Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (94): Yeni asgari ücret, kur krizi & muhalefetin durumu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la birlikte haftanın önemli olaylarını konuşacağız. Kemal, hoşgeldin.

Kemal Can: Hoşbulduk Ruşen. 

Ruşen Çakır: “Haftanın önemli olayları” diye başladım, ama özellikle ekonomide dün ve bugün iki büyük olay yaşandı: Birisi fâiz indirimi, diğeri de asgarî ücret açıklaması. Fâiz indirimi zaten bekleniyormuş; piyasalar satın almış. Türk lirası bütün yabancı paralar karşısında değer kaybetmeye başladı. Yayına girdiğimizde Amerikan doları 16,82 olarak görünüyordu, bakalım yayını kapattığımızda ne olacak? Hatta bugün bir ara 17 TL’ye çıktı. Merkez Bankası beşinci kez müdâhale etti, biraz iner gibi oldu; ama sonra tekrar yükseldi. Bugünkü değer kaybı yüzde 7,38. Bu oranlar ilk defa olmuyor, ama peş peşe, göz göre göre acayip bir şey yaşanıyor. Fâizi indiriyor, döviz yükseliyor. Sonra Merkez Bankası az imkânla piyasaya müdâhale ediyor. Döviz biraz iniyor, ama tekrar yükseliyor. Bu müdâhaleler daha önce dolar 13,7 civarındayken yapılmıştı. Şimdi 17,00’ye çıkınca yapıldı. Genel eğilim de, “Bunun bir sonu yok mu?” tepkisi. Bugün İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan nihayet ses çıkardı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu da ilk kez, öngörülebilir bir ekonomi talebini sosyal medyadan dile getirdi. Bu da mânîdar; çünkü bu zamana kadar sessiz kaldılar ve iktidarın bütün politikalarını desteklemeseler bile, ses çıkarmadılar. Kimi politikalarını desteklediler, kimilerinden rahatsız oldular; ama hep sessiz kaldılar. Bu yaşananlar karşısında, attıkları bir tweet’inne kadar anlamı var bilmiyorum; ama yine de bir şey işte. 

Kemal Can: Evet, bir yandan bu öngörülemezliği konuşuyoruz; bir yandan da, beklentiler ve reaksiyonlar konusundaki ölçeği ne kadar indirdiğimiz anlaşılıyor. Hem vatandaş tepkisi anlamında, hem muhalefet aktörlerinin tepkisi anlamında, hem de doğrudan bu meseleyle ilgili olması varsayılan iş çevresi, meslek örgütü ve benzeri kurumların tepkilerine baktığımızda, bu öngörülemezlik çok acayip bir tablo; bütün ülkenin hep birlikte yoksullaşmasını izliyoruz. Bir yandan da, herkesin kabul ettiği biçimde, ekonomik bir çerçeveye oturtulamayacak bu acayipliğin karşısında iki üç tweet atmanın, serzenişte bulunmanın, “Oo, bayağı ses çıkardılar” diye yorumlandığı bir durum. 

Ruşen Çakır: Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun paylaştığı tweet’i bir okuyayım. Şöyle diyor: “Piyasalarda yaşanan çalkantı ve döviz kurlarının geldiği seviye birçok firmamızı endişelendiriyor ve olumsuz etkiliyor.Piyasaların ivedilikle istikrara kavuşmasını sağlayacak âcil önlemler alınmasını ve öngörülebilirliğin temin edilmesini bekliyoruz.” Yalnız burada şöyle bir sorun var: “İstikrar için âcil önlem alın” diyor. Zaten iktidar bunu âcil önlem olarak yapıyor. 

Kemal Can: İstikrârın bozulma süreci bugün başlamış bir şey değil ki. Biraz önce, bugünkü değer kaybının yüzde 7 olduğunu söyledin ya. Dört günde kabaca yüzde 20, bir ayda yaklaşık yüzde 40 civarında kayıp.

Ruşen Çakır: 1 yılda yüzde 126.

Kemal Can: Dolayısıyla, sanki bugün birdenbire ânî bir gelişme oldu, Erdoğan bu fâiz düşürme kararını sanki bugün açıkladı. Bu tepkiyi mâkul bulup, “İş çevreleri ses çıkardı, istikrar istiyor. Bakın bunlar da konuşmaya başladı” diye okuyabilmek çok saçma bir durum. Rıfat Hisarcıklıoğlu şu anda istikrar istiyor değil mi? Ama istikrârın bozulmasını başlatan süreçte buna hiçbir îtirazda bulunmamış, hiçbir şey söylememiş, “Bunu yaparsanız istikrar bozulur” dememiş. Bu yapılmış ve yapılmaya devam ederken, şimdi, “İstikrarı sağlamak için önlem lâzım” diyor. Peki, istikrârı bozan neydi? Hani dış güçler filan deniyor ya? Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati yatırımcılarla yaptığı toplantıda, “Dışarıdan herhangi bir saldırı yok, bir güven sorunu var. İktidara güvenirseniz sorun kalmaz” açıklamasını yaptı. Bunu Erdoğan da söylüyor, son açıklamasında da bunu ifâde etti. Şimdi, iktidar tekrar güven istiyor. İş çevreleri de istikrar istiyor. O zaman iki temel soruya cevap bulmak lâzım. Biri: “Güven niye kayboldu?” Güven talep ediyorsa, bunu iktidarın cevaplaması lâzım. İkincisi de, istikrar talep edenin de, istikrârın neden bozulduğunu söylemesi lâzım ki, ne önlemi istediğini anlayalım. Hani diyelim biz, “Bu iktidar neyin peşinde? ‘Model’ dedikleri şey nedir?” diye anlamıyoruz ya? “Tamam, inanalım. Modele de destek verelim” diyecek olanlar için, bir insan evlâdı çıksa da, bu model tam olarak nasıl işleyecek bir anlatsa. İknâ olan olur, olmayan da “Bu model böyle işlemez” desin. Ama böyle bir şey yok. Şimdi de, istikrar talep eden Hisarcıklıoğlu’nun “İstikrârı bozan nedir?” sorusuna cevap vermesi lâzım ki istikrârı sağlayacak önlemi anlayalım. Daha önce de bu tür açıklamalar yapıldı. TÜSİAD Yüksek İstişâre Kurulu’nda birileri bir şey söyledi. Birtakım odaların başkanları sosyal medyada bir şeyler yazdılar. Bu tıpkı, Avrupa’nın “Kaygıyla izliyoruz” açıklamasına benzer bir şey. Şimdi ister akıl yitimi ister kumar hevesiyle yorumlansın, iktidarın, ekonominin gerektirdiği kuralların dışında birtakım adımlar atıyor olması, buna karşı, bunu izlemekte olanların tepkilerindeki irrasyonellik, açıkçası iktidardaki irrasyonellikten daha fazla gibi geliyor bana. 

Ruşen Çakır: Bu konuyu programın sonunda muhalefet bahsinde ayrıca konuşalım. 

Kemal Can: Mesela dün asgarî ücret açıklaması sırasında, işverenlerin ve işçi temsilcilerinin, Erdoğan’ın iki yanında oturup, bu uygulanan politikayla ortaya çıkmış ve bir “müjde” olarak üretilen tablodan, iki gün içerisinde yine yüzde 10 değer kaybettiklerini…

Ruşen Çakır: Yüzde 7 değer kaybetti. 

Kemal Can: Bakalım yılbaşına kadar, hatta o maaşı alana kadar insanlar ne kadarını kaybetmiş olacaklar?

Ruşen Çakır: Hazine ve Maliye Bakanlığı dün “Kamuoyuna saygıyla duyurulur” başlığıyla bir duyuru yayınladı. “Üretim odaklı ihracatı önceleyen Türkiye Ekonomi Modeli…” Modelin adı buymuş. Türkiye Ekonomi Modeli’nin kısaltması nedir?

Kemal Can: TEM.

Ruşen Çakır: TEM neyin kısaltması? Terörle Mücadele’nin.

Kemal Can: Beka ekonomisi hikâyesi.

Ruşen Çakır: Burak Bilgehan Özpek, dünkü “Ön Libero” yayınında ekonomik krizin sebebini “bekaizm”le, beka söylemiyle açıklıyordu. 

Kemal Can: Zaten dün AKP sözcülerinden biri, Meclis’te bütçe görüşmelerinde, “Ezan dinmeyecek. Bayrak inmeyecek. Dış mihraklar…” konuşması yaptı. Ama şunu biliyoruz: İktidarın, özellikle ekonomik krizin yarattığı sıkışmadan çıkmak için, riskli birtakım hamleleri bir çıkış yolu olarak görmesinin anlaşılır bir tarafı var. Ama çeşitli toplum kesimlerinin ve şimdiye kadar bu çıkarın ortağı olan kesimlerin de, bu politikanın bazı taraflar açısından kârlı olduğu ya da çıkarlarını devam ettirmeye uygun olduğu için sustuklarını anlıyoruz. Ama bazı kesimlerin de, bundan zarar görmelerine rağmen buna karşı çıkma cesareti gösteremedikleri için uyumlandığını da biliyoruz. 

Daha önce Medyascope’taki yayınlarında Hakkı Özdal ve Bahadır Özgür yaptılar. Ümit Akçay’ın yayınları oldu, başka yazılarda da dile getirildi: Bu uygulanan politikalar îtibâriyle, iktidarı destekleyen sermaye çevrelerinin kendi aralarında bir çıkar farklılaşması oluşuyor ve bir gerilim oluyor. Ama ilginç biçimde şunu izliyoruz: Bu gerilimi açık bir çıkar tartışmasına veya açık bir pazarlığa dönüştürmeye kimse yanaşmıyor. Ve böyle bir tablonun içerisinde gidiyoruz. Bu tablonun içerisinde gidildiği zaman, öngörülemezlik ya da belirsizlik şikâyeti yapan herkes, aslında o belirsizlik tablosunun bir parçasına dönüşmüş oluyor.

Ruşen Çakır: Bugün iş dünyasından bir ziyaretçim vardı. Ama kendi hâlinde, öyle büyük birisi değil. Şu dönemin tarihi yazılacaksa, Türkiye’nin “burjuvazisi”nin günahını ayrı bir yere yatırmak lâzım. Tamam, bir yerde çıkarlarını gözetiyorlar ve bu ekonomik modelden belli ölçüde çıkarları var; ama bir yerde şunu da görüyorlar ki, özellikle hukuk meselesinde, doğrudan kendilerini birinci derecede rahatsız edecek, kendi temînatlarının da altını oyacak şeyler de, bu sefer ürkeklik, korkaklık ve belli bir kültür yoksunluğundan da kaynaklanan bir şey yapıyorlar. Şimdi sesler yeni yeni çıkıyor. Ama bir devir kapandıktan sonra, göreceksin, şunu diyecekler: “Ya biz hep söyledik. Bakan geldiğinde ben ona demiştim ki…” Ama biz bugün gazeteci olarak mikrofon uzattığımızda hepsi kaçıyor. “Aman, ne olur ne olmaz” diye düz konuşmaktan da kaçıyor, herhangi bir şey konuşmaktan da. Bir taraftan bu otoriter rejimden istifâde ediyor olabilirler; ama bir taraftan da, o otoriterliğe acayip bir şekilde tâbi olmuş, boyun eğmiş, hiçbir direnç göstermeyen insanlar. Fakat yarın öbür gün devir kapanacak, onlar yine hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam edecekler. Birçok alanda olduğu gibi, belki de yarın öbür gün bize çok ciddi gizli direniş hikâyeleri anlatacaklar. 

Asgarî ücrete gelelim… İnternet üzerinden bakıyordum, baktım ortada birisi var. Bu kişi, bir önceki YÖK Başkanı’na, Yekta Saraç’a benziyor. Meğer Bakan Vedat Bilgin’miş. Bıyık bırakmış. Tanıyamadım. Çünkü yıllardır bildiğimiz Vedat Bilgin, MHP çizgisinin az sayıdaki entelektüel vasfa sahip isimlerinden birisiydi. Hemen sahaya uymuş? Kamuflaj giyerler ya? Bıyık da öyle bir şey oldu biliyorsun. Her neyse. Sen demin bahsettin: İşçi ve işveren temsilcileri “hazır ol”da durmuş bir şekilde Cumhurbaşkanı’nın etrafındalar. Ve Cumhurbaşkanı bizzat kendisi açıklayacağını söyleyerek bir müjde veriyor. Daha önce “Doğal gaz bulduk” müjdesi gibi.  Asgarî ücret 4250 lira, ki onun da 450 lirasını vergiyi kaldırarak yapıyorlar. Cumhurbaşkanı bunu gerçekten çok büyük bir paraymış gibi, bir müjdeymiş gibi söyledi. Ardından muhalefet partilerinden birtakım açıklamalar geldi, ama çok sönük kaldı. Şimdi, şöyle diyenler bile var: “Bu asgarî ücret erken seçim habercisi.”  Geçen gün MetroPOLL Araştırma’dan Özer Sencar’la yaptığımız yayında Özer Bey’in söylediği, “Seçim ekonomisi uygulayacak, baskın seçim olacak” gibi. Ben mi yanlış anlıyorum? O açıklanan ücret, insanları çok coşturacak bir para değil. Yüzdeye bakarsan yüksek gibi gözüküyor. Net parada artış yüzde elli civarı değil mi? Ama sonuçta ülkedeki yaşananların yanında… ki zaten bir buçuk-iki gün içerisinde alım günü alabildiğine azaldı. Bu konuyu sonra muhalefet bağlamında konuşacağız, ama orada şu geliyor aklıma: Erdoğan’ın çâresizlik sonucu yapabildiği bu yani: 4250 lira. Bunu bile bir seçim yatırımı, bir lütuf olarak görüyor. Üstelik bir de, bakan açıklamıyor, Cumhurbaşkanı bizzat açıklıyor. Çünkü normal şartlarda, bakanın bile değil, belki müsteşarın açıklayacağı bir şey olması lâzım. Cumhurbaşkanı çıkıyor, çok büyük bir rakam vermişler gibi ücreti açıklıyor. Kamuoyu da bunu satın alıyor. Bende mi bir yanlışlık var? 

Kemal Can: Hayır. Mizansen şuna uydurulmuş durumda: Başkanlık sistemi, son günlerde Erdoğan’ın da kişisel inisiyatifini çok öne çıkartan tutumuyla birlikte, yine bir lütufmuş gibi sunuluyor. Hatta hem sendikaların, hem Vedat Bilgin’in konuşmalarında, “Bu bir pazarlık süreci değildi” lâflarının edilmesi… İşçiyle işveren asgarî ücret için nasıl masaya oturuyorsa, bunun bir pazarlık olarak yapılmamış olması bile yeterince problemli bir şey. Bunu bir avantaj veya bir ilerleme gibi sunmaya çalışmanın bir âlemi yok. Ama daha önemlisi, kurulan mizansen şu: Daha iki gün önceden “Sendikalar 3,900 TL’de anlaştılar” bilgisi de sızdırıldı. Dolayısıyla Erdoğan üstüne 350 daha koyarak, yine herkesin ona teşekkür edeceği bir lütuf tablosu oluşturdu. 

Ama söylediğin gibi, ortaya çıkan rakam oransal olarak bir artış ifade etse bile, hem korunması imkansız, hem de son iki yıldır çok ciddi biçimde gelir kaybına uğramış, yoksullaşmış insanlar için çok kalıcı bir karşılık üretebilecek bir oran değil — ki verildiği andan îtibâren de erimeye devam ediyor. O maaşı ellerine alana kadar, daha ne kadar kaybedeceklerini bilmiyoruz. Artık insanlar çok anlık olarak ellerine ulaşan kaynaklara değil, bunu sürdürüp sürdüremeyeceklerine göre karar vermeye başlamak zorundalar. Şartlar insanları kısa dönemli düşünmemeye itiyor. Dolarizasyonu da hiç durduramamasının nedeni aslında bu. Hesaplayamadıkları şey de bu. Çünkü mevcut kriz tablosu, artık, insanların bir ay, iki ay, üç ay, bir yıl sonra ne olacağına, hele genç nüfus açısından geleceklerinin ne olacağına ilişkin bir belirsizliğe dönüştü. Şimdi iş çevreleri “İstikrarsızlık, öngöremiyoruz, önümüzü göremiyoruz…” diye şikâyetlerde bulunuyorlar. Ama şu anda bütün toplum böyle bir belirsizliğin içerisinde ve “Paramı nasıl koruyacağım?” sorusunu geçmiş, hayatını nasıl devam ettireceğiyle ilgili bir kaygı yaşıyor. 

Bu seçim ekonomisi konusunu geçen haftaki “Haftaya Bakış”ta konuşmuştuk. Bu beklenti bozulması ve güven endekslerindeki düşme yüzünden, bu tür seçim ekonomisi uygulansa ve büyük miktarda para transferi sağlansa bile, insanların endişelerinin yatışmasının kolay olmayacağını düşünüyordum. Hâlâ öyle düşünüyorum. Bu geçici bir rahatlık sağlar mı? Sağlar. Ama haftaya, ya da on beş gün sonra seçim olmayacağı için bunun etkisinin çok sınırlı olacağını da görmek lâzım.

Ruşen Çakır: Bir de, bana az gelen bu asgarî ücret, birçok işveren için çok gelecek ve muhtemelen yıl bitene kadar çok sayıda insanı işten çıkaracaklar.

Kemal Can: Özellikle küçük işletmeler, yani az sayıda insan çalıştıran esnaf, küçük atölyeler, hizmet sektöründe çalışan küçük işletmelerin çoğu için yük büyüyecek. Ama daha önemli ve daha uzun vâdeli başka bir sorun daha var; pek çok ekonomist de buna değindi: Asgarî ücret, bir “asgarî ücret” niteliğinden, ortalama ücret haline dönüşmüş durumda. Şu andaki verilerle, Türkiye’de çalışan nüfusun yarısı zaten asgarî ücretle çalışıyordu. Şimdi, bu getirilen tablo ve işverenlere de, senin söylediğin gibi vergi tasarrufundan sağlanan imkânla, daha fazla sayıda çalışan bu asgarî ücret sınırına zorlanacak. Dolayısıyla, çalışanların yarısından daha fazlası, bu asgarî ücret civarında ya da çok küçük farklarla asgarî ücretin üzerinde bir gelir elde etmeye başlayacak. Emekliler, işsizler gibi kategoriler bunun da altında kalmaya devam edecek.

Ruşen Çakır: Bir de, kamuda çalışanların, şu anda asgarî ücretten daha az ücret aldıkları yolunda şikâyetler var. KESK’in eylemleri var. Mesela benim ilk gençliğimde asgarî ücret, az sayıda insanın aldığı, en az ücretti. 

Kemal Can: Mesela gelişmiş Avrupa Birliği ülkelerinde asgarî ücretle çalışan insan, nüfusun yüzde 10’u, taş çatlasın yüzde 20’sini ifâde eder. 

Ruşen Çakır: Türkiye’de de bayağı düşüktü. Her geçen gün daha da artıyor ve asgarî ücretin üzerinde alanların da ondan çok farkı olmuyor. Böyle garip ve acı bir durum var. Tabii bu da ülkedeki yoksulluğu daha da çoğullaştırıyor. 

Kemal Can: “Orta gelir tuzağı”, bir süre önce bazı iktisatçıların dikkat çektiği ve bundan on sene önce konuşulan, tartışılan bir temaydı: “Türkiye orta gelir tuzağına giriyor. Millî gelirini artıramaması ve gelir dağılımındaki bozulma nedeniyle de kişi başı geliri de hem gerileyen hem de dağılımı bozulan bir ülkeye dönüşüyor” diyorlardı. Şimdi, bayağı yoksul ve ortalama gelirin son derece düşük olduğu bir ülkeye dönüştü. Şu an çok tartışılan “liyâkat”, “vasıf” gibi kavramlarla da bunun çok yükselmeyeceği belli. Yani üniversite mezunu olsan da asgarî ücretle çalışıyorsun, ilkokul mezunu olsan da asgarî ücretle çalışıyorsun. Ya da asgarî ücretin civarındaki bir gelir seviyesindesin — ki bu oldukça düşük bir gelir seviyesi. Dolar bazında baktığımızda 230 dolara tekabül ediyor. Bunu yükseltsen yükseltsen 300 olmuyor yani. Bu, çok ciddi bir yoksullaşma demek. Sadece bugün bir nefes aldırma imkânı olarak düşünülmesinin ötesinde; pek çok insan için, bugün henüz iş sahibi olmayan genç insanlar için, geleceğe ilişkin belirsizliği daha da büyüten bir şey.

Ruşen Çakır: Mesela, her yere üniversite açıldı. Gençler tabii ki üniversite okumak istiyorlar. Ama şöyle bir soru var önlerinde: “Bitireceğim de ne olacak? Bir iş bulabilecek miyim? İş bulursam kaç paradan başlayacağım? Nasıl gidecek?” Bir de işin liyâkat ve torpil kısmı da var. Sonra, evlenmek, aile kurmak, çoluk çocuk sahibi olmak… Her zaman için böyle sorunlar vardı; ama şimdi bir kâbus haline geldi. Kuşaklar arasında bu kadar hızlı olumsuz bir fark nasıl oluştu? Bunlar bizim gençliğimizde de vardı. Ama sonuçta bir şekilde iş piyasasına girince, biraz da becerikliysen, ayaklarının üzerinde durabiliyordun. Şimdi, becerikli olmanın çok fazla bir anlamı yok. Medya sektöründen de biliyorum. İlk başlarda gazeteciliğin bir câzibesi vardı. Bir ara Türkiye ortalamasının üstündeydi. Hele biraz da iyi bir şey yapıyorsan… Şimdi birçok sektör bu durumda. En son sağlık çalışanları olayında da gördük. Tam bir değersizleşme görüyoruz: Emeğin değersizleşmesi, eğitimin değersizleştirilmesi… “Eğitim şart” diyorduk, ama şimdi, eğitimin de tek başına bir anlamı olmuyor. Buradan muhalefet konusuna geçelim.

Kemal Can: Lâfını kesiyorum,“Sol, asıl olarak yoksulluğu paylaştırmak ister” diye çok kullanılan bir sağ jargon vardır ya? “Asıl olan zenginliği paylaşmaktır. Dolayısıyla kapitalizme karşı olmak saçma bir şey. Çünkü o büyümeyi yaratır ve büyümeden de zenginleşme olur” diye. Bugün, herkesi yoksulluğa mahkûm eden bir sistematik işliyor. Şu anda, büyük ihtimalle asgarî ücretin üzerinde maaş alan işçilerin çoğu –özellikle sendikasızlar– asla bu seviyelerde ücret zammı almayacaklar. Bütün işverenler giderek kendi çalışanlarını asgarî ücrete doğru itecek. Burada çalışan kesimlerin yoksulluğu paylaştığı ve yoksulluğa sıkıştırıldığı bir durum var. 

Ruşen Çakır: “Küçük burjuva” diyorduk ya? Küçük esnafın da mülksüzleştiği bir durum. 

Kemal Can: Bütün sistem, herkesin kendisini orta sınıf zannetmesinin üzerine kurulu bir sistemdi. Artık, kendisini orta sınıf zannedip daha da fazla gelir elde edebileceğini umma kapısı kapanmış durumda. Herkes için, bu vasata razı olmaktan başka yol kalmıyor. Onun için de AKP’nin çekirdek tabanına –sizin Kasımpaşa’da, şurada, burada yaptığınız röportajlarda dedikleri gibi– “650 liraya süper geçiniyorum. Ne olacak? Soğan ekmek yeriz” diyenlerden biri olmak dışında seçenek kalmıyor.

Ruşen Çakır: Bugün yine Kasımpaşa’ya gittiler. Bir tanesi bizim Ali Deniz, benim oğlum. Ali Deniz şöyle bir tweet atmış: “Sokak röportajına ‘doların 16 lira olması ile ilgili ne düşünüyorsunuz?’ diye başladık. ‘Doların 17 olması ile ilgili ne düşünüyorsunuz?’ sorusu ile bitirdik.” Bu çok acı.

Buradan muhalefete gelelim. Dünkü yayınımda “Ortada yol mu var ki yol haritası olsun?” diye bir şey söyledim. Dün, iki büyük ve çarpıcı olay yaşandı: birisi, göz göre göre fâiz indirimi ve kur krizinin devamı; diğeri de, asgarî ücretin hesapta büyük müjde olduğu, ama aslında normalin çok altında çıkan bir miktar olması. Muhalefet partileri de asgarî ücret ve fâiz indirimi hakkında, ayrı ayrı yazılı ve sözlü açıklama yaptılar. Kılıçdaroğlu, Karamollaoğlu görüşmesinin ardından açıklama yaptı, Davutoğlu yazılı açıklama yaptı, Meral Akşener Kilis’te konuştu. Toplasan ne dediler? İktidarı eleştirdiler. Eyvallah. Ama ne oldu? Erdoğan, asgarî ücret açıklamasını muhalefete bir meydan okuma gibi yaptı. Maliye Bakanlığı bunu, üretim odaklı ihracatı önceleyen Türkiye Ekonomi Modeli diye pazarlayıp, “Tüm kurumlar koordinasyon içinde şeffaf ve öngörülebilir bir şekilde Türkiye Ekonomi Modeli’ni destekleyecek selektif adımlar atacak” dedi. Bunları yapabiliyorlar. 

Artık bunu söylemek de bıkkınlık veriyor ama, muhalefetten birkaçı bir arada olup veya yan yana durmaları da gerekmeden telekonferans yoluyla da olsa çıkıp birlikte bir şey söyleseler, çok daha etkili olur. Şu hâliyle baktığınız zaman, arkasından lâf yetiştiriyorlar. “O yanlış, fâiz indirimi yanlış, asgarî ücret dolar üzerinden hesaplandığında bilmem ne olması gerekiyor” diye açıklama yapıyorlar ve bunların hepsi çok basit, suya yazılmış yazılar gibi kalıyor. Böyle bir durumda, artık TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu’nun bile, “Bu kadar yapmayın, ben bile konuşmak zorunda kalıyorum” dediği bir yerde, muhalefet neden hâlâ güçlü bir şekilde çıkıp damgayı vuramıyor? Bu, artık herkesin meselesi oldu. Yakın zamanda iktidardan kopmuş bir tanıdığım geçen gün bana, “Birleştirin şu muhalefeti” diyor — ki o da çok yakın bir zamana kadar iktidarın sözcülerinden birisiydi. Artık öyle bir şey olmuş ki, iktidar bile, “Alın bunu elimizden” diyecek hâle gelmiş. Ama hâlâ, Meral Hanım dün Kilis’teydi, bugün Antep’te. Kılıçdaroğlu yarın Kayseri’de olacak; olağanüstü bir durum yaşanmıyormuş gibi, normal işlerini yapıyorlar. “Zâten ekonomi hep kötü” diyebilirler. Dün sembolik anlamda iki büyük olay yaşandı. Ama böyle ortak bir irâde yok. 

Kemal Can: En son, 100 puan düşürmeyle, dolar 15’ten 16’ya, sonra 17’ye çıktı. Ama hatırlarsan bunun evveliyatı var: Bir ay önce, dolar 12’den 15’e çıktı. O hamle yapıldığında ve Hazine ve Maliye bakanı değiştirilip, Nurettin Nebati yeni bakan olarak atandığında, muhalefet, “Artık tek çâre erken seçim. Hemen alana çıkıyoruz, erken seçimden başka çâre yok” diye konuşmuştu. Sen şu anda iktidarda büyük bir erken seçim baskısı olduğunu görebiliyor musun? Hayır. Tam tersine, “İktidar baskın seçime mi hazırlanıyor?” diye konuşuyoruz. Hatta muhalefet de bunu konuşuyor. Siz zâten erken seçim istemiyor muydunuz? Niye baskın seçim endişesinden bahsediyorsunuz? Aslında “Seçim olmasın” mı diyordunuz? Baskın seçim diye bir şeyden bahsediliyorsa, muhalefetten birileri, “İktidar baskın seçime hazırlanıyor” diyorsa, bunun, aynı anda erken seçim talebiyle yan yana durabilmesi mümkün mü? 

Ruşen Çakır: “Ne güzel, iktidar baskın seçim hazırlıyor. Çok iyi olur” demiyorlar.

Kemal Can: Tuhaf bir durum var. Bu, aslında şundan kaynaklanıyor: Büyük bir ekonomik sıkıntı var ve bunu taşıyamayacak kadar zorlanan insanlar var. Ama şu anda yaşanan, hem ekonomik hem siyasî kriz, insanların üzerinde –iktidarın üzerinde değil–, şu anda krizi yaşayan, krizin bedelini ödeyen, tek tek insanlar… bu bir güce ve tazyike dönüştüğünde, iktidarlar üzerine binmeye başlar. Ortaya çıkan ekonomik veya siyasî kriz, asıl olarak iktidarın krizine dönüşür ve onu sürdürülemez bir durumda bırakır. Ama şu anda, hayatını sürdüremeyen insanlar var. Hayatını sürdüremeyen bir iktidar tablosu görmüyoruz. 

Ruşen Çakır: Normalde nasıldır? İnsanların hayatlarını sürdüremiyor olmasını birtakım siyasî güçler alır, iktidarın üzerine taşır.

Kemal Can: Muhalefet partileri, diğer iktisâdî aktörler ya da toplumsal aktörler, yani sendikalar ya da başka kuruluşlar, meslek örgütleri, çeşitli örgütlenme biçimleri…

Ruşen Çakır: Yoksulluğu yaşayan insanların kendileri…

Kemal Can: Evet. Bunlar neyi sağlarlar? O insanların sürdüremedikleri büyük zorluğu iktidarın üzerine taşırlar. O dönüşümü yaratmak için bu aktörler var. Ama böyle bir sürecin işlemediğini görüyoruz. Nasıl işliyor? Sizdeki muhabirlerin aracılığıyla “Ben artık geçinemiyorum” diyen insanları, birtakım liderler esnaf ziyaretlerinde, tıpkı medya mensubuymuş gibi bize duyuruyorlar. Öyle bir aracılık yapıyorlar. Bu aracılık yeterli değil. Siyasî partiler, bu aracılığı politik bir baskıya dönüştürmek için var. Öbürü, medyanın görevi. Tamam, medya görevini yapmadığı için siyasî partiler yapmak zorunda kalıyor, bunu anlıyoruz. Ama siyasî partilerin başka bir iş daha yapmaları gerekiyor. Muhalefet partilerinin, bu insanların yaşadığı problemi artık iktidarın yaşadığı bir probleme dönüştürmeleri gerekiyor. Bu konuda işlemeyen bir şey var. Oradaki siyasî süreç işlemiyor. Ve şu anda iktidar, senelerdir devam eden sürdürülemezlik baskısıyla, “gayet sürdürebilir biçimde” kendi zaman planlarını insanların önüne koyabiliyor. 

Bundan birkaç ay önce burada da konuşmuştuk, iktidar büyük ölçüde inisiyatifini kaybetmişti. Gündemi kaybetmişti, gündemi tutamıyordu. Özellikle ekonomik kriz konusunda “Yok bir şey” demekten başka bir şey yapamıyordu. Şimdi ne oldu? Erdoğan birdenbire “Ben biliyorum. Ne yaptığımı da biliyorum” deyip inisiyatifi aldı. 

Ruşen Çakır: Sıkıntı olduğunu kabul etti.

Kemal Can: Tamam, sıkıntı olduğunu kabul etti. Bunun için bir şey yaptığını, hatta asgarî ücrette konuştuğumuz gibi, birtakım lütuflarla meseleye dâhil olduğunu, meselenin kontrolünü ele aldığını iddia ediyor. Ve şu anda, yine ne konuşuluyor? İktidarın inisiyatifsizliği konuşulmuyor. Şu anda, iktidarın yaptıkları konuşuluyor. Tekrar iktidar konuşuluyor. Tekrar kendilerini konuşulur hâle getirdiler. Bugün yine Hisarcıklıoğlu ne diyor? Yine iktidardan ve Erdoğan’dan istikrar talep ediyor. Dolayısıyla, aktif aktör yeniden iktidar oluyor. Sendikalar ona teşekkür ediyor.

Ruşen Çakır: Sendikaların teşekkür etmesi çok acayip bir durum. 

Kemal Can: Herkes ona teşekkür ediyor. Bu ülkede görevden alınan bakan bile minnet duygularını ifâde ederek ayrılıyor ya? Şikâyet eden iş adamları bile, aslında şikâyetlerinin mercii olarak onu görüyorlar. “Bu iktidar çok acayip şeyler yaptı. Dolayısıyla bir an önce değişikliğe ihtiyacımız var” demiyorlar. Bu iktidardan istikrar talep ediyorlar. Böyle bir şeyin işlediğini görüyoruz.

Normalde, bu denli sert bir sürecin içerisinde oluşması gereken toplumsal ve siyasal tazyik, iktidarın üzerine yöneltilemiyor. Tam tersine, kaybettiği inisiyatif, birdenbire tam tersi bir rotaya girdi; her şeyin tekrar tek muhatabı haline dönüştü. Her şey onun üzerine kuruluyor.

Ruşen Çakır: Aslında eskiden damat (Berat Albayrak) varken, “Bu damadı da nereden buldu? Beceremiyor” deniyordu. Çünkü damada bir otorite atfediliyordu. Şimdi gelen bakan, zâten “Benim bir otoritem yok” diyor. Lütfi Elvan şapkasını aldı gitti.

Kemal Can: Muhtemelen önümüzdeki aylarda, sırf bu yüzden küçük bir-iki puan artışı görebiliriz. Erdoğan’ın görev onayında ve popülaritesinde, asgarî ücret mizanseni bile bir iki-puan ekleyebilir. Ve yeniden, muhalefetin, alternatif olarak kendini büyütüp, bu baskıyı iktidar üzerine yöneltmekte zayıf kalması yüzünden, birdenbire, tıpkı 2018’deki “At değiştirmeyin, zor bir dönemden geçiyoruz. Fantaziye gerek yok. Riske gerek yok” tablosuna döndürmeyi umuyor Erdoğan. 

Ruşen Çakır: Hani Hazine Bakanı Nebati, “Dış güç yok, içeride birileri bir şeyler yapıyor” demişti ya? O da çok ilginç bir gelişme. Şu an yaşadığımız, bu dış güç muhabbeti için çok elverişli. Ama dış güçlere o kadar bağlılar ki…

Kemal Can: Ama bir dış güç bulup onu cisimleştiremediler. Bir türlü olamadı. 

Ruşen Çakır: Bir de, “Türkiye Modeli” denen olay ihracat temelli. Niye ucuzlatıyor işgücünü? Dışarıdan gelip alsınlar diye. Dışarıyla da papaz olmak istemiyor. 

Bu arada, “Batan geminin malları, kapanın elinde kalır” meselesi de acayip bir şey. Iğdır’a Azerbaycanlılar geliyor, öteki tarafta Gürcistan’dan geliyorlar, Bulgaristan’dan, Sırbistan’dan Edirne’ye geliyorlar. İnsanlar “Ne güzel, ticaret oluyor” diyorlar. Ama onların kapış kapış aldığı şeyi, kendi insanın alamıyor. Ne acı bir durum. Bunu bir ticârî hareketlilik ve bir başarı olarak lanse etmeye çalışıyor. Dışarıda, cebine biraz para koyan birtakım insanların bavul bavul taşıyıp götürmesini, bir başarı gibi lanse etmeye çalışıyorlar. Halbuki o neyin karşılığında oluyor? Öteki tarafta, satanın bile alamayacağı şeyleri alıp gidiyorlar. Bu ülkenin insanlarının düşürüldüğü durum çok acı. Ve bu insanların büyük bir kısmı da AKP seçmen profiline çok yakın insanlar. Muhalefet, bu koşullarda, bu insanların memnuniyetsizliğini, daha da yoksullaşmasını siyasî bir protestoya çeviremiyorsa nasıl çevirecek? Büyük bir ihtimalle, o klasik, “Nasıl olsa artık bu iktidara kimse oy vermez”in ötesinde bir hamle olmayacak. Sen demin söyledin: “Erken seçime zorlayacağız” dediler, öyle kaldı. Devamı yok. Hâlâ açıklamalar var, esnaf ziyaretleri var. 

Muhalefeti konuşmak kadar da acayip bir şey yok. Çünkü iktidarı konuşacak bir şey yok. Çok basit, yanlış yapıyorlar ve istikrarlı bir şekilde yanlış yapmaya da devam ediyorlar. Onlara bir çağrı yapmanın da bir anlamı yok. “Yapmayın arkadaşlar, Türk lirasının değerini bu kadar da düşürmeyin” diyecek bir şey yok. Çünkü yaptıklarının doğru olduğunu düşünüyorlar. Muhalefet ise, yanlış olduğunu düşünüp, yanlışı değiştirmeye yönelik hamle yapmak yerine, “Nasıl olsa yanlış yapanlar bir gün mutlak bir şekilde kaybedecekler” diyor. Dönüp dönüp aynı şeyleri söylüyoruz. Burada duruyorum.

Kemal Can: Her konuda tekrar tekrar önümüze gelip aynı şey oluyor. Evet, iktidarlar başarısızlıklarının ya da yanlış tercihlerinin hesabını seçimlerde verirler; bunun bedelini öderler. Bu, bir şablon olarak doğru bir cümle olabilir; ama bir toplumsal-siyasal sürecin sonunda oluşur. Kendiliğinden olan bir şey değil. Onun bir bedele dönüşmesi, bir siyasî süreçtir. O süreçte de pek çok aktörün rolü var. Bu rollerin hakkıyla yerine getirilip getirilmediği tartışma konusu. Şu anda böyle bir şey hissetmiyoruz. “Bu böyle gitmez, böyle sürdürülemez” gibi, herkes kendince buna bir cümle buluyor. Hisarcıkloğlu bile “Belirsizlik” diyor. Ama bu kimin sürdürülemezliği? Bu, ne zaman ki iktidar için sürdürülemez bir şey hâline gelir, o zaman bir alternatifin oluştuğunu anlarız ve bir değişimden bahsedebiliriz. O zaman, yeni bir siyasî tablo ortaya çıkmış demektir. Ama şu anda sürdürülemezlik, insanların içinde bulundukları zorluklardan ibâret. İnsanlar sürdüremiyorlar. Hâlâ nasıl oluyor da yapıyor? Çünkü yapabiliyor. Fâizi 100 daha düşürüyor. Fâiz düşürme süreciyle birlikte, dolar 9’dan başladı, hatta daha geriye, Erdoğan’ın ilk bu lâfları söylediği tarihten alırsak, 7’den başladı, 17’ye geldi.

Ruşen Çakır: Olmadı henüz. 16,91’le bırakalım. 17’yi görmeden “Haftaya Bakış”ı noktalayalım. Umarım görmeyiz. Berat Albayrak “Maaşını dolarla mı alıyorsun?” diye dalga geçmişti. İnsanlar maaşını dolarla almıyor, ama harcamalarını dolar üzerinden yapıyorlar. Böyle acı bir gerçek var. Yıllar sonra Türk lirasının tekrar bu noktaya gelmiş olması bir başarıydı. Bu başarıyı gerçekleştirdiler. Kötü bir başarı. Ama şu aşamada, yaptıkları yanlarına kâr kalıyor. Demin okumaya çalıştığım Türkiye Ekonomi Modeli (TEM), “Her şey kontrol altında. Çok şeffaf, selektif politikalar” gibi şatafatlı sözler etrafında insanlar…

Kemal Can: “Meclis kürsüsünde AKP sözcülerinin veya bakanların söylediği bu saçma sapan argümanlara kim inanıyor?” diye konuşuyoruz ya sürekli? Sonra, Ali Deniz’in sokaklara çıkıp yaptığı röportajda olduğu gibi, bu yapılan, aslında kimseyi inandırmak için değil, sokakta hâlâ AKP’yi savunabilmek için insanların ağzına lâf verme işi. İktidar yandaşı medya ne işe yarıyor? “Bu söylenenlere kim inanıyor?” sorusunun karşılığı: Kimsenin inanması gerekmiyor. Kimsenin inandırılmaya çalışılması gerekmiyor. Bu söylenenler, yazılıp çizilenler, sadece, ekmek kuyruğunda beklerken, “Yok kardeşim kuyruk filan. Ben soğan ekmek de yerim” diyenle, “Dolar burada da 16 lira, öbür tarafta da 16 lira” diyene, o saçma cümleyi sağlamak için var.

Ruşen Çakır: Tabii işin şöyle bir acı yönü de var: Birilerine, “Görüyorsunuz işte. Benim oyumla bunun oyu bir olur mu?” gibi saçma sapan bir elitizmin de kapısını açıyor. Neyse. Yine berbat bir hafta sonrasında “Haftaya Bakış”ı noktalıyoruz. Kemal’le birlikte hepinize çok teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus