Adını Koyalım (23): Siyasette provokasyon endişesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Adını Koyalım‘ın 23. bölümünde Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Ayşe Çavdar ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefete yönelik sözlerine cevaben CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “siyasi cinayet” uyarısı yapması ve süren tartışmaları ele aldık.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım”la yine karşınızdayız. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la birlikte bir konuyu ele alıyoruz. Arkadaşlar, merhaba. Bu haftaki konumuz “Siyasette provokasyon endişesi”. Yumuşatarak söylüyorum; çünkü olay Kılıçdaroğlu tarafından açık ve net olarak “Siyasal cinayet” olarak telaffuz edildi. Biz Kemal’le birlikte geçtiğimiz Cuma günkü “Haftaya Bakış”ta bu konunun girizgâhını yapmış, epeyce de uzun konuşmuştuk. İzleyicilerimize bir hatırlatalım: Erdoğan, “Muhalefete, ülkenin yönetimine talip olduklarını söylemekten vazgeçmelerinin kendileri için daha iyi olacağını da hatırlatmak istiyoruz” diyerek bir gözdağı verdi. Ne dediği tam anlaşılmadı, ama gözdağı olduğu belliydi. Ardından Kemal Kılıçdaroğlu, siyasî cinayetler olabileceğini, buna hazırlıklı olmak gerektiğini, ama oyuna gelmemek gerektiğini söyledi. Onun ardından da, İYİ Parti, HDP, AKP ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı, ayrı ayrı bu konuda birtakım açıklamalarda bulundular. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, bu iddialarla ilgili re’sen soruşturma başlattı. Buradan ne çıkar bilmiyorum, ama bu konu gündemde. Buradaki mesele, siyaset alanının iyice daraldığı bir yerde, “Provokasyon üzerine konuşmak iyi midir kötü müdür?” sorunu da var. Etik bir sorun bu. Kemal, istersen seninle başlayalım. “Haftaya Bakış”ta söylediklerimizin bir tekrarı olabilir; ama bu mesele gerçekten hassas bir mesele. Mesela Meral Akşener de, “Biz de böyle şeyler duyuyoruz, ama bunun üzerine çok da konuşmamak lâzım” diyor. Hem bir taraftan olaya vurgu yapıp, bir taraftan da insanları ürkütmemek gerekiyor. Muhalefet partileri yöneticilerinin temel kaygısı nedir sence? Sen, “Bunun konuşulması bir risk, ama bundan sakınmak da doğru değil, ince bir denge var” demiştin. Bu nasıl yapılacak? Oradan başlayalım. 

Kemal Can: Muhalefet liderleri, hem bunu ifade ederken hem bununla ilgili süren tartışmaya katılırken, bu dengeyi tutturmaya çalıştılar. Hatta Kılıçdaroğlu da bunu yüksek ifadelerle söylemiş olmasına rağmen, söyledikleri, bunun kaçınılmaz bir kader gibi algılanmaması, buna cevap verilebileceği ve bunun etkili olmayacağına ilişkin bir vurguyu da taşıyor. Burada şöyle bir ince denge var: Bir yandan, bazı provokasyonların olabileceği, iktidarın ve onunla yakın davranabilecek kesimlerin, daha önce yaşandığı gibi bazı provokatif hamleler yapabilecekleri, kapalı birtakım odakların girişimlerinin olabileceği konusunu hiç yokmuş gibi, bu ülkede hiç böyle şeyler olmazmış gibi düşünmek, bir tür aymazlık diye tarif edilebilecek bir durumda saflık göstermek isabetli olmaz. Biraz evvel yayından önce Ayşe ile konuşuyorduk; bir yandan, bu tür şeylere niyet edenlerin önünü kesmek için, bunların farkında olunduğunu göstermek gerekiyor. Bunun olasılık olarak konuşulduğu, insanların en azından kafasında olduğunun farkında olmak, bu olasılıklara karşı verilebilecek cevaplar konusunda düşünüldüğünü söylemek, muhalefetin yapması gereken bir şey bence. Bir taraftan da, çok yaygın bir biçimde, her şeyin, “Bu iktidar neler yapabilir, neler edebilir?” üzerinden biçimlendiği, siyasetin sadece böyle tartışmaya çalışıldığı, siyasetin gidişatının sadece buradan gözlemlendiği bir resim de sorunlu. Evet, birileri provokasyon yapabilir. Evet, iktidar daha önce yaptığı gibi, muhalefeti sıkıştıracak daha sert hamlelere yönelebilir; hatta Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi, Türkiye’nin daha önce yaşadığı birtakım çok sarsıcı olaylara da tanık olunabilir. Ama bunların hepsine verilecek siyasal ve toplumsal bir cevap olduğu ve bunları yapıp bir sonuç almaya niyet edenlerin, hem farkında olunduğu için bunu başaramayacakları, hem de bu provokasyonların karşısında alınacak tutumla bunların engelleneceğini birlikte işaret etmek, bu hassas dengeyi çözecek şey. Mesela Koray Aydemir’in “Biz de duyduk” lâfına karşın, Akşener’in, “Tamam, bu tür şeyler olur; ama bunları da çok fazla konuşmamak lâzım” lâfındaki denge gibi. Yani hem bir yandan aymazlıktan ve bir tür saflıktan uzak durmak, hatta mümkünse bu tür niyetlerin önünü kesmek; hem de bunlara teslim olmayan başka bir gündemi sağlıklı bir biçimde sürdürmeye çalışmak gerekiyor. Çünkü sürekli olarak, iktidar cephesinden ya da karanlık odaklardan gelebilecek provokatif atakların neden olabileceği şeylerden konuşmaya, sadece bunlar üzerinde kafa yormaya ya da bunlardan endişe ederek hareket etmeye başlanırsa, çok kısır bir alana sıkışılıyor. Türkiye bu olağanüstülük hâlini çok uzun bir süredir yaşıyor. Muhalefet yeni yeni bunun içerisinden çıkmaya başlıyor. Kendi gündemini, hatta bu tür küçük provokatif atakları kolay savuşturan, onlara cevap verebilen bir özgüveni yaratmaya başladı. Bunu kaybetmeden, ama bu tür ihtimallerin karşısında da uyanık olduğunu gösteren ince bir çizgide yürümek zorunda. Belki bu konudaki kararlılığını devam ettirebilir ve genel kamuoyunu da ikna edici olursa, bu dengeyi yürütmek giderek kolaylaşır. Ama bu dengeyi zorlayacak hamleler ve bunların yarattığı endişe büyürse, bu sefer bu dengeyi yürütmek son derece zorlaşabilir.

“İktidar cephesi buna nasıl tepki verdi?” diye baktığımızda, örtülü biçimde, bir yandan, muhalefetten gelen bu sözlere, “Provokasyonları çağırıyorlar. Bu tür ihtimalleri gündeme getirerek, ön almaya çalışıyorlar” iddiasını dile getirirken, bir yandan da, işin buraya doğru gitmesini, bunun biraz fazla konuşulmasını ister gibi davrandıklarını da düşünüyorum açıkçası. Muhalefetin başka iddialarına çoğu zaman cevap vermezken ya da o iddiaları hafife alırken, şimdi, pek çok iktidar sözcüsü bu konuda ciddi ciddi açıklamalar yaptılar. Dolayısıyla, sanki bu gündemden çok rahatsız değiller. Hatta bu endişe büyürse, işlerine yarayacakmış gibi düşündüklerini hissediyorum. Bir bilgiyle söylemiyorum, ama verdikleri reaksiyonlardan çıkardığım sonuç bu.

Ruşen Çakır: Burak, bugün Kadri Gürsel’le bir yayın yaptım. Onun son yazısı çok ilginç. Hatta bizim yayınımızı da izlemediyseniz izleyin mutlaka. Kadri Gürsel, muhalif kamuoyunun bir kesiminde geçerli olan bazı yaklaşımlar olduğunu söylüyor — ki ben de bunu iyi biliyorum, üzerinde çok konuştuk. Nedir bunlar? Bir tanesi: “Erdoğan kazanamayacağı seçimi yaptırmaz”. İkincisi: “Erdoğan ne yapar eder seçimi kazanır”. Bunlar genellikle muhalif cephedeki kötümserler tarafından, otoriterlik eleştirisi şeklinde yapılıyor. Bu provokasyon iddiası da, “Artık Erdoğan’ın bu seçimi kazanmasının imkânı yok. Dolayısıyla bu seçimin yapılmasını istemeyecektir” önermesine dayanıyor. Bu yaklaşımlar, özellikle İstanbul seçimlerinde büyük ölçüde boşa çıktı. Ama İstanbul seçimini de saçma gerekçelerle tekrarlatabildiğini unutmamak lâzım. Yüksek Seçim Kurulu gibi bir kurum da, göz göre göre, tekrarlanmasına onay verdi. Aslında Türkiye bunun bir denemesini yaptı. Erdoğan bu denemenin sonucunda umduğunu bulamadı. Bu defterler kapandı mı? Yoksa hâlâ bu yaklaşımların olabilirlik payı var mı sence?

Burak Bilgehan Özpek: Ben, 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönemi doğru analiz edemediğimiz için, bunun hepimiz için bir kâbusa dönüştüğünü ve şu anda yaptığımız analizleri de etkilediğini düşünüyorum. Biz hakikaten kâbus gibi bir dönem yaşadık. Ancak bu dönem, AKP yeniden seçimi kazansın diye mi yaşandı, yoksa AKP’nin ilerleyen dönemdeki yönetim anlayışının değişmesinin bir işareti miydi? 7 Haziran’dan sonra hükümetin kurulamamış olması, siyasî istikrarsızlık sinyalinin halka gitmiş olması ve yeniden iyi kötü bir hükümete sahip olma arzusu, herhangi bir karmaşa, herhangi bir terör saldırısı olmasaydı da zaten insanları AKP’ye oy vermeye itebilirdi. 

Öte taraftan, bence orada yönetim tarzına dâir bir kırılma yaşandı. Daha güvenlikçi, daha milli güvenlik üzerinden siyaset kuran, daha diğer aktörlerin meşruluklarını dağıtma tekelini kendisine hak gören bir anlayış devreye girdi. 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönemde yaşananlar, 1 Kasım’dan sonra AKP’nin neler yapabileceğine dâir bir şeyler söylüyor. Seçimi kazanmak için doğrudan girişilmiş hamleler olmayabilir. Çünkü bence, insanların siyasî veya ekonomik istikrarsızlık gibi kaygıları, hükümetin kurulamayacağının anlaşılması ile iyice ayyuka çıkmıştı. O yüzden, bunları birbirinden ayırmak gerekiyor. Bu, bize bugüne dâir de bir şeyler söylüyor: Erdoğan, seçimi kazanmak için mi bir şeyler yapmak zorunda, yoksa bu otoriter tarzını devam ettirmek için mi bir şeyler yapmak zorunda? Bu noktada herhangi bir kaosun ya da istikrarsızlığın, seçimi kazanmasına yardım edeceği kanaatinde değilim. Çünkü iktisadî gerçeklik son derece çıplak bir şekilde ortada. Herhangi bir milliyetçi dalga, herhangi bir güvenlik endişesi, düzen ihtiyacı, insanların mevcut sorunlarını çözmüyor. Türk ekonomisi, 2015 senesinden 2018 Ağustos ayına kadar, insanların gündelik hayatını etkileyecek ölçüde o kadar da kötü gitmedi. Mesela, 2018 seçimlerinden önceki iki çeyrek boyunca, Kredi Garanti Fonu sayesinde, Türkiye ekonomisi yüzde 7,4 büyüdü. Yüzde 7,4 büyüyorsunuz. Afrin’de büyük bir başarı kazandınız, milliyetçi dalga ayakta. Dolayısıyla, burada hangi değişkenlerin daha önemli olduğunu seçmelisiniz. Ben iktisadî değişkenlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Biz hep, iktisadî değişkenlerle birlikte milliyetçi dalganın geldiğini gördük. Dolayısıyla hepimizin, “Seçim öncesi sınır ötesi bir operasyon mu olur, bir savaş mı çıkar veya içeride bir güvenlik endişesi yaratabilecek birtakım gelişmeler mi olur?” endişesi var. Ama aslında ikisine de eşlik eden, ekonomik gelişme ya da ekonomik kaygılar gibi faktör vardı. Şu anda herhangi bir olağandışılık, Türkiye’nin ekonomik problemlerini çözmek bir tarafa, işi daha da ağırlaştırabilir. Dolayısıyla, o “cin fikirlilik” çok ağır bir şekilde geri tepebilir. 

AKP’nin artık olağan bir durumu yönetme yeteneği yok, bunu biliyoruz. AKP sempatizanlarının da buna tahammülü yok. AK Partililerin, birçok tartışmada, 15 Temmuz sonrasına benzeyen bir atmosferin ortaya çıkmasını arzu ettiklerini gördüm. Çünkü o tip dönemlerde, herhangi bir yargılama olmadan, üzerlerinde herhangi bir baskı hissetmeden, toplumun herhangi bir aktörüne istedikleri kadar bağırabilme hürriyetini buluyorlar kendilerinde. Bence, 15 Temmuz sonrası, AKP’liler için çok önemli bir katarsisti; istedikleri kadar bağırabildiler. Hatta benzer bir durum olmadıkça yaşayamaz hâle geldiler. Sürekli olarak rahatlayan, kendisini deşarj eden bir ruh hâlini düşünün. Bunu devam ettirmek mümkün değil. Fakat AKP bunun dışında yaşayabilen bir parti değil. Seçmenlerine de böyle bir ruh hâli aşıladı. O yüzden, o durum yavaş yavaş da olsa, Türkiye’deki ekonomiyi, Türkiye’deki sosyal huzuru ve hukuku mahveden şey hâline geldi. AK Partililer rahatlayacak diye, toplumun geri kalanı büyük kazanımlarını, refahlarını, varlık değerlerini kaybetti. O yüzden, böyle bir kaotik durumun beklendiği gibi bir tepki alabileceği kanaatinde değilim. Çünkü zaten yaşandı ve tüketti. Biz bunu yaşadık. AK Parti bir otoriterlik inşâ etti. AK Parti sempatizanları, kendilerini hem ahlâklı hem güçlü hem haklı hem de ötekini istedikleri gibi şeytanlaştırabilecekleri bir pozisyonda konumlandırdılar. Bu, aynı zamanda cennet gibi bir şeydir. Fakat bu süreç boyunca, altta yatan bir ekonomik faktör vardı. Artık o ekonomik faktör yok. Hatta bu ekonomik faktör kendisini şu şekilde belli etti: AK Parti ve AK Partililer böyle yaptıkları için ekonomi kötü hâle geldi. İktisadî neden-sonuç ilişkileri, doğa dünyasında olduğu gibi kendisini hemen açığa vurmuyor. Mesela masa etrafındaki hepimizin talihsizliği, arada geçen zaman zarfında yorum yapıyor olmamız. Hepimiz, atılan adımın nasıl sonuç vereceğini bilmiyoruz. Fakat bu sonucun ne zaman ortaya çıkacağı belli değil. Birkaç sene sonra ortaya çıkıyor ve AK Parti, o aradaki zaman zarfında hâkimiyetini kuruyor. 

Mesela Afrin Operasyonu’nda bunu gördük. Günün sonunda, Afrin Operasyonu’nun, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini bozacağını, S-400 kazığını yiyeceğini, her şeyden önce Türkiye’nin ulusal güvenliğine zarar vereceğini herkes biliyordu aslında. Ama AK Parti, bu sonuçlar ortaya çıkıncaya kadar geçen zaman içerisinde politika yapmayı tercih etti. Bu katarsis hâliyle ekonominin kötü gidişatı arasındaki bağlantı, bence son 1-2 senedir çok net bir şekilde ortada. Dolayısıyla, istikrarı bozan taraf, ekonomiyi bozan taraf olarak adlandırılacak. “Cin fikirli” insanlar vardır muhtemelen. Bu, Kemal Can’ın söylediği gibi bizi asla şaşırtmaz. Siyasî cinayetler ve provokasyon üzerinden iktidar kurmak, beni şaşırtan bir olgu olmaz. Ancak bu, artık Türkiye’de mistik havasını kaybetti. Son 20 senede Türkiye’de çok şey yaşadık: Başarısız olan darbe girişimleri ve kaotik dönemler yaşadık. Bunlara karşı aşılıyız artık. O yüzden, bütün bu gelişmeler olurken, devam eden ekonomik başarı da ortadan kalktığına göre, hatta bu ekonomik başarısızlık bu gelişmelerden dolayı yaşandığına göre, siyasî provokasyonların murat ettiği amaca ulaşabileceği kanaatinde değilim.

Ruşen Çakır: Ayşe, seninle devam edelim. Burak, 2015 Haziran-Kasım arası döneme gönderme yaptı ve özellikle ekonomi konusunu vurguladı. “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” gibi bir tâbirimiz de var. Sen muhalefetin dile getirdiği bu tür endişelerin bir karşılığı olabileceğini düşünüyor musun? Diğer sorum da, böyle bir şey olursa, bunun sonucu siyasete nasıl yansır sence?

Ayşe Çavdar: İkinci sorundan başlayayım: AKP bu konudaki haklarını kullandı ve tüketti. Yani 2015’teki iki seçim arasındaki hikâye, “Seçimle gitmem. Kaybedersem de nizâ çıkarırım” hikâyesinin ilkiydi. Nitekim bu opsiyonu kullandığını ve bir daha işine yaramayacağını 2019 yerel seçimlerinde gördük. Sadece İstanbul ve Ankara’da değil, tüm ülke sathında verdiği kayıplardan gördük ve öğrendik. Dolayısıyla, AKP’nin işine yaramayacaktır.

Birinci sorunun cevabı, ille de ikinci soruyu gerektirmiyor. AKP, önceden nizâ çıkarmanın işine yaramayacağının farkında mı? Değil. Farkında olsa bile başka çaresi olduğundan da emin değilim. Çünkü insan kaynağı itibariyle, siyasî yol yordam üretme –“hikâye yazma” demeyeceğim, çünkü artık bunun için çok geç; buradan bir hikâye çıkarması mümkün değil– ama bir yol yordam üretme, en azından ittifakını genişletme, yeni parti müttefiki bulamıyorsa bile, toplumsal kesimler içinden yeni bir şeyler çıkarma ihtimali yok. Bunun böyle olmasının sebebi de, ikinci soruna verdiğim cevap: İhtimali yok, çünkü 2015’te o hakkını kullandı ve ondan sonra da kullanmaya devam etti. Biz OHAL koşullarında seçimlere hazırlandık. Neredeyse 1,5 yıl kadar bir OHAL rejimi yaşadık. Sadece 2015’teki iki seçim arasını değil, bir de 15 Temmuz 2016 ve sonrasını da eklemek lâzım bu hikâyeye. Yani AKP, “Ben yoksam istikrar yok” dedi. AKP vardı ve istikrar da olmadı.

Ben ekonomik istikrar ya da büyüme konusunda da Burak’la aynı fikirde değilim. Çünkü o büyüme rakamsal bir büyümeydi ve yoksullaşma devam etti. Biz 2015’ten beri sokağa ne kadar bir zenginlik ya da büyüme yansıdığını, büyüme rakamıyla ya da Kredi Garanti Fonu ile değil, başka parametrelerle ölçmeliyiz. Biz aşağı yukarı 3 yıldır devam eden bir ekonomik krizdeyiz. Dolayısıyla, AKP o hakkını kullandı ve o hakkı kullandığı için biz bu haldeyiz. Bunu kendileri de gayet iyi biliyor. Ama benim endişem, başka yollar biliyorlar mı bilmiyorlar mı hikâyesi. 

Kılıçdaroğlu’nun çıkışına, Koray Aydın’ın verdiği söyleşiye Kemal de değindi. Ben bunu, “Devleti tedbir almaya çağırma” şeklinde bir uyarı olarak görüyorum. Yani bir ön alma, “Böyle şeyler denenebilir” şeklinde. Ayrıca, halkı da hakemliğe çağırma, yani: “Gözünüz iktidarın üzerinde olsun, aklınızda olsun. Böyle şeyler olabilir, herkes birbirine sahip çıksın. Yetkili makamlar da tedbir alsınlar”. Bunu, herkesi işini yapmaya, sıkı durmaya, aynı zamanda dayanışmaya çağıran bir davet diye gördüm ben. 

Belki takıntılı olduğumu düşüneceksiniz ama, bu sağ-sol hikâyesinin başka bir tarafına değinmek istiyorum. Çünkü şu anda hem iktidarda, hem muhalefette iki büyük sağ blok görüyoruz. Bugüne kadar gerçekleşmiş saldırılar da –hepsini teker teker hatırlayamayacağım– mesela Halk TV çıkışında yapılan saldırılar; Buğra Kavuncu, Selçuk Özdağ gibi sağdan, ülkücü kökenden gelen insanlara yönelik saldırılar oldu. Levent Gültekin’e yapılan saldırıyı da hatırlatayım. 2015’te karşıda, halkın ve devletin güvenliğini güya tehdit eden bir Kürt hikâyesi, bir “terör” hikâyesi vardı. Ona karşı mevzu sahneye kondu. Fakat bizim son 1-2 senedir karşılaştığımız durum ondan biraz farklı. Hepsi, iktidardakiyle aynı değerlere sahip insanlara, yine iktidar cephesinden, üstelik içeriden sayılabilecek eleştiriler dolayısıyla yapılan saldırılar. Ben bunun çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Çünkü benzerler birbirleriyle rekabet ettiklerinde, kavga ettiklerinde, tarafların radikalleşmesi ihtimali var. Bu ihtimal, onlar dâhil olmak üzere hiç kimseye yaramaz. Bu konu açılmışken, bunun üzerinde biraz konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Ne demek istiyorum? Sizler de gayet iyi biliyorsunuz, uzun yıllardır, sağın içinde de görülmemiş hesaplar var. Ülkücülük ya da MHP, kaç kez dağılıp toparlandı. O dağılmalar esnasında, yalnızca ideolojik değil, aslında ideolojik olmaktan çok, birtakım kişisel hesaplar birikti. Şimdi o hesaplar görülüyor. 

Biz, 2015 Haziran’ından sonra, AKP ve MHP arasındaki ittifakta ve MHP’nin ondan sonra bölünmesinde de, şimdi devam eden dağılmada da, eski Ülkü Ocakları başkanlarının ihraç edilmesinde ya da istifa ederek gitmelerinde de, o bitmemiş hesapların görülmekte olduğunu görüyoruz. Ben asıl, konuşulmayan tarafın bu olduğunu ve buraya dikkat çekilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü burada mevcut muhalefet ittifakına çok iş düşüyor. Sadece saldırıya uğramamak anlamında değil –zaten bu onların sorumlulukları olamaz– ama bunları da tartışmaya açmak önemli. Neden önemli? Hangi konularda nasıl ayrışıldığı, nereden ayrışıldığı konularının tartışılması, hem Cumhur İttifakı’nın içeriğinin neye dönüştüğü hem de ayrılanların neden gittikleri –kişisel hesapların ortaya dökülmesi anlamında söylemiyorum– yol yordam ve siyaset etme biçimi, varsa eğer sınıfsal mevzuları ele alış biçiminde bir farklılaşma varsa, bunların da konuşulması gerektiğini düşünüyorum ki biz “Cinayet mi olacak, saldırı mı olacak, her şey gene çığırından mı çıkacak?” tartışmasının ötesine geçebilelim. Çünkü bu sağ içi bir hesaplaşma ve sağdan kiminle konuşsam, neredeyse 10 yıllardır bir şekilde bekledikleri, ürktükleri, korktukları, ama kulak arkası ettikleri, hakkında konuşmaktan bile çekindikleri bir şeyin sahnesi kurulmuş vaziyette şu anda ve bu, o kadar kolay bir şey değil. Ben bundan kaçınmanın yolunun, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi –belki başka türlü de yapılabilirdi, ille de “cinayet” lâfının edilmesi gerekmiyordu– halkın hakem olarak görüldüğü, tartışmaların örgütlenmesiyle, daha çok konuşulmasının mümkün olduğunu düşünüyorum. 

Kılıçdaroğlu’nun bunu söylemesinin önemi var. Çünkü Kılıçdaroğlu birkaç kez saldırıya uğradı: Çubuk’ta uğradı. Adalet Yürüyüşü esnasında uğradı. Dolayısıyla, bunlar başına gelmemiş işler değil. Onun bu açıklamayı yapması, tedbirin alınması ve halkın dikkatini o tarafa çekmeye çok yarayacağını düşünüyorum. Bunun da önemli bir tarafı var. Öyle ya da böyle, iktidar ve muhalefet seçime hazırlanıyor. İktidarda bir parti var. Yanında da bir küçük parti ve başka partiler var. Ne olursa olsun, şu anda yargı teşkilatının, güvenlik teşkilatının direksiyonunda iktidar var. Bu dönemin güvenli bir şekilde atlatılabilmesi iktidarın sorumluluğunda. Özellikle dikkatinizi çekmek isterim: Kılıçdaroğlu’nun bu tür saldırılara uğramış ve bunları ayyuka çıkartmamış biri olarak bu çağrıda bulunmasını, bir anlamda –artık devletten ne kaldıysa– devleti tedbir almaya ve devlet olmaya çağırdığını düşünüyorum. Teşekkür ederim. 

Ruşen Çakır: Erdoğan’ın seçimi kaybetmekte olduğu yolunda yaklaşımlar var. Bu provokasyon ihtimali de bu bağlamda değerlendiriliyor zaten. Siyasi suikastların dışında, Yunanistan’a savaş açmak, Kıbrıs’ı ilhak etmek gibi birtakım senaryolar var. Yine Suriye ile ilgili askerî birtakım operasyonlar olabileceği de rivayet ediliyor. Seçime doğru giderken, Erdoğan’ın önünde nasıl bir seçenek var? Şimdiye kadar hep konuştuğumuz, muhalefeti bozma, muhalefetin bir araya gelmesini engelleme stratejisini bir kenara bırakalım. Kendisi neler yapabilir? İttifakları nasıl geliştirebilir? Yapabileceği bir şey var mı? Ayşe başta bu konuya biraz değinmişti, Kemal, seninle devam edelim. 

Kemal Can: Ben, Ayşe’nin bıraktığı yerden devam ederek cevap vereyim. Biraz önce hepiniz değindiniz: Erdoğan veya iktidar, başka bir yol yöntem, bir araç olmadığı için, buna benzer kaos atmosferi ya da olağanüstülük yaratmak için bir şeyler yapar mı yapmaz mı? Bu işine yarar mı, yaramaz mı? Bunlar ayrı bir tartışma. 2015’ten itibaren bu iktidarın terkibi, sadece seçmen desteğinin aritmetiğinden ibaret değil. Geçen haftaki “Adını Koyalım”da da söylemiştim. 1 Kasım 2015 seçimlerinin sonuçları, Devlet Bahçeli’nin 7 Haziran akşamı ya da ertesi gün yaptığı açıklamayla netleşmişti. İstikrarlı ve arkasında hem seçmen hem ideolojik tahkimat anlamında güçlü ittifakı oluşturabilen terkibin açıklanmasıyla, Kasım seçiminin resmi çıkmıştı. O ittifakın çok önemli ayağı, tabii ki seçmen desteğiydi. Çünkü asıl olarak meşrûiyetini oraya yaslıyordu. Ama sonra 15 Temmuz, sonra peşinden gelen sistem değişikliği ve bugün resmini çok daha net gördüğümüz ve tartıştığımız bu parti devleti kombinasyonu, devletin bir tür iktidarın ortağı olarak kabineye dâhil olduğu… Aslında Hulusi Akar tartışmalarını yaratan şey de o. Bu koalisyon konusunda hep, “Bahçeli ne yapar?” deniyor ya? Bu koalisyonun başka ortakları da var ve “Onlar ne yapar?” sorusu da önemli. Bence şu anda, yapılacak kaosa ilişkin provokasyonların kaynağı, bu kaos sayesinde iktidarın veya Erdoğan’ın oylarını artırmak, yeniden bir konsolidasyon yaratmakla ilgili olmayabilir. Bunun asıl meselesi, bu iktidar kombinasyonunun içerisinde yer alan belirleyici devlet unsurlarının, öncelikli olarak yargının ve güvenlik aygıtının bu iktidar kombinasyonunun arkasında durup durmayacağı ile ilgili bir mesele. Dolayısıyla, “Suriye’de yapılacak operasyon ya da içeride çıkartılacak karışıklıklar oy artışına neden olur, bundan politik bir avantaj sağlanır. AKP seçmeni ve muhalefet seçmeni bundan nasıl etkilenir, dağılır mı?” meselesinden başka bir taraf var. Belki Kılıçdaroğlu’nun, “Bir yanlışa düşmeyin. Bu konuda yaratılmak istenen şeye alet olmayın ya da buna göz yummayın. Çünkü başka bir şey oluşmakta ve bundan siz de zarar görürsünüz” uyarısı, aslında bu iktidar kombinasyonunun seçmen profiline değil, diğer aktörlere. Bunun içerisine iktisadî aktörleri de katabiliriz. Biraz önce Burak’ın değindiği gibi, bu kombinasyonun yarattığı iktisadî türbülans, bütün sınıfsal çevreleri aynı biçimde etkilemiyor. Ekonomik kriz de, dövizin hareketliliği de, faizin seviyesi de öyle etkilemiyor. Bunların içerisindeki kapışmaların birtakım karşılıkları olduğunu biliyoruz. Dış politikada da böyle ilerleniyor. Hani hep “Erdoğan sonrası” diye konuşuluyor ya? Her şey sanki siyasî aritmetik üzerinden konuşuluyormuş gibi. Ama ondan ibaret değil. Dolayısıyla, bu kaos atmosferini yaratmaya teşne olanlar var — tabii bütün devlet bürokrasisinin tamamını kastedemeyiz; çünkü bunun içerisinde de, tıpkı iktidar ve muhalefet içerisinde olduğu gibi, ekiplerin birbiriyle kapıştıklarını biliyoruz. Hatta yakın zamanda, bunun karanlık tarafında da çok ciddi kapışmalar olduğunu, birtakım YouTube videoları ve Twitter paylaşımlarıyla, adeta bir dizi film gibi izleyerek gördük. Dolayısıyla devletin çeşitli fraksiyonlarının çeşitli rolleri var. Buradaki uyarı, muhalefet cephesinde giderek etkinlik kazanmaya başlayan, “Devleti de yanımıza alalım. Devletin, hâlâ kalmış ve bu iktidardan zarar görüldüğüne ilişkin inancı yükselmiş kesimlerini de dâhil edelim” arayışının uzantısıdır. Çünkü mesela Adalar’da yaşanan olaylarda ve Gezi Davası’nda olduğu gibi, yargı kararlarına uymama konusunda, hâlâ iktidarın siyasî aktörlerini arkalayan, onlarla birlikte davranan ya da onların talimatlarıyla davranan ağırlıklı bir kesim var. Bu tür kaos ihtimallerine ilişkin uyarılar da, seçmen nezdinde kaosun nasıl bir sonuç yaratacağından çok, bu tarafıyla ilgili. İktidarın yaptığı her şey de öyle açıklandı ya. Hatta ben bu laiklik tartışmaları ve oradaki zorlamalar konusunda da böyle olduğunu düşünüyorum. Bu tür hamlelerle test edilen şey, o kemik seçmende ne kadar etki yaratacağıdır. Zaten iktidar açısından kemik seçmen, kemik seçmendir. Onları tatmin ederek kazanacağı bir şey yok ki. Tam tersine, bu tür hamleleri yaptığınızda, bunu destekleyecek kesimleri değil, buna direnebilecek kesimleri test etmiş olursunuz. “Şeriatı kaldıracağım” dediğinizde, zaten şeriatın lüzumsuz olduğunu düşünen yeni birilerini kazanmazsınız. Sadece, bunun önemli bir şey olduğunu düşünen kesimlerin direnç seviyesini ölçersiniz. Ya da, oradaki kendi gücünüzü test edersiniz. Veya bu bileşenlerin nasıl davranacağını görürsünüz.

Bu tür şeylerde, hem Kılıçdaroğlu’nun çıkışındaki muhatap, mesajın gittiği yer, seçmen değil; hem de iktidarın bu konudaki reaksiyonunda konuşulan taraf, kamuoyu değil. Evet, iktidarın bu tür hamleler yaparak siyasî aritmetiği değiştirecek şeyler yapması çok mümkün görünmüyor. Hatta dış operasyonlar da defalarca denendi; son 2 yılda bir sürü dış operasyon, dış gerilim icat edildi, kullanıldı. Ama siyasî aritmetiğe etkisi çok da fazla olmadı. En kabadayısı 2-3 ay sürdü. Buna karşılık, muhalefetin de artık sık sık dile getirdiği gibi, bu parti devleti tablosunda o yer kalmışsa… Belki Burak buna cevap verebilir, çünkü o kapasitenin hâlâ kuvvetli olduğunu düşünüyor, ben o kadar emin değilim. Kapasitenin zayıflaması anlamında değil bu söylediğim. Kapasitenin, iktidarın yarattığı sorun karşısındaki reaksiyonu konusunda emin değilim. Burada nasıl davranacağı, kimden yana taraf olacağı çok belirleyici. Çünkü bu siyasî iktidar her ne yapacaksa –iddia edildiği gibi, paramiliter güçler, birtakım organizasyonlar vardır tabii– devletin gücünü kullanarak yapması muhtemel. Bu, aslında o devlet gücüne dâir bir tartışma. Ben meseleye böyle bakıyorum. “Ne yapabilir?” meselesinde, sadece, “Kaybettiği seçmen, kazabileceği seçmen” üzerinden devam edersek, iktidar kombinasyonunu çözmekte biraz zorlanırız. Peki, ne olur? Seçmen desteğini çok dramatik bir biçimde kaybetmiş bir iktidar, bu tür hamlelerle ayakta kalmaya devam edebilir mi? Zor. Çünkü meşruiyetini hâlâ kendisince tarif ettiği “Milli irade”ye, yani seçmen desteğine yaslıyor. Dolayısıyla ona ihtiyacı var. Ama bu mesele denklemi önemsizleştirmiyor. Çünkü hâlâ seçmen ve siyasî aritmetik dışında, önemli bileşenler net tavırlarını daha ortaya koymuş değiller. Muhalefet de iktidar da konuşurken, bazen de oralara konuşuyor. Oralara konuştuğunu “Seçmene konuşuyor” gibi okuduğumuzda, yanlış algılıyoruz veya ondan çıkacak sonuçla ilgili öngörülerimiz çok isabetli olmuyor. 

Ruşen Çakır: Burak, aynı soruyu sana da soracağım. Ayşe’nin başlattığı ve Kemal’in devam ettirdiği, “iktidar ve muhalefetin devlete yönelik mesajları” meselesini aklında tut. Provokasyon ve karışıklık dışında, Erdoğan’ın seçim kaybetmemek için yapabileceği herhangi bir şey var mı sence?

Burak Bilgehan Özpek: Biz bunları niçin konuşuyoruz? Çünkü AK Parti seçimi kaybediyor. Şu anda biz bir geçiş sürecindeyiz. Yani iktidarı devretme sürecindeyiz. Araştırma sonuçları bize ilginç şeyler söylüyor: 2018 seçimlerinde yüzde 15-16 geride olan Millet İttifakı, şu anda birkaç puan farkla Cumhur İttifakı’nı geçmiş durumda. Buna HDP de eklendiği zaman, arada 12-13 puanlık bir fark oluyor. Çok mucizevî bir şey olmazsa eğer, mevcut ekonomik koşullar mucizevî bir şekilde düzelmezse, bu seçimlerin kaybedeni belli. Önümüzdeki kış çok sert geçecek. Dünyada büyük bir enerji krizi yaşanıyor ve Türkiye’nin de bundan etkilenmemesi mümkün değil. Yapılan araştırmalarda, Mart ayında daha da düşmüş bir AKP göreceğiz. 2015 Kasım’ında yüzde 50’ye ulaşan, 15 Temmuz 2016’dan sonra desteği yüzde 70’e ulaşan bir siyasetçinin, bugün yüzde 40’ın altına inişini izliyoruz; yüzde 50’ye yakın bir kaybı var. Bu hükümet, illâ şaşırtıcı bir sonuç aldığı için gideceğini anlamayacak. Birçok AK Partili milletvekili, siyasetçi, bağımsız gözlemci, hatta doğru okunabilirse, birçok AKP’li aparatçik, AK Parti’nin organik aydını, köşe yazarı, bunu çok net bir şekilde görüyor; artık topun buradan dönmesi çok zor. Dolayısıyla bu, Tayyip Erdoğan’ın kendi ortaklarına karşı da prestijini yitirmesi ve onlar arasındaki ilişkilerin değişmesini de beraberinde getiriyor. Biz hep, monolitik, bütüncül bir iktidar ve muhalefet yapısı olduğunu ve oyunun bu ikisi arasında oynandığını zannediyoruz. Aslında, iktidar cenahı içerisinde de başka bir oyun oynanıyor. Çünkü her otoriter yönetim, aslında bir ittifak. Bu ittifakta, liderin, yani sistemin kalbi olan kişinin, diğer ortaklarına karşı elinin kuvvetli olmasını sağlayan bir koşul olmalı. Bizdeki koşul: Seçimler. Tayyip Bey’i kendi müttefiklerine karşı güçlü kılan şey, karizmatik kişiliği ve oy alabilme yeteneği. Oyu alamadığı zaman, kendi ittifak ortaklarına karşı da ilişkisi değişiyor. Bununla birlikte, ittifakın içerisindeki aktörlerin birbirleriyle olan ilişkisi de değişiyor. Biz şu âna kadar devlet ve hükümet bütünleşmesi gördüysek, bu, aslında çok iyi bir şekilde milli güvenlik arkasına maskelendiği için gördük. Bugün bir askerî personel, hükümetin milli güvenlikçi söylemine hizmet edip, kendisini “AK Parti’li olmayan” bir şekilde tanımlama özgürlüğüne kavuştu. “Ben AK Parti’li değilim, ama memleketin selâmeti için bu politikaya destek veriyorum” diyebiliyor. Devlet ve AK Parti, orada hızlı bir şekilde bütünleşti. Tabii onun arkasında çok müstehcen bir iktidarı paylaşma hesabı var. Ama artık iktidar olmayacak. Birilerinin, devlet adına AK Parti’ye sağladığı meşrûluk üzerine düşündüğünü varsayıyorum. Bu meşrûluğu daha fazla ne kadar sağlayabilecekler? Bizim bunları konuşmamızın sebebi biraz da bu.

Beni şaşırtan asıl şey, “siyasî suikast” meselesine AKP’lilerin verdiği tepki. Siyasî suikast meselesi, siyasî sistem içerisindeki her aktörü kapsayan bir tehdit. Bu söylem şişeden çıktıktan sonra, hangi aktör siyasî suikast meselesinden muaf olabilir ki? Buna karşı reaksiyon vermek, sadece muhaliflerin benzer tehlikeyi yaşadığını îmâ ediyor. Bence, AK Parti içindeki siyaset bilmez danışmanlar orada bir noktayı atlıyorlar. Hükümet kaybettikçe, AK Parti’nin oyları düştükçe, AK Parti’nin ittifak içerisinde olduğu aktörlerin, AK Parti dâhil bütün siyasî aktörlere karşı devreye sokabileceği bir planı olabilir. Mesela, bugün Nagehan Alçı’nın yazısını okudum. “Devlet, Tayyip Erdoğan’dan daha güçlü bir yapı. Hatta Tayyip Bey’in 10 katı. Dolayısıyla yapabilecekleri de, Tayyip Bey’in şu âna kadar yaptıklarının 10 katı olabilir” diyor. Herkes bu lâfı biraz ağzında geveliyor, belki ben de öyle yapıyorum; ama özellikle dikkat çekmek istediğim bir nokta var. İktidar, yekpâre değil. Erdoğan’ın karizması ve oy toplayabilme yeteneği artık belli ki yok. Tayyip Bey’in iktidar içerisindeki pozisyonu da değişiyor ve iktidar kompozisyonu içerisindeki aktörlerin birbirleriyle ilişkisi de değişiyor. Şu zamana kadar, devlet adına Tayyip Bey’e meşrûluk sağlayan aktörler, bütün siyasî aktörler karşısında kendilerini bir âmil olarak değerlendirebilir. O yüzden, bu siyasî suikast meselesini sadece muhalefet partilerinin değil, iktidardaki partilerin de ciddiye alması gerektiği kanaatindeyim. 

Bugün Türkiye’de, sizin siyaset dışı yollarla iktidarı ele alma gibi bir planınız varsa, burada etkili strateji, muhalif liderlere karşı siyasî suikast yapmak olabilir. Ancak, iktidardaki insanlara da halel getirecek davranışlar, bütün siyasî atmosferi etkileyebilir. O yüzden, siyaset kurumunun bu son 5-6 senedir yaşadığımız saçma sapan atmosferden çıkıp, kendilerine ciddi anlamda savunma refleksi vermesi gerekiyor. Buna AK Parti ve MHP’yi de dâhil ediyorum. Dolayısıyla, siyaset kurumunun yarattığı atmosferden faydalanarak kendi otonom alanını yaratan ve kendisine “derin devlet” süsü veren, devletin kendisiymiş gibi davranan bazı kişi ve grupların bu durumu manipüle etmesine imkân tanımamalılar. O yüzden, ilk başta söylediğim gibi, “AK Parti, tekrar seçimi kazanmak için birtakım karışıklıklar yaratacak” senaryosunu çok gerçekçi bulmuyorum. AK Partililerin durumu tamamıyla yanlış okuduğunu, duruma yanlış tepki verdiğini ve asıl tehlikenin nereden geldiğini görmediklerini düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Burada çok ilginç bir yere doğru geldik. Erdoğan-toplum ilişkisini konuşmaya başlayıp, Erdoğan-devlet ilişkisine döndük. Erdoğan’ın bu ittifaktaki en önemli gücü sandıktı. Ama artık sandığı olmayan bir Erdoğan’ın, iktidar ittifakındaki gücü eriyor. Dolayısıyla diğer müttefikler artık onu tercih etmeyebilir. Zaten şimdiden, çok sayıda insanın yavaş yavaş gemiden indiğini ve onu yalnız bırakmaya başladığını görüyoruz. Genellikle, seçimlerden önce bürokraside bir sessizlik olur, kimin gelip kimin gideceği belli olmaz ve bir şeyler değişir ya? Bu yaşanan, onun da ötesinde. Çünkü 20 yıllık bir iktidardan söz ediyoruz. Çok ciddi dönüşümler olabilir. Sen ilk soruya cevap verirken bu konuya biraz değinmiştin aslında; ama seçime giderken Erdoğan’ın yapabileceği ne olabilir? Bir: İktidardaki gücünü koruyabilmesi için toplumu ikna edebilmesi lâzım. İki: Toplumu ikna edemiyorsa, iktidar ortaklarına, “Benden iyi seçenek bulamazsınız” diyebilmesi lâzım. Ama onların da, toplumdan desteği azalmış, eriyen bir Erdoğan’a çok mecbur oldukları söylenemez. Ne dersin Ayşe?

Ayşe Çavdar: Ben bu soruya, Burak’ın birinci soruya cevap verirken değindiği bir şeyle başlayarak cevap vereceğim. “2015’te iki seçim arasında ne oldu?”ya dâir ya da bildiklerimizden yola çıkarak, nasıl bir analiz yaptığımız konusu. O kadar çok şeyi bilmiyoruz ki. Sadece 2015 değil, aşağı yukarı 2010’dan itibaren. Hatta bana kalırsa, 2004’ten itibaren. AKP’nin bu ülkeyi, hangi işbirlikleriyle nasıl yönettiği konusunda o kadar az şey biliyoruz ki. Ben, senin Vatan gazetesinde yazarken, bir yerde “Medyaya hiçbir zaman bu kadar sansür olmadı” dediğini hatırlıyorum — 2008-2009 civarlarıydı yanlış hatırlamıyorsam. O kadar opak bir şey ki, analiz yaparken, biz yalnızca sonuçlardan geriye doğru bir mantıklı hat izlemek zorunda kalıyoruz. Hatta buna da, “Bu iktidarı mantıklaştırmak bize kalıyor” diye itiraz etmiştim. O kadar mantıksız şeylerle karşı karşıya kalıyoruz ki. Biz mantıklı bağlantılar kuracağız derken, AKP’yi mantıklı bir düzleme oturtmuş oluyoruz genellikle. Ama ben yine oraya döneceğim. İnanılmaz opak, karanlık sular içinden yönetilmiş bir iktidar var. Bu iktidar dağılırken, sorulmayan sorulardan bir tanesi de, AKP’nin Erdoğan’la ne yapacağı ya da ne yapmayacağı. Ben birkaç gündür hafif şaka yollu soruyorum, ama bence o kadar da şaka yollu sorulmak zorunda değil bu soru. Cumhur İttifakı’nın adayı kim olacak bilmiyoruz. AKP, yarışa gerçekten Erdoğan’la mı çıkacak? AKP ile Erdoğan’ı iki ayrı yere koyuyorum. Çünkü onlar ne zamandır birbirlerinden ayrışmış vaziyetteler zaten. Analizler de sürekli, “Erdoğan’ın oyu-AKP’nin oyu”, “Erdoğan’a onay-AKP’ye onay” şeklinde yapılıyor. Dolayısıyla öyle bir ayrım var. 

O gördüğümüz, bildiğimiz ayrım başka bir yerde daha var: 2013’ten beri, Erdoğan’ın, özellikle toplumsal vakalarla karşı karşıya kaldığında ortaya koyduğu performans ve dille, AKP’nin performansı ve dili arasında sürekli birtakım farklılıklar oldu. Her birinden sonra, AKP bir miktar daha erozyona uğradı. Çünkü Erdoğan, kendisiyle aynı şekilde konuşmayanları attı ve gitti. AKP’den geriye ne kaldı? Sadece, Erdoğan’la her konuda hemfikir olanlar mı? Hayır. Mesela, bildiğim kadarıyla, Abdülkadir Aksu da hâlâ AKP’de. Cemil Çiçek de orada. Hayati Yazıcı da öyle. Bu isimler, bizim eski AKP’den bildiklerimiz. Peki, onlar ne yapıyorlar? Bir fikrimiz yok. 

Hülâsa, ben şöyle bir şey söyleyeceğim: Erdoğan, en başından beri – AKP’yi de şöyle tarif ederek söyleyeyim bunu: Osmanlı’nın yıkılışından itibaren formüle edilen bir tür “mukaddesatçı siyaset”in, nihayet tüm içeriğiyle iktidara gelmiş siyasî projesi olan AKP’nin zayıf karnıydı. AKP’den çıkıp giden bir sürü insanın, ondan, ismini bile anmadan “o adam” diye bahsettiklerini biliyoruz. Biz Erdoğan’dan bahsederken, o siyasî projeyi de bir şekilde dağıtmış, harcamış birinden bahsediyoruz. O zaman sormamız gereken şöyle bir soru var: AKP Erdoğan’ın nesi? Erdoğan AKP’nin nesi olur? Bu soruları ayrı cevapladığımız zaman, karşımıza başka bir manzara çıkıyor. 

Az önce Burak konuşurken şöyle bir tarif yazdım: “Yerli-milli”, bu ülkenin çoğunluğunu temsil eden, hep bu iddiayla ve hep bu moral üstünlük iddiasıyla gelmiş bir proje, 2015 itibarıyla, yalnızca devletin zor kullanma tekelini elinde bulundurarak, o tekele dayanarak iktidarda kalabilen bir şeye dönüştü. Bu ne demek? “Meşrûiyetini kaybetti, mesnet olarak da güvenlik aygıtına dayandı” demek. Bir tür istinat duvarı gibi, ona dayanmadan ayakta kalamaz hâle geldi. Bu yeni bir proje değil ki. Neredeyse 100-150 yıllık bir proje. Bu projeyi heba etmiş bir ekipten ve bir liderden bahsediyoruz. 

Bugüne geldiğimizde, AKP iktidarda kalmak için… İktidarda kalmaktan da kastettiğimiz, AKP, suyun başında durabilmek için, devletin zor kullanma tekelinin dışındaki birtakım zor kaynaklarına da, şiddet kaynaklarına da ihtiyaç duyma potansiyeli olan bir siyasî harekete indirgemiş durumda kendini. Şimdi konuşmuyoruz, ama SADAT’tan ve benzerlerinden bahsederken böyle şeylerden bahsediyoruz. “Bir miras nasıl heba edilir? İşte tam da böyle” denilebilecek bir yerdeyiz. Biz, Kılıçdaroğlu “Siyasî cinayetler olabilir” dediğinde, aslında neden bahsediyoruz? Neyin sonuna geliyoruz? Yani bu sadece AKP iktidarının mı sonu? Başka bir şeylerin de sonu. Burak, aslında bir geçiş döneminden geçtiğimizi söyledi — ki çok haklı. Bir iktidar sonlandı. Önümüzdeki dönemde, sonlanmış bir iktidarın nasıl devir-teslim edileceğine dâir bir seçim yapılacak. AKP’den değil, bir sağ projeden bir başka sağ projeye nasıl devredileceğini konuşuyoruz. 

Bunlar olurken, bir de Z Raporu çıkaralım. Bütün bu 100 yıllık projenin iktidara oturabilmiş siyasî partisinin 20 yıllık iktidarından kim kazançlı çıktı? Üç beş zıpçıktı müteahhit. Hepsi bu. Geriye de pek bir şey kalmadı. Bu siyasî projenin kendini meşrûlaştırdığı, “değerler, ilkeler, tarihsellik, bütün o mücadeleler, mağduriyetler…” Bütün bunlardan geriye, üç beş zıpçıktı müteahhitin oraya buraya beton döktükleri bir manzara kaldı. Üstelik de, o değerlerin tamamının itibarının kaybedildiği bir anomali durumundan bahsediyoruz. Hikâyeyi daha geniş bir perspektiften görünce ve AKP’ye bir mantık uydurmaya çalışmayınca, elimizde kalan manzara bu. Şimdi spekülasyon yapacağım artık: Böyle bir manzarada kalınca, mevcut durumda AKP’nin en zayıf noktası ve yumuşak karnı, Erdoğan’ın geçmişteki popülerliği ve o popülerliğin bugün dönüştüğü Erdoğan karakteri. Çünkü bu karakterden çok uzun süre… Bunun bir ispatı da Gelecek ve DEVA partilerinin yüzde 1 civarından öteye gidememeleridir. Çünkü o karakterden onlar da kurtulamıyorlar. Kulağa Erdoğan gibi gelmekten ya da onun gibi görünmekten kurtulamıyorlar. O bağı bir türlü kesemediler. Sebepleri ayrı, başka zaman konuşulmalı. 

Sonuçta, bizim bahsettiğimiz, yalnızca adı AKP olan bir siyasî partinin 20 yıllık iktidarı değil. 100-150 yıllık bir iddianın sonuna geliyoruz. “O iddianın içinden yeni bir şeyler çıktı mı çıkmadı mı?” diye düşünüyoruz. Bütün bu şiddet söylemi, bu iddianın sonuna gelindiğinde, bu iddianın sahiplerinin kendilerini nereye kadar küçülttükleri, o iddianın yarattığı siyasî, toplumsal, ahlâkî, ideolojik mirasları ne şekilde heba ettiğine dâir bir şey. Böyle bir ortamda, tabii ki bazı nizâların çıkması çok doğal. Kim elindeki böyle bir mîrası nizâ çıkarmadan devreder? O yüzden az önce, bunun üstesinden gelmenin yöntemi, sadece devleti –artık ondan ne kaldıysa– göreve çağırmak değil. Aynı zamanda şu süreci konuşmak: MHP’nin o mukaddesat müktesebatını, milliyetçilik hikâyesini, hem de böyle bir dönemde yeniden tartışmaya açmak İYİ Parti’ye düşer. İslâmcılık hikâyesinin özeleştirisini ve nefs muhasebesini yapmak da DEVA ve Gelecek partilerine düşer. Onlar da bunu yapmaktan imtinâ ediyorlar. Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu sadece devleti tedbir almaya çağırmış oluyor. Bir de hepimizi bu sürece şahit tutuyor. Ama eksik olan bir sürü şey var daha konuşulması gereken. 

Ruşen Çakır: Yine iyi bir yayın oldu. Kemal ve Burak, ekleyeceğiniz bir şey varsa, onları da alalım ve bitirelim. 

Kemal Can: Hepimiz tek tek, bu iktidarın monoblok bir şey olmadığını ve sadece AKP ve AKP’nin seçmenleri, MHP ve MHP’nin seçmenlerinden ibaret olmadığını söyledik. Erdoğan, bu ittifakın oy musluğu ve onu getirmekle sorumlu olan kişi. Bu çok doğru. Ama diğer ortaklar, Erdoğan bu görevini yeterince yapamadığı için, onunla birlikte iktidarı devretmeye ya da iktidardan bir süreliğine uzaklaşmaya mı razılar? Yoksa bu görevin yeni adaylarıyla yeni bir ittifak kurmak fikrinde mi olacaklar? Temel mesele bu. Demin söylediğim, “Herkesin konuşmaya çalıştığı yerler” diye bahsettiğim bu. Erdoğan’ın iktidarı bitiyor. Onunla birlikte olan o diğer parçalar –sadece Bahçeli’yi kastetmiyorum– “Tamam, bu işin sonuna geldik” mi diyecekler? Yoksa onun işlevini tamamlayacak başka biriyle, yeni bir ittifakın zeminini mi koruyacaklar? Ya da, yeni gelenler, “Size Erdoğan’ın yapamadığını biz yaparız” diye gelmekte olanlar mıdır? Bu sorular, hem “Kim ne yapabilir?” sorusunun alt cevabını, hem de aslında hepsinin şemsiye sorusunu oluşturuyor bence. 

Ruşen Çakır: Burak, senin söylemek istediğin bir şey var mı?

Burak Bilgehan Özpek: Açıkçası, “Seçimi kaybetseler de gitmezler” veya “Erdoğan, kaybedeceği seçime girmez” söylemlerinin dibinin çok boş olduğunu görüyorum. Bırakın seçimi, anket sonuçlarına göre bile, Ankara siyasetinin ne kadar hareketlendiğinin ve bizim konuştuğumuz konuların ne kadar çeşitlendiğinin farkına varmamız lâzım. Neticede, ortaklarına karşı meşrûluğunu sandıktan alan ve buna ihtiyaç duyan bir lider var. Ve şu anda bu meşrûluğu yitirmek üzere. O yüzden Türkiye’de, sonuna kadar, meşrûluk zeminini normallik ve olağanlık üzerinden kurmamız ve bunu savunmamız gerekiyor. 

Ruşen Çakır: Ayşe, ekleyeceğin bir şey var mı? 

Ayşe Çavdar: Hayır yok. Teşekkür ederim.  

Ruşen Çakır: O zaman, “Adını Koyalım”ı burada noktalıyoruz. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’a çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus