Ayşe Çavdar yazdı: Nedir ki bir üniversite – Cübbeler, postallar ve kilitler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Boğaziçi Üniversitesi’nde tam bir yıldır süren direnişten söz edeceğim. Yazının tonu az biraz öznel olacak. Her yıl yaklaşık yüz binlerce genç insanın kazanmak için sınava girdiği üniversite, yalnız giren ya da açıkta kalan öğrenciler için değil, onların hayatlarına ve sınavlarına eşlik ve tanıklık edenler için de kişisel bir nitelik taşır. Kişisel nitelik taşıyan o hikâyelerin toplamından ve ortaklaşılmışlığından alır üniversite, kamusal ve siyasal bir alan olma niteliğini. Yazıdaki öznel tonu pek çoğumuzun paylaştığı bu genel duruma bir referans addedip maruz göreceğinizi umut ediyorum.

En evvel şu notu ileteyim: Gözünüz #BerkeyePeriteÖzgürlük etiketinde olsun. Şu hesaptan da takip edebilirsiniz.

Boğaziçili öğrenciler, direnişin yıldönümünde arkadaşlarının tutulduğu Silivri’ye, nöbete gidecekler. Hatırlayacaksınız Enis Berke Gök ve Caner Perit Özen, bizzat kayyum Naci İnci’nin ihbarı üzerine gözaltına alınmışlardı, sonra da mahkeme tutuklu yargılanmalarına karar verdi. Şurada Diken’den Ayşegül Kasap’ın kendileriyle yaptığı söyleşiyi okuyabilirsiniz. 7 Ocak günü de Çağlayan’da duruşma var.

İki üniversite bağlamında büyüdüm. İlki Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, ikincisi ise Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü idi. İlkinde gazetecilik, ikincisinde tarih eğitimi aldım. Bir dolu anlamı olmalı büyümenin, Bilgin Saydam’ın Ara’f’talıklar: İnsanın Halleri ve Eylemleri: Psikomitolojik Çözümleme (Bilgi Üniversitesi Yayınları) kitabında çeşitli yönlerden tarif ettiği “fırlatılmışlık” halinden hareketle tanımlayacağım şimdilik: Fırlatılmış olmayı, dünyadalığı kabul edip üzerine düşünmeye, öykülemeye koyulmak. Yani dünyadalığıma, buraya fırlatılmışlığıma anlam vermenin bilebildiğim yollarını bu iki üniversitede, bu iki mesleğin/disiplinin rehberliğiyle öğrenmeye çalıştım. Sonradan yöneldiğim etnografi ve antropoloji bu ikisi arasında kalmışlığımın kılıfından ibaret.

Büyümek yasak

10 Şubat 2017 günü, üniversiteden KHK ile ihraç edilmiş hocaların ve onların öğrencilerinin, üniversiteyi savunmak için başlattıkları -şu ya da bu şekilde halen devam eden- direnişin bir yerinde, akademisyenlerin tören giysisi olan cübbelerin polis postalları altında ezildiğini gördüğümde, boğazımda bir yumru peyda olduğunu hissettim. Odam, evim, bahçem işgal edilmişti sanki. Büyüdüğüm, dünya üzerinde hareket etmenin yollarını öğrendiğim, arkadaşlığı, dostluğu, yarenliği, eksiğimle gediğimle, doğrumla yanlışımla kendimi keşfettiğim yere gösterilen o hoyrat şiddet şunu diyordu: “Hiçbir değerin yok bu dünyada, yerin de yok, kurduğum bu iktidar makinesinde öğütülmekten başka işlevin de yok.”

Bu rezil nutkun muhatapları, o anda orada bulunan ve arsızlığın, yüzsüzlüğün, çürümüşlüğün o müstehcen şiddetine uğrayanlardı öncelikle. Bununla birlikte, o şiddet eylemi esnasında semboller öyle bir dizilmişti ki, yalnız o üniversitede büyümüşleri ya da büyümeyi hayal edenleri değil, herhangi bir şekilde aklından büyümeyi geçiren sımsıkı kundaklanmış bebekleri bile hedef alıyordu. Bir ülkenin genç insanlarına, “Büyümeyi aklından bile geçirme çünkü bedenin ve aklın benim ürettiğim çarkın dişlilerinde öğütülecek, sen başka hiçbir şeye değmezsin” diyordu polis postallı devlet.

Büyümenin, fırlatılmışlığı ve dünyadalığı kabullenmenin tek yolu üniversite değil elbette. Pek çok yolu var ve o yollar arasında bir hiyerarşi olduğunu da hiç düşünmüyorum. Halihazırda pek geçerli olan ve hayatı herkes için yaşanamaz kılan o türlü hiyerarşi kurguları, bir toplumu var eden bağları örseleyen zihniyet testereleri üretmenin dışında bir işe yaramıyor. Nitekim, kaç yıldır akademinin üniversitelerden, üniversitelerin de dünyadan kopartıldığı süreçte o türlü zihniyetin nasıl işlediğine tanık oluyoruz. (Bu yalnızca Türkiye’de olmuyor, dünyanın hemen her yerinde farklı yöntemlerle üniversiteler piyasanın ihtiyacı olan araştırmayı yapan ve insan kaynağını yetiştiren makinelere dönüştürülüyor.) Diğer büyüme yollarıyla ve mecralarıyla ilişkilenmeyen, karşılıklı bir tanıma ilişkisi kurmayan üniversite de bir büyüme yolu ve mecrası olamaz. Kendini tüm diğer mecralara alabildiğine açıp sürekli sınamayan bir üniversitenin değil meşruiyetini, varlığını sürdürmesi de mümkün ve anlamlı değil.

Saldırının hedefi

Sınıflarında, sıralarında, kantinlerinde vakit geçirme şansı bulduğum iki üniversite de kendini başka mecralarla sınama ödevini bolca yerine getiren yerlerdi. Her sınavdan başarıyla geçtikleri söylenemez. Öyle olsa bugün bu üniversitelere öğrencilerinin ve yurttaşların yalnız bir kısmı değil, bütün toplum sahip çıkardı. Sınavdan geçememe durumunun sadece üniversitelerden kaynaklandığı da iddia edilemez elbette. Tüm bir siyasi sistem içinde üniversitenin sıkıştırıldığı yer ve sıkıştırılma biçimi de hesaba katılmalı. Öte yandan ikisi de kamu üniversitesiydi ve şehrin merkezi yerlerinde konumlanmışlardı. Öğrencileri ve öğretim üyeleri itibariyle heterojen bir manzara sunuyorlardı. ODTÜ, İTÜ, Hacettepe ve İstanbul Üniversitesi’nin bazı bölümleri ile birlikte bu üniversiteleri ve bu arada Boğaziçi’ni “zengin çocukları”nın gözdesi haline getiren de Türkiye’nin her yerinden, her sınıftan öğrenciye açık kapılarıydı. Zira bu üniversitelere giriş puanını yükselten, orada “zengin çocukları”nın bulunması değil, kendi mecrasında büyümekte olanlar arasından girdikleri sınavda en yüksek puanları alanların buraları tercih etmesiydi. Aksi doğru olsaydı, özel üniversiteler bu halde olmazdı. Sınavdan yüksek puan alan herkesin girebildiği bazı kamu üniversitelerinin bu şekilde “damgalanması”nın Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğundaki orta öğretimin yarattığı eşitsizliklerden kaynaklandığı çok açık. Mevcut iktidarın söz konusu eşitsizlikleri çözmek bir yana fırsata dönüştürüp bu alanı da alabildiğine özelleştirmesi ise kamusal olana düşman devlet modelinin bir tezahürü.

Söz konusu üniversitelerin her türlü tartışmaya ve eleştiriye açık geçmişlerinin de göz önünde bulundurulması gerekiyor elbette. Fakat ne o geçmişler donup bir yerde kalabilir, ne de gelecek geçmişin kopyası olmak zorundadır. Elbette kaç senedir içinden geçtiği cendereden de hem akademi hem üniversite hem de geriye kalan herkes pek çok şeyi gözden geçirerek çıkacaktır. Verili durumda kimi öğrenciler kendi olanaklarıyla ders çalışıp geliyor bu üniversitelere, kimi aileden aldığı destekle. Her iki durumda da birbirleriyle sınanmak ve büyümek üzere birkaç yılı birlikte bu üniversitelerde geçiriyorlar. Sınıf farklılıklarının açıkça görüldüğü, kimsenin kendi olmaktan, kendini aramaktan imtina etmediği ve genç insanların kendine benzeyenler kadar benzemeyenlerle de dayanışma ve/ya çatışma fırsatı bulduğu yerler kamu üniversiteleri.

Böyle oldukları için de kamu üniversitelerine, işi kamusal bilgi üretmek ve onu yine kamuya aktarmak olan üniversitelere, akademiye yöneltilmiş her türlü baskının öncelikli hedefi, yalnız üniversitenin değil aynı zamanda kamu’nun içeriğini de belirsizleştirmek ve hareket edemez, yeniden anlamlandırılamaz, dolayısıyla geleceğe aktarılamaz hale getirmekten ibaret. Bir başka deyişle üniversitelere yapılan her türlü saldırı kamusal olana, bizatihi kamuya yönelik bir yok etme girişimi. Ankara Üniversitesi’nde, Cebeci Kampusü’nde cübbeler polis postalına çiğnetilirken de, Boğaziçi Üniversitesi’nin giriş kapısına asma kilit vurulurken de yapılan buydu. Yalnız o üniversitenin öğrencilerine ve çalışanlarına değil, toplumun dinamik bir çekişme halinde içeriğini sürekli yeniden tarif ettiği müşterek dile, kavramlara, kurumlara da had bildirmeye kalkışıyordu iktidar.

Arazi olarak üniversite

Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu kayyum olarak atandığında ve profilini okuduğumda ilk aklıma gelen ve hemencecik söyleyiverdiğim sebep arazi meselesiydi. Malum önceki rektör de bir nevi kayyumdu ama Melih Bulu’nun profili iktidarın Boğaziçi’ne pazarlık payı bırakmadığını işaret ediyordu. O kampus, Türkiye’nin en değerli arazilerinden biri. Belli ki o kararı verenler bu değerli araziyi eşe, dosta, akrabaya okutmak niyetinde. Okulu ele geçirmek için senatoda taraftar kazanmak amacıyla iletişim ve hukuk fakültesi kurma hamlelerini ironik kılan da bu. Sonradan bir de yapay zeka enstitüsü çıkarttılar ceplerinden. Sabık kayyum Melih Bulu’nun üniversiteden bahsederken sürekli “katma değeri yükseltmek” gibi laflar kullanması da bildiğiniz dil sürçmesi. Çünkü her iki üniversitenin, az önce tarif etmeye çalıştığım türde birer büyüme bağlamı olarak, her anlamda ürettikleri katma değeri, ne Melih Bulu’nun ne de onu atayanların kavrayabilmesi mümkün. O yüzden ne zaman “değer”den söz etseler, direkt olarak “araziyi kastediyorlar” diyorum. Nitekim, Melih Bulu gidip, onun yerinden edilmesinde payı olduğu da iddia edilen Naci İnci’nin kayyum olarak atanmasından hemen sonra üniversite arazisini yapılaşmaya açma yolunda bazı girişimlerin başladığı haberlerini de okuduk. Ve bu da, o zihniyet dairesindeki pazarlığın neye karşılık ne sunmak suretiyle yapıldığının işareti.

Aynı süreci manzarası güzel gecekondu mahallelerinde, mesela Çamlıca Camii’ne komşu Kirazlıtepe’de de tecrübe etmiştik. Merkezi iktidara hakim zihniyetin, daha belediyelerde ipleri eline aldığı 1990’ların ortasından itibaren yaptığı her türlü “dönüşüm” faaliyetinin ana fikri, “bu güzel manzaralı yerde bu yoksulların ne işi var, gitsin şehrin kıyısına sur misali dikilen TOKİ’lerde yaşasınlar”dan ibaret. Köyü marabadan kıskanan ağa timsali. Şehir içinde kampusü olan üniversitelere de, geniş bahçeli devlet okullarının (ilk, orta, lise) hepsine de aynı gözle baktığına yıllardır tanık oluyoruz. Keza aynı sebeple kamu hastaneleri, basbayağı sağlık sisteminin özelleştirilmesi anlamına gelen “Şehir Hastanesi” icadı ile şehir dışlarına sürüldü. Ana fikir hep, şehrin, ülkenin kıymetli yerlerinin “herkes”le paylaşılamayacağı, mutlaka özel ve ayrıcalıklı olanlara, o ayrıcalıkları satın alma güçleri ve sadakatleri ölçüsünde tahsis edileceği idi. Bu süreçleri böylece işletenlerin kafasındaki devlet, gücünü bu tahsis işlemini yapma erkinden, o işlemi gerçekleştirecek zor(balık) mekanizmalarına sahip olmaktan alıyordu. Ama her güç, hele böylesi meşruiyet getirmez. Nitekim Boğaziçi Üniversitesi vakasında, az önce saydığım pek çok vakada olduğu gibi, saldırı yalnız üniversiteye değil, kamunun ta kendisineydi. Fail devlet olduğu için, devlet ile kamu arasındaki özdeşlik saldırının şiddeti ölçüsünde kırıldı. Bu, devletin meşruiyetinde çok radikal bir aşınma demek. O meşruiyetin ne kadar aşındığını, şiddetin dozu ve hedef aldığı kesimlerin genişliğini hesaba katarak bulabiliriz rahatlıkla.

Pac-man devlet

Bu çelişkiyi, çatışmayı, saldırıyı o kadar çok alanda yaşadık ve öyle çok örneği var ki. Roboski katliamının ardında da bu çelişki ve çatışma var, Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumak için başlayıp polis şiddetine direnişe dönüşen protestolarda da, kentsel dönüşümle yıkılan mahallelerin ahalisinin kimi zaman sokakta, kimi zaman mahkemede sürdürdükleri mücadelede de, iki seçim arası Kürt şehirlerinin, kasabalarının kuşatılmasında ve insanların cenazelerini sokak ortasında ya da derin dondurucuda bekletmeye mecbur edilmesinde de, HDP’li belediyelere kayyum atanmasının ardında da, artık katliam boyutlarına varan iş cinayetlerinde de, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme gösterisinde de, şu son faiz-enflasyon-döviz tiyatrosunda da, merkezi iktidarın kaybettiği büyükşehir belediyelerine yönelik saldırılarında da, tarım arazilerinin, ormanların maden şirketlerine peşkeş çekilmesinde de hep aynı çelişkiyi ve çatışmayı yaşıyoruz. Biz ona, “Kamu biziz, devlet de bizim, müdahale ettiğin, harcadığın, arazi ya da ‘katma değer’ olarak gördüğün bu şeyler, bizim ortak mülkümüz, değerimiz, büyüme/yaşama mecramızdır” diyoruz; o, “Ne münasebet devlet benim, kamu da benim nefsimin arzusundan ibarettir” diyor. Kendine benzemeyenlerden alıp benzeyenlere vermiyor. Her ne kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde LGBTİ’leri, İBB örneğinde “terör iltisaklısı” saydığı gassalları, bu türden her faaliyetinde icat ettiği kokteyl düşmanları bahane edip saldırarak böyle bir görüntü verse de, durum daha karmaşık. Bizim olanı hepimizden, herkesten alıp birilerine veriyor. Köprüden geçenden 33, geçmeyenden döve döve 40 akçe alıyor. Köprüden itiraz etmeksizin geçenler de kaybediyor yani, dayak yemedikleri için kendilerini yeni düzenin seçkini zannediyorlar sadece. Onun dayağından korktukları kadar korkmuyorlar hiçbir şeyden.

Hal böyle iken, Boğaziçi Üniversitesi’nde akademisyenler ve öğrenciler tam olarak neye, ne için direniyor, neye, kim adına sahip çıkıyorlar diye soralım mı bir kez daha? Öğrenciler Boğaziçi Üniversitesi’nden vazgeçmeyeceklerini söylediklerinde neden vazgeçmediklerini vurguluyorlar ısrarla? Hocalar arkalarını kayyumun oturduğu binaya döndüklerinde, yüzlerini kime çeviriyor ve hangi soruyu soruyorlar? Aklıma şunlar geliyor: Öğrenciler nasıl bir yerde büyümek istediklerini deklare ediyorlar üniversiteden vazgeçmeyerek; akademisyenler akademinin emir-komuta zincirine girmeyeceğini hatırlatıyorlar; her iki taraf bir arada direnerek üniversitenin ne olduğu ya da olması gerektiği konusunu kamusal tartışmaya açıyor. Fakat bu, yalnız üniversite tartışmasından ibaret değil. Asıl olarak, kamu devletin saldırısına uğradığında ne yapacağız, hadi bunu konuşalım diyorlar bütün topluma.

Böyle düşününce bir dizi keşke takılıyor aklıma: Keşke yukarıda saydığım ve sayamadığım tüm alanlarda failin “kamu düşmanı bir devlet” fikri olduğunu ve bununla ancak hep birlikte olarak baş edebileceğimizi konuşmanın bir yolunu bulsaydık da, işler buralara kadar gelmeseydi. Soralım mı kendimize: Elimizi, dilimizi bağlayan neydi? Keşke, her alan ve hak mücadelesinin hepimizin hayatını doğrudan doğruya ilgilendirdiğini; hakların paylaşıldıkça azalmadığını aksine arttığını anlatacak bir yol bulsaydık hep beraber. Keşke kamu ile devletin yollarının, Türkiye bağlamında, 1980 darbesinden (hatta 1971 muhtırasından) beri keskin bir şekilde ayrıldığını, devletin gördüğü her kamusal varlığı yiyen bir Pac-man’e dönüştüğünü, Pac-man’in renginin bazen kırmızıya, bazen yeşile döndüğünü, arada bir ikisini karıştırıp alelacayip bir renk aldığını ama naturasının tam olarak bu olduğunu, parçacıl siyasetin de direnişin de onun iştahını belertmekten ve yağmayı kolaylaştırmaktan başka işe yaramadığını hiç yoksa birbirimize anlatmanın bir yolunu bulabilseydik. Belki o zaman şu kesif çürüme kokusu eşliğinde üzerimize yıkılmakta olan şeyin yerine ne koyacağımız konusunda da aklımız daha açık olurdu.

Ayşe Çavdar’ın önceki yazıları:

E bu muhalefet daha ne yapsın – Birkaç somut öneri

Ortak bir şeyleri kalmayanların ortaklığı

Hayaller, gerçekler ve vazgeçmeyenler

Krallar, istatistikler ve Mahruze Teyze

İyi haberlerin adresi – Sıkıcı veriler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus