CHP’yi kapatma önerilerinin su yüzüne çıkardığı gerçekler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Dün, Kemal Kılıçdaroğlu’nun helâlleşme çağrıları üzerine evden bir yayın yaptım ve orada da değindim bu CHP’nin kapatılması çağrılarına. Bugün onu biraz daha sürdürmek istiyorum; çünkü bu, bir kere “deli saçması” olduğu muhakkak, yani bu Zihni Sinir vardı bir zamanlar, Zihni Sinir buluşları… Erdoğan’ın krizine bula bula bu çözümü bulan bir Mehmet Barlas ya da Atilla Yayla gibi isimler var; ama bu olay, üzerinde biraz konuşmayı hak ediyor –kimlerin ne söylediğinden bağımsız olarak–, çünkü burada dile getirilen şeyler aslında Türkiye’nin nasıl hazin bir durumda olduğunu bize gösteriyor. Yıllarca kendilerini “liberal” vs. diye sunan, parlatan ve gerektiğinde o günün konjonktüründe “vesâyetle mücadele”, “şu bu” adı altında, sözüm ona demokrasi savunuculuğu yapanların, sonra kendi çıkarları tehdit altına alındığı zaman nasıl en totaliter yöntemleri bile meşruymuş gibi göstermeye çalışmaları olayıyla karşı karşıyayız. 

Mesela ne dedi Mehmet Barlas? “Çünkü 2023 seçimleri, Türkiye için geleceğe yönelik dönüm noktası olacaktır. 83 milyon insanın kaderini iki üç sorumsuz politika heveslisinin gayri meşru çabalarına kurban edemeyiz.” Yani, önümüzdeki seçim kritik, burada birtakım gayri meşru çabalara, politika heveslisine kurban edemeyiz bunu. Diyelim ki böyle, gayrı meşru çabalar içerisinde vs. olanlar var, demokrasi tam da bu: Seçmen sandığa gider ve onları cezalandırır. Burada tabii sorun şu: Barlas da çok iyi biliyor ki, o beğenmediği Kılıçdaroğlu, şu an için beğenmediği Akşener… yarın ne olacağı belli olmaz; Mehmet Barlas ve ailesinin siyasî çizgilerinin nasıl iktidarlarla beraber değiştiğini herkes zaten biliyor, ama şu an için hoşlarına gitmeyen bu kişilerin sandıktan galip geleceğini düşünüp, burada Türkiye’nin iyiliği için CHP’nin kapatılmasını açık açık savunabiliyor ve diyor ki: “Zaten Anayasa Mahkemesi musluk kapatır gibi partileri kapatıyordu” diyor; “Ne var bunda?” demeye getiriyor. Ardından Atilla Yayla, her ne kadar sonunda “CHP kendi kendini feshetsin” dese de, “CHP kapatılsın” başlığı altında yazdığı yazıda, uzun uzun CHP’nin tek parti yönetimine yönelik birtakım çok bildiğimiz suçlamalar ve sonunda, “Böyle bir partinin demokraside anlamlı ve meşru bir yeri olabilir mi? Elbette hayır” diyor. Yani, demokrasilerde hangi partinin yeri olabileceğine karar verecek kişi olarak kendisini görüyor, bir de bunu liberal kimliğiyle –yani varsa hâlâ öyle bir kimliği– yapıyor. 

Burada ilginç olan şöyle bir husus var: Mustafa Kemal Atatürk ve CHP bağlantısından bahsederken, yazının içerisinde nedense “M. K.” kısaltmasını tercih ediyor, Mustafa Kemal de demiyor, “M.K.” diyor, Atatürk hiç demiyor. Bunu niye böyle yapıyor akıl alacak gibi değil, ama bunu böyle yazabiliyor. Nagehan Alçı’nın yazdığı bir sonraki yazı da bu ihtimali, CHP’nin kapatılmasını tartışıyor ve bu ihtimalden rahatsız olduğunu, fakat bu ihtimalin pekâlâ mümkün olduğunu söylüyor ve eğer iktidar bunu yaparsa hiç de bir şey olmaz, kimse sokağa çıkmaz, taraftar da toplayamaz, yaptığı yanına kâr kalır diyor. Sonuçta CHP’nin kapatılmasının, her ne kadar “maalesef” gibi cümleler kullansa da, pekâlâ olabileceğini söylüyor.

Şimdi, bütün bunların hepsini topladığımızda, önümüze çok açık bir husus çıkıyor: Artık CHP Türkiye’nin gündemini belirliyor ve CHP’li olmayan iktidar yanlılarını çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyor — özellikle de Kemal Kılıçdaroğlu. Bunu dünkü yayında uzun uzun anlatmaya çalıştım, tekrar tekrar yine anlatırım: Kemal Kılıçdaroğlu Baykal’ın yerine geçtiği zaman, ona atfedilen “Gandhi Kemal” vardı ve bir yeni CHP yaratma iddiası vardı. O olayı yıllar sonra nihayet yakalamışa benziyor ve bu da iktidar yanlılarının, açık söylemek gerekirse uykularını kaçırıyor ve onların en akıl almaz, en anti demokratik, anti-demokratik demenin de artık kâr etmediği çözüm önerileri sunmalarına yol açıyor.

Şimdi, şunu diyebilirsiniz: “Bunlar kim? Kerâmeti kendinden menkul…” Kerâmetleri kendilerinden menkul olabilir, ama bir ruh halini yansıtıyor, çaresizliği yansıtıyor; buradan artık AKP’nin bir çıkış yapamayacağını, Erdoğan’ın bir çıkış yapamayacağını artık onların da kabul etmiş olduğunu gösteriyor ve açıkçası Erdoğan’ın bence yapmaya yeltenmeyeceği bir şeyi, resmen, sanki ona yalvarıyorlar: “Sadece sen gitmeyeceksin, seninle beraber biz de mahvolacağız. Ne yap ne et, buna izin verme, gerekirse kapat”. Şunu özellikle vurgulamak lâzım: CHP’nin kapatılması Türkiye’nin kapatılması anlamına gelir. HDP’nin Anayasa Mahkemesi’ndeki davasının bile nasıl sonuçlanacağı bilinmezken ve bence kapatma kararı çıkmayacakken, CHP’yi sudan gerekçelerle…, neler olabilir bunlar? “PKK’yla ilişki” ya da “FETÖ’yle ilişki” ya da zaten böyle bir kapatma niyetinin herhangi bir şekilde gerekçesinin de çok fazla bir önemi olmayacaktır. Böyle bir şeyle kamuoyuna, iç kamuoyuna ve dış kamuoyuna bunu anlatabilmenin hiçbir şekilde imkânı yok; ama hâlâ birileri bunu düşünüyor. 

Böyle bir talebin gelmesi durumunda Anayasa Mahkemesi’nin böyle bir davayı açacağını da sanmıyorum, açmak zorunda kalsa buradan kapatma kararı vereceğini de sanmıyorum. Bütün bu süreçlerde bunun dillendirilmesinin CHP’ye bir zarar vereceğini hiç sanmıyorum. Aslında Türkiye’ye de zarar vereceğini hiç sanmıyorum; çünkü bu tür olaylar Türkiye’de bir devrin kapanmasını alabildiğine hızlandıran çıkışlar. Burada şunu görüyorsunuz: “Acaba Erdoğan bir cevap verebilir mi? Erdoğan acaba erimesini, destek kaybını durdurabilir mi? Neler düşünüyor acaba? Ekonomiyi düze çıkarabilir mi? Dış ilişkiler, dış politikada mesela Birleşik Arap Emirlikleri, Şeyh gelecek Türkiye’ye; düne kadar Türkiye’deki her türlü pisliğin sorumlusu, darbe vs. tertipçisi olarak suçlanan, sürekli manşetlerde yerin dibine batırılan Birleşik Arap Emirlikleri Şeyhi Türkiye’ye geliyor. Yakında herhalde Mısır’la da birtakım düzenlemeler olacak ve muhtemelen Suriye’yle de barışmak zorunda kalacak Erdoğan; ama bunların hiçbirisinin onun yarasına merhem olacağını sanmıyorum.

Baktığımız zaman, kendisini bu tür sözcü ilan eden kişiler, iktidar adına konuşmaya niyetlenen kişiler, açıkçası bunu bize gösteriyorlar: Tam bir çaresizlik hâli CHP’yi kapatmak. Yani, insan bunu duyduğu zaman hakikaten rahatsız oluyor. Şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Bu tür olaylarda, “Bunu dillendirmek de iyi değil”, yani “Bu da demokrasiye zarar veriyor.” vs. gibi bir yaklaşım var. Zaten Türkiye’de demokrasiden geriye çok bir şey kalmış değil. Bu tür olayların dillendirilmesinin aslında Türkiye demokrasisine daha fazla yararlı olacağı kanısındayım. 

Atilla Yayla’nın ya da Mehmet Barlas’ın kendi başlarına bunları dile getiriyor olmaları, aslında bunların iktidar çevrelerinde belli karşılıkları olduğunu da bize gösteriyor. Yani, birileri onlara şöyle şöyle yazın dememiştir muhakkak, ama kaybedenlerin ortak bir ruh hâlinden bahsedebiliriz ve birçoğunun aklına da, “En iyisi şu CHP’yi kapatalım, en iyisi tek başımıza bu işi yapalım” düşüncesi pekâlâ geçiyordur, böyle bir durum pekâlâ vardır. 

Şimdi, acaba mevcut rejim isterse CHP’yi kapatır mı? Mevcut rejim isteyebilir, ama CHP’yi kapatamaz. Bu mevcut rejim o kadar güçlü, kuvvetli değil. Mevcut rejimin, Erdoğan iktidarının bileşenleri var ve bu bileşenlerin önemli bir kesimi yavaş yavaş çıkacak yer arıyor. Kendilerine birtakım açık, yani bundan sonra iktidar kaybının kaçınılmaz olduğunu görüp buna göre şimdiden pozisyon almaya başladılar. Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara yönelik yaptığı videonun çok etkili olduğu söyleniyor –ki birtakım işaretlerin bence görmeye başladık yavaş yavaş–, yani buna şeyi de katabilirsiniz, yani madem köşe yazarlarından bahsediyoruz, Ertuğrul Özkök’ün bunca zaman sonra Hürriyet’ten çekip gitmesi de aslında işte bu “batan gemi” olayının bir başka örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Bunun sayıları giderek artacak. Rejim istese de bu işi yapamaz. İster, istemez, o ayrı bir şey, ama yapamaz. Yaptığı zaman, yapmaya kalktığı zaman, kendi içerisinde çok ciddi tepkiler yaşar; gerek AKP’nin içerisinden, gerek bürokrasinin, güvenlik bürokrasisinin vs. içerisinden yaşar ve her şeye rağmen böyle bir şeyi yapması hâlinde Türkiye’de sivil toplum buna çok sert bir şekilde karşılık verir ve yapanın tam anlamıyla, yapar yapmaz yaptığına pişman olacağı bir durum yaşanır. Türkiye o kadar da ucuz bir ülke değil; yani yapanın yanına kâr kaldığı dönem artık kapandı. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Fethullahçılar’ın sağladığı o geniş meşruiyet zemininde, Erdoğan başka zaman yapamayacağı birçok şeyi yapmış olabilir; ama artık o defter de kapanmış durumda. Madem Birleşik Arap Emirlikleri Şeyhi de, yani darbenin baş sponsoru da Türkiye’nin tekrar müttefiki oldu, bu dönem iyice kapanmış durumda ve artık böyle bir şeyi yapabilme imkânı yok. Erdoğan’ın böyle bir gücü yok. Bahçeli ise –her ne kadar CHP eleştirisinde kendisi de Erdoğan’la yarışıyor olsa bile– onun da böyle bir şeye gireceğini sanmıyorum. Hiçbir şekilde bu senaryonun iler tutar bir yanı yok; ama yine de tabii ki o çaresizlik birçok şeyi denemelerine yol açabilir.

Ama burada görüyoruz ki birileri bunun pekâlâ mâkul olduğunu ve mâkul olmasa da yapılsa yine pek bir şeyin değişmeyeceğini anlatmaya çalışıyorlar, yanlış yapıyorlar. Onların yaptığı bu yanlışlar, bu akıllara ziyan analizler, sözüm ona analizler ve akıl yürütmeler, aslında Türkiye’nin gittiği yolun iyi olduğunu, Türkiye’de bir devrin kapanmakta olduğunu ve Türkiye’nin önünün demokrasiye doğru açık olduğunu gösteriyor. Umarım iktidar değişiminden sonra gerçekten demokrasinin gerekleri yeniden yapılır, bir restorasyon sürecine girer Türkiye; ama önünün açık olduğunu en azından söylemek lâzım. Bunlara bakıp işlerin yolunda olduğunu söylemek lâzım; yani başlığa koyduğum, “su yüzüne çıkardığı gerçekler” dediğim: Her şeyden önce işler Türkiye için iyi gidiyor. Birilerinin panikliyor olması, birilerinin en akıllara ziyan teoriler dile getiriyor olması, işlerin iyi gittiğinin göstergesi olarak kayıtlara geçiyor. 

Yarın, Hatem Ete’yle tam da bu konuları, “İktidar mı kaybediyor, yoksa muhalefet mi kazanıyor?” sorusu etrafında tartışacağız, özellikle Hatem Ete bu konuda sürekli, düzenli çok ciddi kamuoyu araştırmaları yapan bir kurumda da yönetici. Çok ilginç bir yazı yazdı Perspektif’te (bkz.: https://www.perspektif.online/kritik-esik/ ), onunla uzun uzun bunu konuşacağız; çünkü şu âna kadar genellikle şöyle bir şey deniyordu — ben bunu söylüyordum: “Erdoğan kaybediyor, ama kimin kazandığı belli değil.” Artık işin rengi değişmeye başladı, bu tür çıkışlar da aslında bunu gösteriyor. Olay sadece Erdoğan’ın erimesi değil, Erdoğan’ın kaybetmesi değil, artık muhalefetin de kazanma aşamasına geldiğini bize gösteriyor.

Son bir duyuru da, bugün 15:30’da, fazladan olacak ama Osman Öcalan’la ilgili, biliyorsunuz koronavirüsten hayatını kaybetti, onunla ilgili bir yayın yapacağım. Kendisiyle 2004 ve 2013’te iki ayrı röportaj yapmışlığım var. Osman Öcalan olayından hareketle PKK’yı, Abdullah Öcalan’ı, AKP’yi, bütün bunların hepsini ele almak istiyorum saat 15:30’da. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus