Burak Bilgehan Özpek yazdı: İki cihanın tek lekesizi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Son günlerde Sezen Aksu’nun malum şarkı sözleri gündemi lüzumsuz yere işgal ediyor. Bu konuyu iştahlı bir şekilde tartışmanın ülkede yaşanan ekonomik krizin sorumlusu olan hükümet dışında hiç kimseye faydası yok. Ancak bu gündemin dikkat çeken bir boyutu var ki üzerinde konuşulmayı hak ediyor.

Birçok insan, Sezen Aksu’yu savunmakla beraber, onun 2010 referandumunda sarf ettiğini düşündükleri sözleri de gündeme taşımayı ihmal etmiyorlar. Aksu’nun, bu referanduma “hayır” diyenlerin iki cihanda da lekeli olacağını söylediğini zannediyorlar. (Halbuki Aksu bu sözleri 2009 senesinde başlayan açılım süreci için söylemişti). Yine de bu yanılgı, şimdilerde Aksu’yu hükümete karşı savunanlar arasında Aksu’nun “lekeli” olarak tanımladığı insanların olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ve bu durum sadece bir ironi barındırmıyor aynı zamanda siyasi tercihlerin doğası üzerine de bir şeyler söylüyor.

Senelerdir, “yetmez ama evet” meselesi tartışılıyor. Muhalefet içindeki bazı kesimler, AKP’nin otoriterleşmesiyle sonuçlanan sürecin sorumluluğunun “yetmez ama evet” diyenler de olduğunu söylüyor, dolayısıyla daha sonradan muhalif saflara geçmiş bu insanların sözlerinin dikkate alınmaması gerektiğini iddia ediyorlar. Bu tartışma bu yazının konusu değil. Zaten kolay kolay da çözümlenecek cinsten bir tartışma olduğunu da düşünmüyorum. Ancak Sezen Aksu’nun ve birçok aydının, sanatçının adeta bir öfori içinde, AKP tarafından hazırlanan anayasa taslağını onaylaması ve kendileri ile aynı şekilde hareket etmeyen insanları hoyratça yaftalaması üzerine konuşmak gerekiyor.

Sanıyorum burada sorun etmemiz gereken şey, siyasi tercihlerin ahlaki bir zeminde ele alınması ve kutsal bir devrimin yaklaşan adımlarıymış gibi kabul görmesi. Bu yüzden, geçtiğimiz 20 sene içinde bütün politika ve söylem değişikliklerine rağmen Erdoğan’dan desteğini esirgemeyen sıradan vatandaş ile işimiz yok bizim. Bu insanlar, sivilleşme, demokratikleşme, Kürt sorunun çözümü, terörle mücadele ve dış politikanın militarize olması gibi birbirleriyle çelişen birçok politikaya felsefi bir meşruluk kaygısı gütmeden destek verdiler. Bu onların tutarsızlığı yerine siyaseti algılama biçimlerinin farklı olduğunu gösterir. Onlar için siyasi tercihler ahlaki bir tutumun göstergesi değildir. Kendi materyal faydalarını maksimize edecek maliyetsiz eylemlerdir. Dolayısıyla, AKP’nin kurduğu patronaj ağına yakınlıkları devam ettikçe değişen politikaların onlar için pek de önemi yoktur.

Öte taraftan elit düzeyinde başka bir oyun oynanır. Bu oyun, alınan siyasi kararın meşruluğu ve makullüğü üzerinden yürüyen kamusal tartışmadır. Siyasi söylemleri ahlaki bir pamuğa sarıp sarmalamak tam da bu düzeyde yapılan tartışmanın konusudur. Sezen Aksu’nun ve birçoklarının 2010 referandumu öncesinde yaptıkları kendi siyasi tercihlerinin neden ve sonuçlarını rasyonel bir tartışmanın konusu yapmadan ilahi bir vazifeymiş gibi algılamalarıydı. Onlar için tarihin akışını değiştirecek bir dönüm noktasında, aydın ve sanatçılara düşen bir sorumluluk vardı. Her koşulda ontolojik kötü olarak kabul edilen eski sistemin yıkılması yerine ontolojik iyi olarak tanımlanan yeni sistemin doğuşu için gerekliydi. Bu yüzden onlar, bir siyasi partiye destek veren fani seçmenlerden ayrı olarak, aslında bir değer sistemini bir ahlak öğretisini savunduklarını düşündüler. Ve elbette kaçınılmaz olarak, kendileri gibi düşünmeyenlere bir ahlak dayatmak veya ahlaki bir zaviyeden onları yargılamak işine soyundular. Bu savunudan ve saldırıdan AKP’nin kazançlı çıkması onların amacı değildi ama tercihlerinin kaçınılmaz sonucuydu.

Bu psikoloji sadece 2010 referandumu ile de sınırlı kalmadı. Takip eden yıllarda, mesela çözüm sürecinde, AKP’li olmadığını ancak barışın ahlaki bir sorumluluk olduğunu düşündüğünü söyleyen insanlar, hükümeti eleştirenlere karşı aynı ahlaki tutum içinde hareket ederek sürece muhalefet edenleri, sürecin yöntemini eleştirenleri kaba sloganlarla yaftalamaktan geri durmadılar. Bu ahlakilik takıntısı sadece liberal kavramlarla da yetinmedi. Terörle mücadele süreci başladıktan sonra, milli güvenlik ve vatanın bekası kavramlarını ahlaki bir kutup olarak benimseyenler yine aynı şeyi söylediler. Mesele AKP değildi. Onlar bir değer sisteminin bekçileriydi ve AKP’ye destek sunmak gibi bir amaçları yoktu. O yüzden AKP’nin uyguladığı politikaya muhalefet edenleri teröristlikle, fonculukla veya işbirlikçilikle suçlarken aslında ulvi bir misyonu yerine getirir gibi tereddütlerinden arınmışlardı.

AKP’nin siyasete soktuğu bu ahlaki söylem ve beraberinde gelen muhalifleri en kaba haliyle yargılama, onları ahlaki bir krize sokma stratejisi etkili bir yöntem oldu. Varılan amacın kutsallığının uygulanan politikanın yöntem ve rasyonalitesi tartışmayı anlamsız kıldığı bir radikallik son 20 senedir hayatımızda. Bu radikallik sayesinde, siyasi tercihlerimiz bizi ya iki cihanda lekeli yapıyor ya da pirüpak bir şekilde iliklerimize kadar ahlaklı olduğumuzu hissederek, tatmin olmuş bir şekilde hayatımıza devam ediyoruz.

Burada kaçırdığımız şey ise aslında demokrasinin olmazsa olmaz kuralı. Bütün aktörlerin meşru kabul edilmediği ve sadece tek bir aktörün biricikleştirildiği sistemler maalesef demokratik gerilemenin müjdecisi oluyor. Toplum kesimleri ve onları peşine takan siyasetçilerin birbirleriyle müzakere etmeyi zül olarak görmesi, atılan adımlar bizi liberalizm şampiyonu yapsa da demokratik rekabetin ruhunu kaybetmesine sebep oluyor. Ve şaşırtıcı olmayan şekilde kısa zamanda kişiselleşmiş bir otoriter rejime doğru yaklaşıyoruz. Üstelik bu kriminalleştirme veya yaftalama sürecinin insanların aklı yerine duygularını hedeflemesi, her hangi bir kamu politikasının nedenlerini ve sonuçlarını, olası faydalarını ve maliyetlerini tartışmamızı engelliyor. Çocuksu bir masal dünyası içinde şeytanlar ile meleklerin savaşında birbirimize karşı kışkırtılmış bir vaziyette hayatta kalmaya çalışıyoruz.

Bütün bunlar konuşulurken, sadece kendi mütevazi ve küçük dünyasının şartları iyileşsin diye oy veren seçmen tabii ki iki cihanın tek lekesizi olarak kalıyor.

Burak Bilgehan Özpek’in diğer yazıları

Liberalizmin tarikat mesaisi

Siyasi bir epic fail örneği olarak Kazakistan

Siyasetin Çiftlikbank’ı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus