Cengiz Özdemir yazdı: İstanbul’un sokak köpekleriyle imtihanı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Aralık sonuna doğru Gaziantep’te yaşanan bir olay sonucu sokak köpekleri meselesi yeniden gündeme geldi. Genel olarak sokak hayvanları üzerine bir linç kampanyası başladı. Bu kampanyalarda hep Batılı ülkelerin aldığı “tedbir”ler örnek gösterildi, onların hayvansız şehirlerinin güzelliğinden dem vuruldu. İronik biçimde bunları övenler de kendini muhafazakâr sayan insanlar oldu. Hatta iş o noktaya geldi ki, bu “muhafazakâr” zihin, köpek besleyenleri “Beyaz Türk” olarak yaftaladı. “Sokak hayvanlarına sahip çıkanlar beyaz Türk, onların itlafını yahut kapatılmasını savunanlar yerli ve milli ayrımı” ortaya çıktı. Çelişkili bir şekilde bu “yerli ve milli” zihin, referansını Batılı yaşam tarzından, hayvansız şehirlerden, köpek itlaf merkezlerinden alıyor. Bugün hâlâ Batı’da pek çok ülkede sahipsiz bir köpeğin barınaklardaki ömrü üç ila yedi gündür. Sonrasında itlaf edilir. Bu acımasızlık karşısında İstanbul halkının kahir ekseriyeti 200 yıldır çok sert tepkiler göstermiş, sokak hayvanlarına sahip çıkmıştır. Biraz bunun tarihçesi üzerine duralım.

Batı ile yüzleşme ve sokak köpekleri

Sanayi devriminin başlangıcında ulaşım ve seyahat imkânları hızla gelişirken kitle turizminin temelleri atılmaya başlandı. 18. yy. ve öncesinde İstanbul’da yabancı seyyahlar pek sık görülmezdi. Gelenler daha çok bir elçilik maiyetinde gelir sonra elçiyle birlikte geri dönerdi. Payitaht hayatında Batılı insan ve Batılı yaşam müphem bir olguydu. Lakin 18-19 yy.’dan itibaren gerek politik çalkantılar, gerek askeri yenilgiler, gerek ideolojik tercihlerle ibre Batı’ya daha çok döndü. Eskiden sadece elçilerle gelen yabancılar artık ticaret şirketleriyle ama çoğu zaman bireysel gayretlerle gelmeye başladılar. Bu dönem Avrupa’da moda olan oryantalizm merakı, yazılan seyahatnameler vs. bu ilgiyi daha da kırbaçladı. Batılı seyyahlar İstanbul’a geldiklerinde en çok sokak hayvanlarının serbest hayatına şaşırdılar. İstanbul’da belediye ve güvenlik hizmetleri zayıf olduğundan sokak hayvanları geceleri mahalleleri korur, aynı zamanda artıklarla beslenerek bir nevi beledi bir hizmet görmüş olurlardı. Bu köpek çeteleri, korudukları mıntıkanın ahalisi tarafından korunup kollanır, yedirilir içirilirdi. Mekruh olduğu için evlere alınmayan ama artan yemeklerle yapılan paparalarla beslenen bu mahlukat esasen bir merhamet nesnesi idi. Ağzı var, dili yok bu mahlukata sahip çıkmak hem sevap sayılır hem de insanın en temel dürtüsü olan merhamet dürtüsüne konu olurdu.

Ancak Batılı seyyahlar şehirlerde başıboş gezen bu hayvanları çok yadırgadı. Zaman zaman şehrin yazılı olmayan kurallarını bilmediklerinden saldırıya uğradılar. Örneğin 1806’da şehre gelen Chateaubriand sokakların ıssızlığına, tekerlekli araçların bulunmayışına ve köpeklerin çokluğuna şaşırmış. 19. yy. başında İstanbul sokakları tekinsizliğin mekânlarıydı ve buraların tek bekçisi sokak köpekleriydi. Ziyaretçiler payitahttaki elçiler aracılığı ile sık sık bu durumu şikayet ettiler. Bununla da kalmadı, Avrupa basınında bu sokak çeteleri sık sık eleştiri konusu oldu. “Geri” bir zihniyetin eseri olan bu sokak nüfusunun bir an önce itlaf edilip şehrin temizlenmesi teklif edildi. Şehrin fiziki yapısı da hızla değişiyordu. Eskiden çıkmaz sokaklarla dolu girift bir dokusu olan şehir, yangınlarla gelen yeni iskân hareketleriyle hızla caddelere ve nizami sokaklara kavuştu. Modern belediyecilik anlayışı, zabıta-polis teşkilatı gibi teşkilatlar kurulmaya başlanınca bu mahlukat hızla “işsiz” kaldı. Halk bunlara sahip çıkmaya devam etse de artık “gereklilikleri” tartışılır hale gelmişti.

Lakin alışkanlıklar ve kültür kolay değişmiyor. İlk büyük itlaf hareketi Osmanlı tarihinin “son büyük monarkı” II. Mahmut ile başlıyor. Buna esasen sürgün demek daha doğrudur. II. Mahmut emriyle toplanan köpeklerin Hayırsızada’ya sürgün edildiğini ve kısa süre içinde gelen tepkiler üzerine bu karardan vazgeçildiğini biliyoruz. Mahmut gibi müstebit bir monarkı bile geri adım atmaya zorlayan kamuoyunun baskısı kadar, “gavur padişah” imajı da etkili olmuş olmalı.

19. yy.’da İstanbul’u ziyaret eden Edmondo de Amicis gibi seyyahlar şehirde yaşayan köpekleri iki gruba ayırmış. Ekseriyeti Müslüman olan İstanbul yakasında yaşayan şanslı köpekler ve ekseriyeti gayrimüslim olan Beyoğlu’nda yaşayan şanssız köpekler. İstanbul cihetindeki köpekler şanslıdır çünkü onlara bakılır, oysa Beyoğlu’ndakiler o kadar şanslı değildirler. Yiyecek bulamazlar, sık sık zehirli etle zehirlenirler, hatta kayıkçılar tutulup Beyoğlu’ndan İstanbul cihetine götürüp bırakıldıkları da çok olmuştur.

Tarihimizde 19. yy. boyunca irili ufaklı birçok itlaf hareketi yaşansa da neredeyse uluslararası bir krize sebep olan son büyük sürgün ve itlaf hareketi 1910 yılında yaşanır.

1910 sürgünü: Zorbalığın kısa tarihi

20. yy. başında tüm dünyada olduğu gibi 1908 devrimiyle iktidara gelen İttihat-Terakki ekibi hızla militer politikalara yöneldi. Bir yandan Batılılaşmak isteyen ama bir yandan da milliyetçi politikalarla buna direnen ikili bir yapı hep vardı, bu çelişki İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) iktidarında daha da derinleşti. İstanbul’un sokak köpekleri “sorunu”nun çözümü için Paris Pasteur Enstitüsü bir teklifle geldi. Enstitü her bir hayvanın mali bir “değeri”nin olduğunu, bunların kürklerinden kemiklerinden vs. faydalanarak köpek başına üç franktan yüzbinlerce frank gelir elde edilebileceğini rapor etti. Lakin köpeklerin itlaf yöntemleri korkunçtu. Gaz odaları, kurşunla infaz vs. vs. Önerilen yöntemlerin bazı uygulama fotoğraflarını görmüştüm ve aklıma hemen Auschwitz görüntüleri geldi. İnsanın cani olarak inşası diğer canlılarla kurduğu ilişkiden geçiyor. Hayvanlar için gaz odası kuranlar insanlar için de kuruyor.

İTC bu fikre sıcak bakmıyor. Oluşacak görüntülerden ve gelecek tepkilerden çekindikleri için olabilir. Onun yerine köpekleri sürgüne-tehcire göndermeyi tercih ediyorlar. Bu deneyimi 1915’te Ermeniler üzerinde de uygulayacak ekip hızla uygulamaya geçiyor. Sokaklardan toplanan yüzbinlerce köpek Hayırsızada’ya sürgüne yollanıyor. Lakin su ve yiyeceği olmayan hayvanlar bir süre sonra birbirlerini yemeye, gece gündüz ulumaya, gelip geçen gemilere çıkmaya çalışıyorlar. Acıyıp onlara yemek götüren insanların gördükleri manzarayı dönemin basınına anlatması ve köpeklerin ulumasının İstanbul’a kadar ulaşması üzerine büyük bir infial oluyor. Meselenin Avrupa basınında da Türkler’in barbarca uygulaması diye lanse edilmesiyle (gaz odası önerenler) karardan hızla dönülüyor ama bu uğursuz olay kentin tarihinde büyük bir yara olarak kalıyor. Bugün hâlâ 1910 sürgününde ölen köpekler için Hayırsızada’da bir plaket durur. Adanın adının hayırsıza çıkmasında herhalde bu olayın derin etkisi vardır.

Netice-i kelam, hayvana merhamet etmeyen insana da merhamet etmez. Hayvana yapılan, yapılması önerilen, yapılması düşünülen her türlü mezalim dönüp insana da yapılıyor. Gaz odaları, sürgünler vs…

Sonsöz olarak hayvanların barınaklarda toplanması ile Hayırsızada’ya sürülmesi arasında teknik olarak hiçbir fark yoktur. Barınak şartları ile cezaevi şartları arasında hiçbir fark yoktur. Folklorumuzun bir parçası olan bu ağzı var dili yok mahlukata bu zulmü yapmayalım.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus