Ülkü Doğanay yazdı: Öyle OHAL komisyonları vardı ki onlar aslında hiç yoktular

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sabah üçüncü doz aşımı olduktan sonra eve dönüp öğleden sonramı CHP Genel Başkanı’nın Haber Global’de yayınlanan röportajı üzerine yazmayı planladığım bu yazıya ayıracaktım.

Ne var ki daha eve girmeden kapının üzerinde bulduğum ihbar kağıdı asabımı bozdu. İki haftadır beklediğim tebligat gelmişti. Postacı evde bulamayınca muhtara bırakmıştı. Bu seferki beyazdı. İyice sarıp sarmalanmış, bir yüzü 2’şer liralık pullarla kaplanmış, şişkin bir beyaz zarf. Ankara Üniversitesi’nin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalamamın ardından açtığı soruşturmanın tebligatı alelade bir sarı zarf içinde gelmişti oysa. Her tarafı bantlanmış bu beyaz zarfı zor açtım. İçindeki evrak da kem gözlerden saklanmak ister gibi, birkaç yerinden kalın zımbalarla kapatılmıştı. Zımbanın tekini sökmeye çalışırken bir kenarından yırtılıverdi. Böyle özenle sarıp sarmaladıklarına göre ortak oldukları “bu suç” büyük olmalı diye düşündüm. Tuhafıma gitti. Neredeyse beş yıl önce, adımı KHK listesine koyan rektörlük, Sayın Prof. Dr. Ülkü Doğanay diye hitap ediyordu bana.

Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’na göreve iadem için yaptığım başvuru tam 1548 gün sonra yanıtlanmıştı. Anayasa Mahkemesi’nin başvuru yapan Barış Akademisyenleri için “ifade özgürlüğü” kararı almasından 862, meslektaşlarımla birlikte yargılandığım davanın beraatle sonuçlanmasından 774 gün sonra…

Anlayacağınız, komisyon dört yıl boyunca düşünmüş taşınmış, tam da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin akademisyenlerin OHAL Komisyonu’nun etkili bir hukuk yolu olmadığı yönündeki başvurusu sebebiyle Türkiye hükümetine verdiği süre dolmak üzereyken, yani bir şekilde hükümet savunmasında OHAL Komisyonu’nun görevini yaptığını, Barış Akademisyenleri ile ilgili kararlarını açıkladığını, akademisyenler için iç hukuk yollarının açık olduğunu söyleyebilsin diye ardı ardına ret kararlarını açıklamaya başlamıştı. Böylece, aradan geçen beş koca yılın ardından, üniversitelerdeki görevlerinden ihraç edilen 400’ün üzerindeki Barış Akademisyeni’ne önce özel idare mahkemelerine, ret gelmesi hâlinde sırasıyla bölge idare mahkemesine, Danıştay’a ve AYM’ye başvurma yolu açılmış oluyordu. Yaklaşık 15 yıl sürebilecek bir yargı süreci…

Belki çok okudunuz, çok anlatıldı ama ortada apaçık bir hukuksuzluk varsa, üstelik bu hukuksuzluk yalnızca doğrudan doğruya hedef aldığı 406 kişiyi değil, onların ailelerini, öğrencilerini, üniversitelerde çalışmaya devam eden meslektaşlarını etkilemeye devam ediyorsa ne kadar anlatılsa az. Ortada bir SUÇ var. İktidarın bütün diğer suçları gibi, BU SUÇ’un da ortakları var.

Herkes duysun, bilsin, burada kayda düşsün diye bir kez daha, kısaca anlatmaya çalışacağım. Hatırlayacaksınız. Barış Akademisyenleri’nin yargılandığı davadan aldığı ceza sebebiyle üç aydan uzun süre cezaevinde yatan Prof. Dr. Füsun Üstel’le birlikte bir grup akademisyenin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru 2019 yılının Temmuz ayında sonuçlanmıştı. Kararın girişinde başvurunun “Bir grup akademisyen tarafından yayımlanan bir bildiriye imza veren başvurucuların terör örgütü propagandası yapma suçundan cezalandırılması nedeniyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiası” ile ilişkili olduğunu yazıyor. Doğrudan Anayasa Mahkemesi’nin bu kararından kimi maddeleri burada alıntılayacağım. Hemen ardından da, Barış Akademisyenleri’nin göreve iade taleplerini kopyala-yapıştır, “Söz konusu bildirinin ve bildiriyi imzalayan başvurucunun PKK/KCK terör örgütü ile irtibatlı bulunduğu sonucuna varılmıştır” kararı ile reddeden OHAL Komisyonu’nun kararından birkaç cümleyi özetleyeceğim. Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu bildirinin ifade özgürlüğü ve de akademik özgürlük kapsamında olduğunu ve bu sebeple imzalayanlara ceza verilemeyeceğini tescil ettiği kararın tam metnine buradan ulaşabilirsiniz. OHAL Komisyonu’nun gönderdiği kararın üzerinde gizli olduğuna dair bir ibare yok, zaten dava konusu olduğunda görülecek, ama rektörlük kararı tebliğ ederken bu karardaki rolünden -yazının sonunda anlatacağım- öyle utanıyor olmalı ki, üzerine gizli damgasını basıvermiş. Bu sebeple komisyonun metnini doğrudan alıntılamıyorum. Yaptığım alıntılar ve aktarımlar sebebiyle yazı maalesef biraz uzayacak. Şimdiden özür dilerim. Ama lütfen sonuna kadar okuyun.

Anayasa Mahkemesi: 89. İlk derece mahkemeleri mahkûmiyet kararlarını önemli ölçüde PKK terör örgütünün bir üst düzey yetkilisinin bildirinin yayımlanmasından yaklaşık iki ay önce yaptığı ileri sürülen “Aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın” şeklindeki çağrıya dayandırmışlardır (bkz. § 21). Mahkemeler söz konusu çağrının yapıldığını ve talimat mahiyetinde olduğunu, bu açıklamanın akabinde de yargılamaya konu edilen bildirinin yayımlandığını kabul etmişlerdir. Bununla beraber mahkemeler mahkûmiyet gerekçelerinde bildiriyi yazan ve imzalayanların PKK’nın talimatı ile hareket ettiklerine ilişkin varsayımı aşan bir delil gösterilebilmiş değildir.

….

91. Bundan başka Anayasa Mahkemesi’ne sunulan belgelere göre bahsi geçen üst düzey PKK’lı iddianamede ileri sürülen tarihten bir hafta önce 22/12/2015 tarihinde bir televizyon kanalında bazı açıklamalarda bulunmuştur. … Tümüyle ayaklanma ve silahlı şiddet çağrısı niteliğindeki açıklamada “Aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın” biçiminde bir ifadenin yer aldığı ise tespit edilememiştir.

95. Ceza mahkemelerinin ve diğer kamu otoritelerinin ellerinde her tür tartışmayı ortadan kaldıracak nitelikte kesin ve inandırıcı deliller olmadan soyut bazı değerlendirmelerle bir düşünce açıklamasının terör örgütü ile yapılan bir tür iş bölümü neticesinde veya örgütün talimatı ile yapıldığını varsayması ve bu tür bir varsayımla kişilerin cezalandırılması ifade özgürlüğü üzerinde ağır bir baskı oluşturacaktır.

OHAL Komisyonu: Yargılanıp da beraat ettiğimiz davanın daha sonra kendisi de ihraç edilen savcısının yazdığı iddianamede yer alan cümlelerle komisyon der ki, PKK/KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Bese Hozat’ın aydın ve demokratik çevreler öz yönetime sahip çıksın çağrısıyla hareket etmişlerdir. Bu çağrının akabinde bildiriyi hazırlamış ve imzalamışlardır.

Yani kendisini Anayasa Mahkemesi’nin ve dolayısıyla anayasanın da üzerinde gören komisyon Anayasa Mahkemesi’nin kararını görmezden gelmekte, yok saymaktadır. Ama bununla da yetinmeyip, bile bile olguları çarpıtmaya devam etmektedir. Olmamış bir şeyi olmuş göstermeye çabalamaktadır. Anayasa Mahkemesi, adını ilk kez yargılanıp beraat ettiğim davanın iddianamesinde duyduğum Bese Hozat’ın aydınlara yönelik böyle bir çağrısının olmadığını, ilk derece mahkemelerinin akademisyenlerin PKK’nın talimatıyla hareket ettiği yönündeki iddiasının bir varsayımdan öteye geçmediği tespitine rağmen, bu sabit fikirli Komisyon, akla zarar bu iddiayı ret kararının gerekçesine yerleştirmektedir.

Anayasa Mahkemesi: 98. Başvurucular böyle bir metni imzalamalarındaki tek amacın yetkililerin dikkatini çekerek şiddetin sonlanmasını ve barış ortamının tesis edilmesini sağlamak olduğunu ileri sürmüşlerdir. Böyle bir metnin, içeriğinde belirtilenlerden farklı amaçlar taşıyabileceği ve bunları saklayabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Fakat ceza mahkemelerinin yalnızca zan ve varsayımlarla mahkûmiyet kararları vermesi düşünülemez. Anılan kararlarda, bildirinin yazarları ve imzacıları tarafından açıklanan amacın geçerli olmadığını gösterecek somut bir delil ortaya konulamamıştır. Dolayısıyla başvuruya konu bildiride sert sözlere ve ağır ithamlara yer verilmekle birlikte genel olarak kamu gücünü kullananlara hukuk içinde kalmaları ve meseleleri şiddeti dışlayan yöntemlerle çözmeleri çağrısında bulunulduğu kanaatine ulaşılmıştır.

99. İfade özgürlüğü: Kişinin düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanmaması, bunları çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelmektedir. Çoğunluğa muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin başvuruya konu bildiri gibi veya başka her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna etme çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir (Bekir Coşkun, §§ 33-35; Mehmet Ali Aydın, §§ 42, 43; Abdullah Öcalan, § 74; Tansel Çölaşan, §§ 35-38).

100. Herhangi bir düşünce açıklamasının algı yaratılmaya çalışıldığından bahisle terör örgütünün propagandası olarak kabul edilmesi hukuksal bir değerlendirme olarak kabul edilemez…

OHAL Komisyonu: Anayasa Mahkemesi’nin ceza mahkemelerinin dahi bir zan ve varsayımdan yola çıkarak karar veremeyeceği açıklamasına rağmen, bir zan ve varsayımdan yola çıkarak başvurucunun -yani benim- “terör örgütü ile irtibatının bulunduğu”nu ileri sürmeye cüret edebilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu kararına ve amacının şiddete son verip barış ortamının yaratılmasını talep etmek olduğunu belirtmesine rağmen, kendini Anayasa’nın da, Anayasa Mahkemesi’nin de üzerinde gören komisyon, raporunda “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirinin terör örgütünün amacı ve söylemleri ile paralellik gösterdiğini iddia etmektedir. Anlaşılan hukukta olduğu kadar söylem analizinde de mahir bu Komisyon, bizlerin bu yolla terör örgütü lehine kamuoyu algısı oluşturmayı amaçladığımızı, ulusal ve uluslararası kamuoyunu etkilemeye çalıştığımızı varsaymakta, bu varsayımından yola çıkarak da terör örgütü ile irtibatlı olduğumuz sonucuna varmaktadır.

Anayasa Mahkemesi: 104. Kamu otoritelerine veya kamu politikalarına yönelik eleştirilerde mahkememiz bazı ilkeler benimsemiştir. İlk olarak, sarf edilen bazı görüş ve ifadeler kamu gücünü kullanan organlar nazarında kabul edilemez görülse bile hukukun üstünlüğüne dayanılarak oluşturulan demokratik bir toplumda kurulu düzene, politikalara ve uygulamalara karşı çıkan veya kamu gücünü kullanan organların eylemlerini eleştiren, onları kabul edilemez bulan fikirler serbestçe açıklanmalıdır (Mehmet Ali Aydın, § 69; Ayşe Çelik, § 53).

105. İkinci olarak, terörle etkin mücadele, terörizmin yıkmak istediği demokratik hukuk devletinin temel ilkelerini koruyarak yapılabilir. Bu kapsamda, ne kadar ağır olursa olsun, devletin terörle mücadele politikalarını eleştiren görüş ve düşüncelerden dolayı kişilere yaptırım uygulanmamalıdır.

108. Beşinci olarak bildirideki ifadelerin son derece sert olduğu kabul edilse bile bildirinin bir bütün olarak herhangi bir kişiyi veya resmî görevliyi doğrudan hedef almadığı, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir konuda büyük bir toplumsal tartışmaya yönelik ifadeler barındırdığı kabul edilmelidir. Bununla bağlantılı olarak ilk derece mahkemelerinin bildirinin ülkemizi uluslararası alanda küçük düşürme amacı bulunduğu (bkz. § 18) gerekçesine dayanmaları müdahalenin meşru sebebi olarak kabul edilemez. Başvurucuların ifade özgürlüklerine yapılan müdahalenin meşru sebebi kamu güvenliğinin sağlanmasıdır. Kamusal makamların şerefi veya saygınlığı gibi sebeplerle kişilerin varsayımsal değerlendirmeler üzerinden terör örgütünün propagandasını yapma suçundan cezalandırılması ve bu suretle ifade özgürlüklerinin sınırlandırılması anayasal olarak mümkün değildir.

OHAL Komisyonu: Kendini Anayasa’nın da Anayasa Mahkemesi’nin de hukukun da üstünde gördüğü için olsa gerek, ulusal ve uluslararası kamuoyunu etkileme imkan ve kabiliyetine sahip bir öğretim üyesi olduğum kanaatine varmış ve bir kez daha kamuoyunu etkileme suçundan dolayı terörö… pardon terör örgütü ile irtibatlı olduğum sonucuna varmıştır. Bununla da yetinmemiş, uluslararası kamuoyunu etkilemeye kalkışmamdan dolayı kamu görevlisinin sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiğime kanaat getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi: 110. Kamu gücünü kullanan organları hedef alan başvuruya konu bildirinin altında en az 2 bin 200 akademisyenin imzası bulunmaktadır. Bildirinin belli ölçüde akademik özgürlüklerle de bir bağlantısının bulunduğu kabul edilmelidir. Türkiye’de ve dünyada devlet ve toplum hayatına ilişkin her türlü gelişmenin akademisyenlerin ilgi alanında bulunduğunda ve akademisyenlerin kanaatlerini kamuoyuyla paylaşmasının ifade özgürlüğünün bir parçası olduğunda kuşku yoktur.

111. … Dolayısıyla akademisyenlerin açıkladıkları görüşler kendi araştırma, mesleki uzmanlık ve yeterlilik alanlarına ilişkin olmasa, tartışmalı olsa veya rağbet görmese dahi ifade özgürlüğünün sıkı koruması altında kalmaktadır.

OHAL Komisyonu: Tebliğ ettiği kararında 7075 sayılı kanunun gerekçesine işaret ederek ülkede istihdam edilen kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadakat ile görevlerini yapma yükümlülüğünden söz etmektedir. Komisyon bu gerekçeyi, kamu görevlilerinin devlete sadakat yükümlülüğü olarak yorumlamış, imzaladığım bildirinin ise devleti ulusal ve uluslararası kamuoyuna şikayet etmek yoluyla sadakatsizlik sonucu doğurduğuna kanaat getirmiştir. Akademik özgürlük mü? Ya işte ona da değinmiş bir yerde, anayasanın Yükseköğretim Kurumları başlıklı 130 maddesinde “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler” yazdığından söz etmiş. Ama komisyona soracak olursanız, öncelik anayasa ve kanunlara değil de devlete sadakatte. Devlete sadakat nedir, diyecek olursanız onun da yanıtını vermişti ya zaten: Ulusal ve uluslararası kamuoyunda devletin aleyhine algı yaratmamak.

Hay Allah, tam Anayasa Mahkemesi kelli felli komisyon üyelerinden daha mı iyi bilecek diyeceğim, bir anda iç sesim devreye girip şöyle diyor: Pardon, duyamadım! Kamu görevlilerinin, anayasa ve kanunlara sadakat ile görevlerini yapma yükümlülüğü… Saygıdeğer OHAL Komisyonu üyeleri, sanırım bu madde sizler için yazılmış. Hani kamu görevlisiniz ya. Anayasaya ve kanunlara sadık olmakla görevlisiniz. Yani Anayasa Mahkemesi bir karar almışsa ve bu kararının gerekçelerinde de tane tane, hani şeye anlatır gibi bu sebeple akademisyenlere neden ceza verilemeyeceğini, bildirinin neden terör propagandası olarak değerlendirilemeyeceğini anlatmışsa, siz o karara sadık kalmak zorundasınız. Alıntıladığınız kanun maddesi var ya, hani 7075, açıkça bunu söylüyor. Birer kamu görevlisi olduğunuza göre, anayasaya ve kanunlara sadakatle yükümlüsünüz. Bunu yapmadığınız için SUÇ işliyorsunuz.

Sadece bu sebeple değil, dört yıl boyunca görevinizi yapmadığınız, yapmadığınız görev karşılığında kamu kaynaklarını tüketmeye devam ettiğiniz için de SUÇ işliyorsunuz. Karar diye tebliğ ettiğiniz dokuz sayfalık o metin var ya, işte o metni siz beraat ettiğimiz davanın sonradan kendisi de ihraç edilen savcısının hazırladığı iddianameden almışsınız. Üzerine pek bir şey eklediğinizi söyleyemeyeceğim. Üstelik her birimizin ayrı ayrı aldığınız, dört yıldır değerlendire değerlendire bitiremediğiniz başvurusuna yanıt olarak da aynı kopyala-yapıştır kararı eklemişsiniz. Yani işinizi yapmamış, yan gelip yatmışsınız.

Terör örgütüyle irtibatlı olmakla suçladığınız ihraç edilmiş akademisyenlerle aynı bildiriyi imzalayan çok daha fazla sayıdaki akademisyen beş yıldan bu yana üniversitelerdeki görevlerine, olması gerektiği gibi, devam ediyorlar. Onlar için akademik özgürlük sayılan bildiriyi, üniversitelerin adını KHK listesine yazdığı akademisyenler için terörle irtibatlı olma iftiranıza tek kanıt olarak göstermişsiniz. Bir kez daha SUÇ işlemiş, masumiyetleri mahkeme kararıyla tescil edilmiş insanlara iftira atmış, haysiyetleriyle ve ekmekleriyle oynamışsınız.

Son sözüm de adımızı o KHK listelerine ekleyen üniversitelere. İhraç edilmemin ardından, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalamam sebebiyle hakkımda yürütülen soruşturmanın sonucunun ne olduğunun tarafıma tebliğ edilmesi ve ihraç edilme nedenimin bildirilmesi yönünde yaptığım başvuruya Ankara Üniversitesi, “Biz yapmadık, YÖK yaptı” mahiyetinde bir yanıt vermişti. Tabii ki aynı soruyu YÖK’e de sordum. Onlardan gelen yanıt da şu minvaldeydi: “Valla biz yapmadık, bizim bir dahlimiz yok, biz üniversite ne dediyse onu yaptık.” Nihayet, OHAL Komisyonu’nun Üniversite tarafından bana tebliğ edilen kararından öğreniyorum ki, üniversite tarafından komisyona intikal ettirilen ve Haziran 2016’da, yani ortada ne darbe girişimi ne OHAL yokken verilen disiplin soruşturması raporunda “Devlet memurluğundan çıkarma cezası” teklif edilmiş. Bu ayrı bir hikaye. Belki başka bir yazının konusu. Ama görüyorsunuz, bu SUÇUN ortakları çok.

Söylemezsem içimde kalacak. Ne olur kusuruma bakmayın. Terör örgütüyle irtibatlıymışız he? Hadi oradan be!

Ülkü Doğanay’ın önceki yazıları:

Bir ihtimal daha var – Gidiyor gitmekte olan

İlk sahibinden az kullanılmış kamu hizmeti – AKP’nin Kılıçdaroğlu videoları

Ne olmuşsa olmuş!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus