Cengiz Özdemir yazdı: Yitip giden İstanbul

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Siz İstanbul’da hiç Hisar incirini duydunuz mu?

Yahut gelincik armudunu?

Veya yedi veren üzümünü?

Merak etmeyin ben de duymadım ama okudum.

Yaklaşık 200 yıl önce İstanbul’da yetişen bazı incirler şunlarmış:

Sultan inciri, siyah incir, ağustos inciri, çiçek inciri, Hisar inciri, badincan inciri…

Bazı kiraz çeşitleri de şunlarmış:

Sultan kirazı, Targani kirazı, sarı kiraz, siyah kiraz, kızıl kiraz, yaban kirazı, İdris kirazı, Dalbastı kiraz, Elifli kiraz, Chora (Kariye) kiraz…

Ya eriklere ne demeli?

Aş eriği, Amasya eriği, gül eriği, rahibe eriği, bardak eriği, dut eriği, kaysı eriği, mürdüm eriği, hafız eriği…

Armutlar geri kalır mı?

Badincan armudu, şeker armudu, bostan armudu, engür armudu, Balat armudu, gelincik armudu, akçe armudu…

Bu liste böyle uzayıp gider. Listenin tam halini Joseph Von Hammer’in İstanbul ve Boğaziçi kitabının birinci cildinde bulabilirsiniz. Yaklaşık 210 yıl önce yazılmış bu kitapta bugün artık nesli tükenmiş, adını bile duymadığımız çeşit çeşit balıkların, sebzelerin, çiçeklerin, meyvelerin vs. İstanbul’un içinde ve yakın coğrafyasında nasıl yetiştiğini şaşkınlıkla okuyoruz.

Benim çocukluğumda, 1970’lerde, İstanbul’da çitlembik ağaçları vardı. Çitlembik oldukça görkemli bir ağaçtır. O görkemli ağaçların tepesinden inmez, ham meyvelerini toplar (kuş gözü kadar bir meyvesi vardı) patlangaç savaşları yapardık. Ağaç tepelerinde geçen bir çocukluğumuz vardı. Çünkü her yer ağaçtı. İncirler, dutlar, ıhlamurlar her yerde mevcuttu. Ağaçlardan meyve toplayarak geçti çocukluğumuz. Hatta Fulya bostanlarından kütür kütür marul çaldığımızı, kızıl saçlı Arnavut bostancının babalarımızı tanıdığı için buna göz yumduğunu bilirim. Çok değil, 40 sene önceden bahsediyorum. Nişantaşı’nın eteklerindeki Fulya’dan bahsediyorum.

Uzun yıllar sonra Almanya’da bir üniversitede görev yapan sosyolog bir akrabamız Gezi olayları sonrası İstanbul’a gelmiş ve ben onları alıp Emirgan Korusu’na götürmüştüm. Üç tane birbirinden sarışın kızı (anneleri Almandı) korudaki ağaçlara tırmanmaya başlayınca etraftaki İstanbullu çocukların nasıl şaşkınlığa gark olduğuna şahit oldum. O zaman anladım ki Almanya’nın küçük bir üniversite kasabasında doğa ile iç içe büyüyen bu çocuklar ağaca tırmanmayı tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi bir refleks olarak geliştirmiş, her gördükleri ağaca tırmanmayı öğrenmişlerdi. Onları şaşkın şaşkın izleyen bizim sabiler ise bir-iki denemeden sonra bu sevdadan hızla vazgeçtiler. Çünkü onların hayatından ağaç çoktan çıkmıştı. Tıpkı yukarıda ismini zikrettiğim meyvelerin bizim hayatımızdan çıkması gibi. O görkemli çınar ağacının en tepesine çıkan kızların eğlenmesini, onları izleyen etraftaki Türk ebeveynlerin bizi çocuklarına sahip çıkmayan, onları koruyup kollamayan insanlar olarak ayıplayan bakışlarını unutmayacağım. O günlerde Almanya’da büyüyen çocuklar ağaçların tepelerinde özgürce oynarken, Türkiye’deki çocuklar birkaç ağaç için sokak ortasında katlediliyordu.

Kuralsız şehirleşmenin en büyük dezavantajlarından biri kuşkusuz şehrin faunasının, florasının ve diğer canlı türlerinin hızla yok olması oluyor. İçtiğimiz su, soluduğumuz hava, yediğimiz yiyecekler, sebzeler, meyveler, her şey hızla değişiyor ve yok oluyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” kitabında bahsedilen İstanbul’un meşhur sularının kaçı orijinal haliyle varlığını sürdürüyor? Arnavutköy’ün çileğini hatırlayan bugün kaç kişi kaldık, yahut Çengelköy bademini, veya Langa marulunu. Ne Arnavutköy’de bahçe, ne Langa’da bostan, ne de Çengelköy’de tarla kaldı. Hepsini betona tahvil ettik.

Boğazda ve denizlerde durum bundan farklı değil. İki yüz yıl önce Kılıç balığı, Kalkan, Uskumru, Lüfer, Torik, Orkinos vb. balıkların bolluğu dışında Boğaz’dan çıkan istiridyelerin büyüklüğünün Fransa’dakilerden büyük olduğunu not etmiş Hammer. Yengeçleri, ıstakozları, midyeleri saymıyorum bile. Bu yaz boğaz kıyılarını basan müsilajı görseydi Hammer ne düşünürdü acaba?

Şehirlerin hızla büyümesi karşısında doğal dengenin bozulması kaçınılmaz. Lakin bu bir kural değil. Şehirler kontrollü ve doğa ile uyumlu bir şekilde de büyüyebilir. Bunun en güzel örneklerini Orta Avrupa şehirlerinde görmek mümkün. Nüfusu ve şehirleşmeyi kontrol ederek bu denge gözetilebilirdi. Şehirlerin merkezi alanları imardan muaf tutulabilir, periferilerinde yeşil alanlar yürüme mesafelerinde inşa edilebilirdi. Bunlar yapılmadı. Şimdi artık gelen tepkileri göğüslemek için bir Orta Avrupa ülkesinde orta boy bir şehir parkı sayılacak cesamette alanları bile “şehir parkı”, “millet bahçesi” gibi etiketlerle pazarlıyorlar. Elbette bunlar iyi niyetli çabalar ama yetersiz. Şehirlerde artık bir zihniyet devrimine, paradigma değişimine ihtiyacımız var. Bugünden yarına yapılabilecek en önemli şeylerden birisi ise yukarıda saydığım sebze, meyve, bitki türlerin en azından geride kalanlarını tespit edip bunları koruma altına almak, yahut bir tohum bankası kurmak olabilir. Bunlar için “bütçe” lakırdısı işitirsem onlara söyleyeceğim tek şey makam araçlarınızı iki üç sene yenilemeyin yeter olacaktır.

Herkese iyi hafta sonları dilerim!

Cengiz Özdemir’in önceki yazıları:

İstanbul’un sokak köpekleriyle imtihanı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus