bir iç barışı sonunda görmüş oluruz. Umarım ölmeden Türkiye’de böyle bir ânı yaşama şansına kavuşurum, diye hayatta bir beklentim, temennim, ümidim var. İnşallah ölmeden bunu görmek bana ve benim kuşağımdaki kişilere de nasip olur. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus