Yepyeni Türkiye: Nerede kalmıştık?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

31 Mart yerel seçimlerinin ardından AKP’nin iddia ettiği “Yeni Türkiye” devrinin kapanıp “Yepyeni Türkiye” döneminin başladığını ileri sürmüştüm. Fakat bazı izleyicilerimizin de isabetli bir şekilde gözlediği gibi bu saptamayı son dönemde pek kullanmaz oldum. Neden?

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba iyi günler, iyi pazarlar. Son yayınlarda özellikle vurguladığım bir husus var: Bağımsız ve özgür gazeteciliğe vatandaşların sahip çıkması gerektiği. Bu konuda Medyascope’a belli bir tarihten itibaren düzenli olarak destek olan çok sayıda izleyicimiz, takipçimiz var. Onlarla arada sırada bir araya da geliyoruz — Patreon üzerinden destek verenlerle. Dün böyle bir buluşma yaptık yine Zoom üzerinden. Ve çok sayıda destekçimizle sohbet etme imkânı bulduk. Orada bir izleyicimiz, destekçimiz bana “Yepyeni Türkiye” kavramını sordu.

Biliyorsunuzdur, bilmeyenler için söyleyeyim: Özellikle 31 Mart yerel seçimlerinin ardından artık Türkiye’de yepyeni bir safhanın başladığını söylemiştim. “Yepyeni” dememin nedeni, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir “Yeni Türkiye” iddiasıydı. Ne derece gerçekleştiği tartışma konusu. Birçok şeyin değiştiği muhakkak; ama olumluya doğru mu değiştiği çok tartışmalı, şüpheli. Her neyse, bunun üzerine 31 Mart yerel seçimlerinin ardından özellikle İstanbul ve Ankara’nın ve diğer önemli büyük şehirlerin iktidardan gitmesinin –iktidardan gitmesi derken, sadece AKP’den değil, MHP’nin de kayıpları oldu (Adana’da örneğin)–, bunun Türkiye’de yepyeni bir safha açtığını söyledim ve bunun artık geri dönüşü de olmadığını söyledim. Ancak destekçimiz bana haklı bir şekilde şunu söyledi: “Son yayınlarınızda artık bu kavramı kullanmıyorsunuz. Yoksa siz de artık eskisi kadar ümitli değil misiniz?” diye sordu. Orada verdiğim cevabı burada tekrarlamak biraz uzun olabilir, ama özetle şunu söyledim: Birtakım kavramları çok kullanınca –mesela benim uzun zamandır kullandığım: AKP’nin ve Erdoğan’ın yönetememe krizi–, artık bir yerden sonra, bazı insanlar seviyorlar böyle şeyleri, özellikle sosyal medyada bunun üzerinden polemikler, espriler, şakalaşmalar, hatta kimi zamanda dalga geçmeler olabiliyor — “Yepyeni Türkiye” de biraz böyle oldu. Her yaşanan kötülük üzerine –ki mâlûm, Türkiye’de kötülüklerin sonu gelmiyor; en son Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun durup dururken hapse atılması örneğinde olduğu gibi– birileri bana lâf yetiştiriyor. “Ne oldu sizin yepyeni Türkiye’ye?” diye. Bunun üzerine ben bir refleks olarak kullanmaz olmuştum. Fakat dün destekçimizin hatırlatması üzerine bunu tekrar kullanmak, üstüne üstüne gitmek, yılmamak ve bu kavramı tekrardan kullanma ihtiyacı hissettim. Bu evden yaptığım yayın da buna vesile oldu. O soruyu soran destekçimize de buradan teşekkür ediyorum. Sayesinde buradan bir yayın yapıyorum.

Şimdi, Türkiye gerçekten yepyeni bir safhaya girdi; fakat bir türlü birçok şey değişmiyor. Hâlâ iktidar bir direnç içerisinde ve birtakım kamuoyu yoklamaları vs. var ama Türkiye’nin gözle görülür bir şekilde değiştiğine delâlet edebilecek işaretler yok. Çok ilginç bir dönemden geçiyoruz. İktidarın kendini yeniden üretememesi, tek çare olarak baskıyı ağırlaştırması, otoriterliği ağırlaştırması olayını yaşıyoruz. Buna karşı insanlar tam olarak teslim olmuş değiller. Birbirinden farklı çok ilginç direnişler gözüküyor. En son Boğaziçi Üniversitesi direnişi buna bir örnek. Migros işçilerinin direnişi buna başka bir örnek; doğrudan siyasî iktidarı değil de işçi-işveren ilişkisi bağlamında olan bir husus — ki bu konuya ayrıca değineceğim. Orada çok ilginç bir süreç yaşanıyor. Bir direniş hâli de var. Birileri kaybediyor, ama kazanan gözükmüyor. Türkiye’nin sorunu işte bu. Burada da mesele dönüp dolaşıp muhalefete geliyor. Muhalefete gelince de, muhalefet üzerine lâf edince de, bu sefer klasik vatandaş tepkisi geliyor: “Muhalefeti eleştirmekten bıkmadınız”. Şimdi, iktidarın eleştirilecek bir şeyi yok; çünkü her şey ortada, yaptıkları zaten ortada. Söylediklerine kendileri de inanmıyor. En son “Salgınla mücadele başarısı” diye kitap bastılar. Herhalde kendileri de bastıktan sonra da bir daha okuma ihtiyacı hissetmemiştir. Böyle bir başarının olmadığı da ortada. İktidar bir telden gidiyor. En gerçek krizlerin üzerini örtmek, olmayan yerlerden kriz çıkartmak — en son emekli amirallerin açıklaması örneğinde olduğu gibi. Oradan çok büyük şeyleri köpürtmeye çalışmak vs.. Ama buna karşılık muhalefetin gündemi belirleme konusunda eline geçen birçok fırsatı tam olarak kullanamadığı bir durumla karşı karşıyayız. Son iki yıl içerisinde çok şey oldu. İktidarın baskıları arttı. Bu yayının kapağına fotoğraf olarak Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve Tunç Soyer’i çıkartıyorum. Ve maskeli hallerini… çünkü özellikle son bir yıla koronavirüs damgasını bastı. Ama benim “Yepyeni Türkiye” derken ki esas kastım büyükşehir belediyelerindeki değişim olduğunu için, bu üç belediye başkanı –İzmir hep CHP’nindi, ama olsun– Türkiye’nin üç büyük şehrinin belediyeleri ve belediye başkanları bu “Yepyeni Türkiye”nin sembolleri oldular. Bu süre içerisinde çok sorun çıkartıldı kendilerine ve kendileri de çok sorunla karşı karşıya kaldılar. Mesela İzmir’deki deprem, herkes için geçerli olan salgın meselesi vs..  Şu hâliyle bakıldığı zaman, son iki yılda, yani seçimden bu yana belediye başkanlarının kötü bir performans sergilediklerini söylemek mümkün değil. Her biri ayrı ayrı yönleriyle öne çıktılar, fakat hiçbiri Türkiye’nin son iki yılına damga da vurmadı. Kimi durumlarda Mansur Yavaş daha öne çıktı; siyaseti hiç konuşmayıp belediyeye yoğunlaşmasıyla. Ekrem İmamoğlu daha siyasete doğrudan giriyor olmasıyla yer yer öne çıktı; ama baktığımız zaman, sahici bir değerlendirme yapacak olsak, dönem dönem şu öne çıktı bu öne çıktı, ama hiçbirisi Türkiye’nin son iki yılına 31 Mart gecesinde vurdukları damganın hak ettiği bir şekilde Türkiye’ye damga vurmadılar-vuramadılar. Bu bir yerden sonra tek başlarına yapabilecekleri bir mesele değildi. Partilerinin performansıyla çok doğrudan alâkalıydı ve tabii ki Türkiye’nin koşullarıyla da alâkalıydı. Ama bir bütün olarak muhalefetin değişik unsurlarına baktığımızda, bu son iki yıla ciddi bir şekilde AKP’den kopan iki parti de damgasını bastı; son iki yıl, yani 31 Mart seçimleri hem Gelecek hem DEVA partilerinin daha tempolu bir şekilde kuruluşunu ve örgütlenmesini sağladı, yani belediye seçimleri aslında yeni partilerin de önünü açtı. Hem var olan muhalefet partilerinin hem de yeni partilerin önünü açtı. Ama bir yerden sonra baktık ki, gelip gelip bir yerden öteye gidemiyor. Türkiye’yi topyekûn bir hareketliliğin içerisine taşıyamıyor muhalefet. Bunun birçok nedeni var; öncelikli nedeni tabii ki iktidarın bu konudaki tehditleri, engelleri, baskıları ve çok geniş imkânları. Buna karşılık muhalefetin imkânları o ölçüde geniş değil. Her şeyden önce bir medya imkânı var. İktidarın elindeki medya, kendisine yeni taraftar getirmiyor olabilir, çünkü çok fazla işlevi kalmadı, fakat buralara muhalefet giremiyor. Örneğin TRT’ye ya da daha büyük medya kuruluşlarına CHP’nin, Ekrem İmamoğlu’nun ya da Mansur Yavaş’ın, değil pozitif nötr olarak bile haberleri yapılmıyor. Böyle bir olay var. İkincisi, muhalefet kendi medyasını yaratamadı. Sosyal medyada zaman zaman birtakım başarılı performanslar gösteriyor olsalar da, bir bütün olarak baktığımızda yeterli bir medya oluşmadı. Belediyeler bu konuda çok önemli bir fırsatı kullanmıyorlar bana göre; çünkü belediyelerin zaten doğrudan halka ulaşabilecek çok sayıda aracı var. Ve bunları daha da geliştirmeleri mümkün. Bir de büyük medyanın içerisinde yer alan, eski tip medyadan olup da muhalif gibi görünen birtakım kurumlar var — özellikle televizyon kanalları ve bazı gazeteler. Bunların da açıkçası belli bir yerden sonra çok fazla fonksiyonel oldukları kanısında değilim; çünkü bu yerlerin önemli bir kısmında, muhalefetin yumuşak karnı olan bazı hassas konularda hemen iktidarın söylediği gibi “yerli ve milli” bir pozisyon almanın öne çıktığını görüyorum. Görüyoruz demeyeyim, ben en azından öyle görüyorum. Bir diğer husus tabii ki yumuşak karın meselesi. Yumuşak karın meselesinde ilk akla gelen HDP oluyor tabii ki. HDP üzerinden iktidarın ve ortaklarının muhalefeti bozma, çökertme, etkisizleştirme ya da hareketsizleştirme stratejilerine karşı şu âna kadar çok etkili birtakım karşı stratejiler geliştirebilmiş değil. 31 Mart’ta yaşanan daha sonraki iki yıla taşınamadı. Böyle bir sorun var; ama bir diğer sorun, yumuşak karın olarak HDP görülmekle birlikte, son amiraller olayında da görüldüğü gibi İYİ Parti’nin, hatta kimi durumda –son amiraller olayı yine örnek– Gelecek ve DEVA partilerinin de hâlâ birtakım bagajları üzerlerinden atamadıkları, birtakım reflekslerden kurtulamadıkları gözüküyor. İktidar da bunu pekâlâ çok güzel bir şekilde kullanabiliyor, manipüle edebiliyor. Fakat özellikle şunu tekrar tekrar vurgulamak istiyorum: İktidar ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar kaynak akıtırsa akıtsın, ne kadar baskı uygularsa uygulasın, artık dönüşü olmayan bir yolda. Buna karşılık hiç kimse, durduğu yerden iktidarı alabilecek değil. İktidarın kaybetmiş olması muhalefetin kazandığı anlamına gelmiyor. Muhalefetin bir bütün olarak ya da ayrı ayrı, Türkiye’deki memnuniyetsizlikleri –ki memnuniyetsizliklerin başında ekonomi, salgın geliyor, salgınla mücadelede yaşanan fiyasko geliyor– her geçen gün karşısına yeniden çıkan bütün bunlardan hareketle bir vizyon sunabilecek, iktidarın başarısızlığını, yönetememe hâlini bir bütün olarak gösterebilecek ve insanlara inandırıcı bir alternatif sunabilecek bir muhalefet yok Türkiye’de. Bu muhalefetin AKP içerisinden çıkmayacağı anlaşılıyor. Şu hâliyle bakıldığı zaman, muhalefet partilerinin arasında açık ya da örtülü yürütülen müzakerelerin de bunu çok getirebileceğini söylemek mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye böyle bir tıkanmışlık içerisinde. Ama her yeni köklü değişim bu tür sancıları beraberinde taşır. O anlamıyla bakıldığı zaman iyimserim ve iyimserliğimin kalkacağını hiç sanmıyorum. Fakat örneğin iktidarın şu lebâleb kongrelerinin, bu iktidarın salgınla mücadele politikasının ne kadar başarısız olduğunu göstermek de tek başına yeterli bir şeydi. Ve insanlar bunu bir şekilde kendileri, tek tek vatandaşlar dile getiriyor; ama baktığımız zaman muhalefetin –futbol tabiri ile söyleyecek olursak– gollük bir pası tam olarak gole çeviremediklerini görüyoruz. Kaybolan milyarlar meselesine daha yeni CHP uyandı; yani birkaç gündür söylüyordu, ama billboard’lara taşıyarak böyle bir efekt yaratmaya çalıştı. Bu tür etkili çıkışları gösterme konusunda muhalefet tutuk davranıyor. Tabii bu arada Ömer Faruk Gergerlioğlu’na tam olarak sahip çıkılmaması ya da göçmenler, mülteciler, sığınmacılar –artık hangi tabiri kabul ederseniz edin– bu konuda özellikle İYİ Parti’den gelen açıklamaları işin rengini iyice değiştiriyor. Fakat “Yepyeni Türkiye” bağlamında nerede kalkmıştık deyip, bundan sonra da tabii ki denk geldiği ölçüde her vesileyle bu kavramı kullanmaya devam edeceğimi vurgulamak istiyorum.

Migros dedim, ombudsman arkadaşım, yılların gazetecisi Faruk Bildirici çok güzel bir yazı yazdı bugün — biz de Medyascope’ta paylaştık. Migros’ta taşeron bir firma işçilerin sendikalaşmasına karşı çok yanlış şeyler yapıyor, işçiler de buna karşı direniyorlar ve bu direnişi bozmak için bu firma bazı yayın organlarının internet sitelerine ilan veriyor; ama ilanı haber gibi veriyor. Bir yerinde küçücük “bu bir ilandır” diyor. İşin kötü tarafı bu firmanın sahibi eski bir sendikacı ve bu ilanı yayınlayan internet sitelerinin birisi Sabah, birisi Sözcü, birisi Cumhuriyet. Bu da bize aslında işlerin sanıldığı kadar basit olmadığını gösteren bir örnek. Bir başka örnek, demin bahsettiğim konudan tamamen farklı, ama Suriyeliler meselesinde, ama daha geniş olarak sığınmacılar özel olarak Suriyeliler meselesinde gösterilen ayrımcı tavrın muhalefet saflarında da hâlâ etkili bir şekilde kendini gösterebiliyor olması.

Son olarak bir husustan bahsetmek istiyorum. Eskişehir’de yaşanan acı bir olay var. 11 yaşındaki bir çocuk, Hakan Dağdeviren’in anne ve babası özel bir okulda öğretmenmiş ve üç yıl önce Fethullahçılıkla ilgili soruşturmada tutuklanmışlar ve ceza almışlar. Ve 11 yaşındaki Hakan’a yakın zamanda lösemi teşhisi konmuş; şimdi büyükannesi ve büyükbabası hastanede kendisine sahip çıkmaya çalışıyorlar. Türkiye böyle dramların, trajedilerin çok yaşandığı bir ülke. Ve Türkiye’nin artık bunları aşabiliyor olması gerekiyor. Bu tür insanlık meselelerinin serinkanlı ve insanî bir yaklaşımla aşılması gerekiyor. Sonuçta bu çocuğun annesinin babasının hangi davadan… yani sonuçta bunların Fethullahçılıkla ilişkisi olabilir, ama darbe yapmadıkları belli. Darbeye kalkışanların kimler olduğu belli. Bunu da bir not olarak düşmek istiyorum. Bu tür cezaevlerindeki çocuklar, cezaevlerindeki hamile kadınlar, cezaevinde Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun zamanında müdahalesiyle durduğunu varsaydığımız, ama her an tekrar çıkabilecek olan çıplak arama gibi insanlık dışı uygulamaların bir an önce son bulması dileğiyle.

Ve başta söylediğimle tekrar bağlayayım: Evet, desteklerinize ihtiyacımız var. Sadece Medyascope ve gazeteci olarak Ruşen Çakır değil; Türkiye’de özgür ve bağımsız gazetecilik yapmak isteyen kişi ve kurumlara sizlerin destek vermesi, özgür ve bağımsız gazetecilik ürünlerine ulaşmak isteyenlerin destek vermesi çok isabetli olur. Evet, söyleyeceklerin bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus