Acil demokrasi!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Başlık Bulutsuzluk Özlemi’nin 1980 sonlarındaki ünlü parçasından. Bu yayının nedeni de ABD Başkanı Joe Biden’ın 9-10 Aralık’ta düzenleyeceği çevrimiçi Demokrasi Zirvesi’ne Türkiye’nin çağrılmayacağı haberleri. Yıllar geçse de talep aynı.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Geçtiğimiz günlerde, birkaç gün önce, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan bir izleyicimiz ve aynı zamanda Patreon üzerinden Medyascope’a destek veren bir arkadaşımız diyelim, bir e-postayla benden bir yayın talep etti. Arada sırada böyle şeyler oluyor, “Şu konuyu işlesenize” diye. Benden demokrasinin önemini anlatmamı istedi. Tabii öyle bir şey ki…, o kadar, bir iki cümlede…. Bu her zaman Türkiye’de yapılabilecek bir şey. Dün de öyleydi, bugün de öyle ve korkarım yarın da öyle olacak. Aklımın bir yerinde bu vardı ve yapacağım zaman da bunun başlığını bulmuştum, “Âcil demokrasi.” Âcil demokrasi, 1980 sonlarında grup Bulutsuzluk Özlemi’nin çok popüler olan bir parçası. Bu, içinde “hava bedava, su bedava” dediği cümlelerinin olduğu, o tarihte –ki Turgut Özal başbakandı– ve şikâyetler, çok ciddi bir muhalefet vardı ve dönüp dolaşıp bu muhalefetler, sol, sola yakın çevrelerde demokrasi talebi olarak kendini gösteriyordu; Kürt sorununun tırmandığı dönemlerdi ve grup Bulutsuzluk Özlemi de bu şarkıyı ikinci albümleri “Uçtu uçtu” albümüne koymuşlardı. Orada bu parçayı yaptılar ve bu parça çok ilgi gördü. Aslında hâlâ biliniyor, dinleniyor. En azından “âcil demokrasi” lâfını zihinlerimize kazıdı. 

Şimdi, grubun en önemli ismi olan Nejat Yavaşoğulları benim bir zamanlar Ali Sami Yen’de beraber aynı tribünde, tribün komşusuyduk, o zamandan Nejat’la bayağı bir muhabbetimiz vardı; ama o sonra yeni stada gelmedi. Arada sırada konuşuyoruz. Bugün aradım kendisini sordum: “Ya, ben ‘Âcil demokrasi’ diye yayın yapacağım, bana bu olayı bir anlatsana” diye. O da şöyle söyledi — çok samimi birisidir Nejat: “Ya, sabah kalktığımda en çok istediğim şeyin demokrasi olduğunu düşünüyordum ve öyle bir duyguyla bunu yaptım” dedi. İstanbul’da Açıkhava Tiyatrosu’nda İnsan Hakları Derneği yararına bir konser düzenlendiğini anlattı. Hatta o söyleyince ben de hayal meyal hatırladım, Valilik birkaç kere erteleyip sonunda kabul ediyor ve burada çok sayıda, o dönemin önde gelen, kimisi hayatta olmayan, Cem Karaca gibi isimler de katılmış, çok sayıda grup ve şarkıcı kendi parçalarını seslendirmişler; ama en sonunda hep birlikte “Âcil demokrasi”yi okumuşlar, öyle diyelim ve o konserin de finali bu olmuş.

Aslında Türkiye’nin finali bu oldu ve Nejat şöyle dedi — ki çok haklı:, “Hâlâ bu dileğimin geçerli olmasını hayretle karşılıyorum.” Yani, o günden bugüne demokrasiyi beklemeye devam ediyoruz. Peki, ben bu yayını niye yapıyorum? Âcil demokrasi niye diyorum? Çünkü Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Joe Biden, ne zamandır yapacağını söylediği dünya çapındaki demokrasi konferansına Washington’ın davet edeceği ülkeleri açıklamış — ki online olacak bu, erişimle olacak; yani devlet başkanları, başbakanlar ABD’de toplanmayacaklar, ama online bir şey olacak. 9-10 Aralık’ta olacak, nihayet belli oldu ve çağırılacak ülkelerin listesini, Politico adlı, internette Amerika Birleşik Devletleri’nin çok güçlü bir yeni kuşak diyelim medyası var, orada yayınlandı –ele geçirmişler diyelim– ve o listede tabii ki biz yokuz. Çok acı ama böyle. Başka olmayanlar kim? Rusya yok, Çin yok, İran yok, Afganistan yok, Suriye yok, Mısır yok, Venezuela, Nikaragua yok, Fas, Tunus, Cezayir yok ve de Türkiye yok. Avrupa’dan, benim dikkatimi çeken tek Macaristan. Macaristan’a benzemekte olduğu söylenen Polonya var. Mesela Hindistan ve Pakistan var. Irak var, İsrail tabii ki var, Irak var. Kıbrıs, Tayvan, Ermenistan, Gürcistan var ve Türkiye yok. 

 Daha yeni Biden’la görüştü Erdoğan ve iktidar yanlısı yayın organları nasıl Türkiye’nin gücünü bir kere daha gösterdiğimizi vs. anlattılar. Türkiye’yi güçlü görüp görmediğini bilmiyorum, fakat Türkiye’yi demokratik bir ülke olarak görmedikleri âşikâr. Tabii ki şu söylenecektir: “Buna Amerika mı karar veriyor?” Mesela ne dedi geçen Devlet Bahçeli? Erdoğan- Biden görüşmesinin ardından yapılan yazılı açıklamada insan haklarına vurgu yapıldı cümlesi üzerine, “Onların hepsinden daha iyi insan hakları bizde var” dedi, Amerika Birleşik Devletleri’ne ithâfen. Kendisi buna inanıyor olabilir; ama buna herhalde başka inanan pek yoktur. Buradan hareketle de birileri pekâlâ şunu diyecektir; “Amerika mı karar veriyor? Biden mı karar veriyor? Onlarda da şu var bu var”. Nasıl soykırım meselesi gündeme geldiğinde birileri hemen Kızılderili soykırımı falan gibi şeyler söylüyorlarsa, bu söylenecektir; fakat bu konferansı Biden niye düzenliyor? Buradan ne çıkar? Şu niye çağırıldı, bu niye çağırılmadı?” gibi detayların üzerinde yoğunlaşabilirsiniz. Yeni dünya, yepyeni dünya düzeni şekilleniyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin şimdiki rakibi, en büyük hasmı Çin diye teoriler de yapabiliriz, yeniden iki kutuplu dünyaya dönülüyor da diyebiliriz; ama şunu görüyoruz ki Batı deyince akla gelen ilk ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’nin gözünde, Türkiye onlarla aynı ligde değil. Var olan birçok Afrika ve Asya ülkelerini sayıp, “Şunlar bile çağırılıyor da Türkiye niye çağrılmıyor?” diyecek hâlim yok; ama şunu da çok iyi biliyorum ki, Türkiye’nin çağırılmamış olmasına şaşıracak çok da kimse yok. Biz “Transatlantik”te bu konuyu arada sırada ele aldık ve Ömer Taşpınar ve Gönül Tol, özellikle Ömer –hatta bu Çarşamba yaptığımızda–, “Henüz tarihi belli olmadı, bakalım Türkiye çağırılacak mı? Ama hiç sanmıyorum Türkiye’nin çağrılacağını” diye Ömer bir kere daha söylemişti Çarşamba günü, işte bugün Cuma günü, iki gün içerisinde haklı da çıktı; ama haklı çıkmasına da kimsenin şaşıracak bir hâli yok.

Mesela Obama’nın ilk yıllarında böyle bir olay olsaydı, Türkiye herhalde en gözde ülkelerden birisi olarak çağrılırdı. Hatırlanacaktır, Obama seçildikten kısa bir süre sonra Türkiye’ye geldi; Meclis’te çok önemli bir konuşma yaptı ve Türkiye’deki Büyük Millet Meclisi aracılığıyla özel olarak İslâm dünyasına seslendi ve demokrasi vurgusu yaptı; çünkü Türkiye bu anlamıyla o tarihte tüm dünyada istisnâî bir ülke olarak dikkat çekiyordu ve özellikle İslâm dünyasına demokrasiyi “pazarlamak için” diyelim açıkçası, gösterilecek az sayıdaki örnek ülkeden birisiydi; ama şimdi Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri başkanlarının nezdinde Pakistan ve Irak’ın çağrıldığı bir demokrasi konferansına çağrılmıyor ve bundan da rahatsızlık duyacaklarını sanmıyorum. Türkiye’yi o listeye sokmak isteyen ABD’de herhangi bir bürokrat, yetkili olmuş mudur? Ona da pek ihtimal veremiyorum ve bu tam anlamıyla Türkiye’nin bazı önemli güçler tarafından artık bir “öteki” olarak görüldüğünün kanıtı.

Şimdi, burada milliyetçi bir tutuma girerek, demin söylediğim gibi, “Onlar kim oluyor?” vs. “Bizim iç işlerimize karışamazlar” şu, bu diyebilir miyiz?” Bence diyen tabii ki olacaktır, ama diyemeyiz. Her şey ortada seyrediyor. Hepimiz birlikte yaşıyoruz. Kendi şahsıma, Türkiye’de yaklaşık kırk yıldır gazetecilik yapan birisi olarak, gazetecilik yaptığım dönemin –yaşadığım dönem demeyeyim de gazetecilik yaptığım dönemler içerisinde–, 1985’ten bu yana, hukuk devletinden, kuvvetler ayrımından, temel hak ve özgürlüklerden bu kadar uzaklaşılmış bir dönem hatırlamıyorum. Gerçekten, Türkiye’de bir demokrasi yok. Hiçbir zaman tam olarak olmadı; ama hep bir umut vardı, hep bir heyecan vardı ve iktidarlar en azından bize bunu vaat ediyorlardı. İleriyi gösteriyorlardı, böyle bir perspektif vardı — ki buna Adalet ve Kalkınma Partisi de dahildi. Özellikle ilk yıllarında demokrasi vurgusu çok çok güçlüydü: “İleri demokrasi” diyorlardı bun. Mesela Avrupa Birliği için söylenen, “Cumhuriyet’ten sonra en önemli proje” vs.. Bunların hiçbirisi artık yok. Varsa yoksa güvenlik, varsa yoksa beka, işte tehditler, dış güçler, iç güçler, faiz lobisi vs.. Bütün bunlar ülkenin kötü yönetiminin örtülmesi için gösterilen bahaneler, gerekçeler… Ülkenin üzerine örtülen bahaneler bunlar; ama Türkiye’nin çok ciddi bir demokrasi sorunu var; demokrasiden giderek, hızlı bir şekilde uzaklaşma sorunu var. Türkiye artık otoriter bir ülke oldu — İngilizce tâbirle, “illiberal democracy” diyorlar. Yani, özgürlükçü olmayan demokrasi, yani birileri seçimle işbaşına geliyor ama, seçilen kişi özgürlüklerin üzerine şerh koyuyor, birilerini kayırırken birilerini alabildiğine baskı altında tutuyor ve bu anlamda, uzun zamandır zaten sağ popülizm, otoriter popülizm, otoriterlik vs. dendiğinde uzun bir süredir ilk akla gelen isimlerden birisi Erdoğan.

Bir yığın yabancı dergide, şurada burada böyle portreler var: Erdoğan’ın Putin’le ya da bir dönem Trump da buna dahil edilmişti ya da Macaristan’daki Orban’la beraber fotoğrafları… Türkiye böyle bir lige taşındı — ki Türkiye bir ara pekâlâ çok daha üst liglerde oynamaya tâlip bir ülkeydi ve öyle bir beklenti vardı, Avrupa Birliği’ne üyelik beklentisi vardı vs.. Bütün bunlardan acayip bir şekilde uzaklaşmış durumdayız. Peki, âcil demokrasi istemimiz hep var. Bulutsuzluk Özlemi’nin bu şarkısı, hep bir şekilde, en azından bazı nakaratlarıyla dilimizde. Yani orada, şöyle bir nakarat var: “Çelişkiler keskinleşsin diye, böyle mi geçsin ömrüm”. Evet, yani aynen bu durumdayız. O çelişkiler keskinleşsin lâfının neye gönderme olduğunu tahmin edebiliyorum; ama bugünün daha çok kullanılan hususu kutuplaşma meselesi ve ömrümüz kutuplaşmayla geçiyor. Kutuplaşma da Türkiye’deki demokrasi yokluğunun bir bahanesi ve zemini hâline getiriliyor. 

Peki, Erdoğan’la alâkalı bir mesele mi bu? Yani, Erdoğan gidecek, her şey düzelecek ve Türkiye tekrar demokrasiye mi geçecek? Sanmıyorum; çünkü Bulutsuzluk Özlemi bunu yazdığında ve söylediğinde ülkede Özal vardı. Özal ilk seçildiğinde, 12 Eylül’den ülkeyi kurtaracak kişi olarak görülüyordu; ama insanlar –herkes olmasa da, ben dahil birçok kişi– belli bir aşamadan sonra Özal’ın da Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştırdığını, ekonomideki liberalizmin demokrasiye yani siyasete tam olarak yansımadığını söylemeye başladık. Özal’dan sonra Demirel’in liderliğindeki koalisyon, sonra o cumhurbaşkanı oluyor, yerine Çiller vs.. O günden bugüne Türkiye’de bir demokrasi şikâyeti hep oldu. Dolayısıyla bu liderlerle alâkalı bir şey değil. Tabii ki her liderin ayrı bir yoğurt yiyişi var. Yoğurt yiyiş yerine şöyle diyelim: Demokrasiyi yiyip bitirmesi hepsinin farklı olabilir; fakat Türkiye’de bu olay sadece Erdoğan’la açıklanacak bir olay değil. Şunu diyecek değilim: “Bu iş eğitim meselesi, kültür meselesi…” Tabii ki bu yönler var; ama Türkiye’de birçok mesele var, ki bu meseleler çözülmeden –ki başta Kürt meselesi– Türkiye’nin demokrasiye gerçek anlamda ulaşması mümkün değil; ama Türkiye’nin şu hâlinden, demokrasiden alabildiğine uzaklaşmış hâlinden kurtulması tabii ki mümkün. Bunun için, öncelikle muhalefetin dile getirdiği “tekrar parlamenter sisteme dönüş” fikri başlangıç için çok iyi bir fikir olabilir; fakat tek başına yeterli olmayacaktır. Özellikle temel hak ve özgürlüklerin güçlü bir şekilde garanti altına alınması ve bunun için de yargının gerçek anlamda bağımsız ve tarafsız bir hâle getirilmesi, denge ve denetleme ağlarının çok güçlü bir şekilde kurulması, vs. vs.. Bütün bunlar ömrüm boyunca hep beklediğimiz, dile getirdiğimiz şeylerdi. Korkarım, oğlumun ve onun çocuklarının da hayatta hep önüne çıkacak talepler olabilir. Şu hâliyle baktığımız zaman, âcil demokrasi ihtiyacı hep önümüzde. Nejat Yavaşoğulları’nın dediği gibi: “Hâlâ bu talebin geçerli olmasını hayretle karşılıyorum”. Evet, insan hayret ediyor, öyle diyelim. Bugün saat 16:00’da Kemal Can’la birlikte tekrar, “Haftaya Bakış”ta da karşınızda olacağım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus