Terry Gilliam: Kubrick ve Spielberg sineması arasındaki fark (Türkçe Altyazılı)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Terry Gilliam ile Monty Python sayesinde tanımıştım. Bu ekibi öylesine seviyordum ki her üyesini ayrı ayrı kıskacıma almıştım resmen. Bu insanların zekasına beslediğim hayranlığı bir çırpıda anlatamam sanırım, ama neyse ki burada meselemiz de o değil.

Kafka ile Orwell arasında gidip gelen bir havaya sahip Brazil gibi muhteşem bir filmi ortaya çıkaran Terry Gilliam, muhtemelen en çok 12 Monkeys adlı filmiyle biliniyor tüm dünyada. Alışıldığın ötesinde bir yeteneğe sahip olduğunu düşündüğüm bu ismin, Kubrick ile Spielberg sineması arasındaki farkı belirttiği bu kısa kaydı seneler evvel çeviri listeme almış, bir gün şunu da çevireyim demiştim. Ancak gel zaman git zaman derken, bu kısa videoyu unutmuşum. Ta ki dün Robert Eggers’ın The Lighthouse’unu izleyene dek.

Şimdi durduk yere The Lighthouse üzerine konuşmak istemiyorum, zaten böylesi konuşmaları da çok sevmiyorum. Beğendiğim bir şeyden duyduğum hazzı olabildiğince kelimesiz bir biçimde yaşamayı yeğliyorum. Bir şeylerin anlatılamazlığına inanıyorum. Her neyse, konu bu da değil elbette.

Söz konusu film bitince bir şeyleri anlamadığımı ve anlamak için yanıp tutuştuğumu hissettim. Özellikle süreç boyunca beni içine hapseden bir filmin apaçık cevaplar barındıran bir sona sahip olmadığı durumlarda kapıldığım bu his, beni birtakım araştırmalar yapmaya yöneltir ve bu sayede pek çok şey öğrenmiş olurum.

Dün gece de benzer şekilde çeşitli mitolojik anlatılar okurken, bir filmin belirsiz sonunun doğurduğu garip hissin çekiciliği bana yıllar önce kenara ayırdığım bu Terry Gilliam videosunu anımsattı. “Aaa,” dedim kendi kendime (ki, bazen derim böyle kendi kendime) ve ekledim hemen: “Doğru ya, hepten unutmuşum.”

Böylece izlediğiniz veya izleyeceğiniz bu kısa video gün yüzüne çıkmış oldu tekrar. Peki ne diyor Gilliam? Spielberg sinemasının ve daha da önemlisi günümüz Hollywood sinemasının cevaplar barındıran filmlerle dolu olduğunu, bu şekilde ele aldığı meselenin özünü kaçırmak pahasına izleyiciyi rahatlattığını ifade ediyor. Oysa güçlü bir sinemanın mutlaka cevaplar sunmak zorunda olmadığını, hatta cevap sunmayan sona sahip filmlerin insanlar arasında yeni tartışmalar ve konuşmalar başlatarak yeni fikirlerin doğmasına sebep olduğunu anlatıyor.

Doğrusu, sinemadan ne anladığımıza göre durum değişir. Sinemayı eğlence sektörünün bir parçası olarak sadece klasik bir kahraman yolculuğu ve anlatı biçimi sunan bir enstrüman olarak görenler için Turin Horse veya The Lighthouse gibi filmler anlamsız ve sıkıcı birer “şov” nesnesi olarak görülecektir muhtemelen.

Oysa sinemanın bir kandırmaca olduğunu düşünüyorum ben ve her seferinde mümkünse başka bir biçimde kandırılmak istiyorum. Kastettiğim şu: Zaten çalışan anlatı biçimleri ve işleyişler bana ilginç gelmiyor. Hiç olmayacak bir biçimde, bir sonraki adımı tahmin edemeyeceğim, sonunu öngöremeyeceğim ve hatta sonunun öngörülmesinin önemli olmadığı bir şekilde yaratılan filmin içerisinde kaybolmak istiyorum. “Böyle de anlatılabiliyor muymuş bu?” demeyi, “Keşke benim aklıma gelseydi!” diye hayıflanmayı seviyorum.

Kendimi durdurmam gereken noktaya geldik sanırım. Nitekim anlatmakta utanç verici bir şey var; bir fikri ayrıntılandırmak, savunmaya çalışmak, durduk yere ve hiç gereği daha da önemlisi hiçbir anlamı yokken birtakım görüşleri sağa sola savurmak pek de akıl kârı iş değil.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus