Gomaşinen (78): Kandil’de iki Cemil Bayık röportajı (30 Ocak ve 20 Ağustos 2014)

Ruşen Çakır, Gomaşinen’in 78. bölümünde 2014’te Kandil’de Cemil Bayık ile yaptığı iki söyleşiyi anlattı.

Cemil Bayık ile söyleşi (30 Ocak 2014)-Tam metin

Cemil Bayık ile söyleşi (20 Ağustos 2014): Tam metin

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 78. bölümünde, 2014 yılında –birisi 30 Ocak, birisi 20 Ağustos–, Irak’ta Kandil’de yaptığım iki Cemil Bayık söyleşisini anlatmak istiyorum. Kandil’de daha önce, Murat Karayılan ve başka PKK yöneticileriyle de görüştüm. Ama orada kalabalık bir grup hâlindeydik. Geri çekilme karârından dolayı Kandil’de yapılan basın toplantısının ardından, bir grup gazeteci olarak görüşmüştük. Benim esas PKK görüşmem, daha önce “Gomaşinen”de anlattığım Duran Kalkan söyleşisidir. Ama en önemlileri bu iki Cemil Bayık söyleşisi. Cemil Bayık –zâten izlenimlerimde de yazmışım– “eşitler arasında birinci” gibi bir isim. PKK’nın kuruluşundan îtibâren çok kişi öldü, yakalandı, ayrıldı. Ama az sayıda kişi –ki Murat Karayılan, Duran Kalkan gibi isimler ilk aklıma gelenler– içerisinde en öne çıkan bir isim. PKK’dan ayrılan isimlerden Nizamettin Taş’la bir sohbetimizde, o bana –çok ilginç, analitik olarak çok gelişmiş biri; Osman Öcalan ve diğerleriyle ayrılan ekipten–, o yaşadığı birtakım olaylardan hareketle, Cemil Bayık’ın neredeyse Öcalan’la eşit birisi olduğunu söylemişti. Bu kadar olması mümkün değil. Ama oradaki en önemli isim olduğunu düşünüyorum. 2014’ten bu yana çok şey değişti tabii. Çok şey oldu. Şu andaki durumunu bilmiyorum; ama anladığım kadarıyla hâlâ o güçlü pozisyonunu sürdürüyor. Bu kayıt için tekrar bu röportajlara baktığımda — ki benim kişisel web sayfamda, bu iki röportajın da tam metnini bulabilirsiniz; Vatan Gazetesi adına gitmiştim, ikisinde de foto muhâbiri arkadaşım İlker Akgüngör’le berâber; ama gazete bu çok uzun görüşmelerin –ki yaklaşık ikişer saatlik– tamamını yayınlayamadı; birkaç gün peş peşe yayınlandı bunlar. Ama ben tam metnini –o tarihte Semih Sakallı deşifresini yapmıştı–, sayfama yükledim. 

Şimdi dönüp baktığımda, bu röportajların ne kadar önemli olduğunu, hâlâ önemini büyük ölçüde kaybetmemiş olduğunu ve orada söylenen birçok şeyin, daha sonraki gelişmelerde bir anlamda yaşanmış olduğunu düşünüyorum. Meselâ 20 Ağutos röportajında şöyle bir bölüm var: “Erdoğan başkanlık sistemine geçmek istiyor. Siz destek olur musunuz?” diye sormuşum. Cevâben: “Hayır. Bizim gördüğümüz, Erdoğan hegemonya peşinde koşuyor. Tek adam olma peşinde koşuyor. Bu hem AKP hem bütün halklar için tehlikelidir. Bunun kazandıracağı demokratik, özgürlükçü bir yan yoktur. Hattâ kısıtlayabilir, tehlikeye sokabilir” diye açık ve net bir şekilde başkanlık sistemine o tarihte karşı çıkmış — ki hatırlanacaktır, örgütün ya da genel olarak Kürt hareketinin, birtakım pazarlıklar sonucunda Erdoğan’ın başkanlığına “evet” diyebileceği yolunda dönem dönem çok güçlü iddialar dile getirilmişti. 

Bu röportajlar nasıl gerçekleşti? Aslında yöntem hep aynı. Siz kendilerine ulaşıyorsunuz. Medyadan sorumlu birileri var. Onlara bir şekilde dijital ortamdan, esas olarak e-posta yoluyla ulaşıyorsunuz. Onlar birtakım hazırlıkları yapıyorlar. Size belli bir tarih veriyorlar. O tarihte, Erbil’de bir otelde olmanız isteniyor. Ondan sonra da size diyorlar ki: “Sabah sizi birisi alacak”. Bir şoför geliyor. Ama bu taksi şoförü değil. Kendi arabasıyla gelen, belli ki örgütün güvendiği bir isim. O sizi alıyor. Kandil’e götürüyor. Sizi bırakıyor. Ondan sonra da iş bitince onu tekrar çağırıyorlar. Aynı kişi geliyor. Sizi Erbil’de otelinize bırakıyor. Bizim Kandil’de bu söyleşiyi yaptığımız dönemde, PKK’nın medya işlerinden sorumlu yeni birisi gelmişti. Kendisi İran Kürdü’ydü. Ama çok iyi Türkçe konuşuyordu. İran’da, İngilizce öğretmenliği gibi bir bölümde yüksek lisans yaparken, kendi irâdesiyle örgüte katılmış. Yani İran’dan gidip Irak’ın kuzeyine, Kandil’e doğrudan gidip katıldığını anlatmıştı. Ne derece doğru bir öyküdür bilmiyorum. Entelektüel açıdan çok gelişmiş birisiydi. İngilizce de biliyordu. Türkçesi çok iyiydi ve bir basın sorumlusu olarak işlerini iyi yapıyordu. En azından bizim yaptığımız işlerde hiçbir sorun çıkmadı. İşini çok iyi yapan birisiydi. Açıkçası onu söyleyeyim. Bizim işimizi de bayağı bir kolaylaştırmıştı. 

Cemil Bayık’la ilk yaptığımız röportaj, 30 Ocak 2014. Bu neye denk geliyor? 17/25 Aralık 2013’ün ardına denk geliyor. Tam böyle bir dönemde… Bir diğer husus ise, iki ana konu konuşmuştuk: birisi Erdoğan-Gülen çatışması, bir diğeri de Suriye’de PKK yanlısı güçlerin, PYD-YPG’nin, orada birtakım özerk bölgeler oluşturması — kendi tâbirleriyle “Rojava” ve oranın geleceği. İki hususu öne çıkartarak röportaj yaptık, İlker de fotoğraflar çekti. Kaydettik, ondan sonra deşifre edip onun içerisinden bâzı bölümlerini gazetede manşetten verdik. O tarihte bunlar yapılabiliyordu. Çünkü Çözüm Süreci ve pazarlıklar devam ediyordu. Devlet, doğrudan Kandil’le ve İmralı’yla görüşüyordu ve HDP’liler de arada gidip geliyorlardı. Biz gazetecilerin de bu tür yayınlar ve röportajlar yapmasına kimse bir şey söylemiyordu. Ama şu anda böyle bir röportajı yapmak tabii ki birçok açıdan mümkün değil. Diyelim ki bir şekilde yaptım. Bunu yayınlamak çok zor. Diyelim ki yayınladık. Başıma bir şey gelmemesinin imkânı yok. Hattâ şimdi burada, bu röportaj üzerine söylediklerimi de birileri pekâlâ bir yerlere yetiştirebilir. Ama tarihe kayıt düşmek açısından bunları anlatmak istiyorum. 

Bir yandan Çözüm Süreci’ni konuştuk. Ama Fethullah Gülen-Erdoğan çatışması üzerine çok ilginç şeyler söylemişti. Demişti ki: ‘‘Biz burada taraf olmayız, olmayacağız. Kayıtsız değiliz. Bu bizim kaderimizi de çok etkiliyor. Ama bu olaya da dâhil olmayacağız.” Daha önce, Fethullah Gülen’le ya da Gülencilerle görüşmek için başvurduklarını, onlarla görüşmek istediklerini, ama Fethullahçıların kendileriyle görüşmeye yanaşmadıklarını da söylemişti. O sıralarda Fethullah Gülen BBC’ye verdiği bir röportajda, PKK’ya karşı üslûbunda bayağı bir geri adım atmıştı. Onu da sordum. Onu tam inandırıcı bulmadığını söylemişti ve özellikle yasal alandaki birtakım Kürt siyâsetçilere, yazarlara, çizerlere yönelik baskıların ardında, esas olarak Fethullahçıların olduğunu söylemişti — onu özellikle vurgulayayım. Bir diğer husus da, şunu sordum, dedim ki: “Bu Erdoğan-Gülen savaşında siz taraf olmuyorsunuz. Ama siz birisinden yana taraf olursanız, o kişinin, o grubun kazanma şansı olmaz ki” gibi bir şey söylediğimde, o tam tersini söylemişti. Dedi ki: “Bizi yanına kim alırsa, o kazanır. Ama biz, kimsenin yanında olmayacağız.” Ama bunun çok ciddî bir süreç olduğunu… 

Meselâ o tarihte söylediği: “Fethullah Gülen eliyle AKP iktidârından, Erdoğan iktidârından kurtulmak isteniyor.” Ben: “Bu, Erdoğan’sız bir AKP senaryosu mu?” diyorum. Cevâben: “Evet. Bunu kiminle gerçekleştiriyorlar? Cemaat ile. Onun arkasında kim var? Amerika. Amerika Cemaat ile işi götürüyor. Nereden vurdular? Yolsuzluktan vurdular.” Yani yolsuzluk olaylarından dolayı bunu yapabildiler. Bir darbeden… Darbe lâfını o tarihte kullanmıştı. “Cemaat darbe yapmaya çalışıyor. Evet. Ama bunu yaparken yolsuzlukları kullanıyor…” diye. 

Burada bir diğer husus da Suriye meselesi. Suriye meselesinde de diyor ki: “Kesinlikle Suriye’yi kazanan Ortadoğu’yu kazanır ve dolayısıyla biz oradan çıkmayız. Türkiye ile o konuda anlaşmak istiyoruz. Ankara ile anlaşmak istiyoruz ve Çözüm Süreci’nin en önemli ayaklarından birisi de Suriye” demişti — ki bugün hâlâ Türkiye’de ve Irak’ta, İran’da, çok fazla PKK konuşmuyoruz; ama Suriye’de hâlâ konuşuyoruz ve en öne çıkan konu bu. 

Şimdi bakıyorum, bir fotoğraf var. Bu fotoğrafta, benim bu kış da hep giydiğim bir gocuğum vardır. Yeşil bir gocuk ve Müge’nin bana hediye ettiği bir atkıyla gitmişim. Ocak ayı çünkü, soğuk ve o da kabanıyla. İlker’in çektiği çok güzel fotoğraflar var. Şimdi bu fotoğraflardan birisinde, ayaktayız ikimiz de. Öyle bir fotoğraf. Benim ellerim cebimdeydi. Ona çok kızdı bâzı Kürtler. “Sen nasıl saygısızlık yaparsın” vs. demişlerdi. Bir diğeri de, elim cebimde olmayan, yine ayakta olduğum fotoğrafın da şöyle bir öyküsü vardır. Bu fotoğrafta beni birtakım PKK aleyhtarı çevreler, ama bölgedeki birtakım çevreler, bu fotoğrafı Cemil Bayık’ın İran’la işbirliği içerisinde olduğunu göstermek için kullandılar ve beni de Trump zamanında öldürülen, Kudüs ordularının komutanı Kasım Süleymanî olarak sundular. Neredeyse her yıl, bir ya da iki kere sosyal medyada bu fotoğraf basılıp, “İşte! Cemil Bayık, Kudüs orduları komutanından tâlîmat alırken” diye bu fotoğrafı basarlar. Birileri de onlara, “Ya, öyle demeyin. Bu Türkiye’de bir gazeteci. Türk gazeteci Ruşen Çakır’dır. Niye böyle asparagas yapıyorsunuz? Dezenformasyon yapıyorsunuz?” diye söylerler. Röportajdan çok, bu fotoğraf meşhur oldu. Bakalım 2022’de ilk ne zaman bu fotoğraf yine “Cemil Bayık İranlılarla görüşüyor” diye çıkacak? Bakıyorum şimdi. İranlılara benziyor muyum? Benziyor olabilirim; ama yani değilim. Neyse. 

İkinci görüşme; 20 Ağustos 2014. Arada yaşanan en önemli gelişme tabii ki IŞİD. IŞİD’in hilâfet devletini ilânı. Musul’un IŞİD’in eline geçmesi. Rakka’da da ayrı bir hilâfet devletinin kurulması. Gündem: IŞİD. Bunu aslında gerek Öcalan gerek Cemil Bayık, bir şekilde bu gelmekte olanı söylüyorlardı. Gelince rolleri iyice arttı. Hem Irak’ta hem Suriye’de ve sonra da gördük ki Irak’ta, ama esas olarak Suriye’de, IŞİD’e karşı mücâdelede Amerika Birleşik Devletleri’nin en önemli müttefiki oldular. 20 Ağustos 2014’teki bu röportaja –ki burada artık üzerimde gocuk yok, kısa kollu gömlek var– yine aynı şekilde gitmiştik. Yine aynı kişiyle görüşerek, sözleşerek Erbil’de otele yerleştik. Bizi aldılar, götürdüler ve orada yine Cemil Bayık’la, Kandil’deki bir köy evinde, yine iki saate yakın bir görüşme oldu. Buradaki görüşmede de ağırlıklı olarak IŞİD’i ve Çözüm Süreci’ni konuştuk. O sırada Çözüm Süreci’nde birtakım sorunlar oluyordu. Zâten PKK da ağırlığı IŞİD’le mücâdeleye doğru kaydırmak üzereydi. Orada bir yatırım yaptılar ve kazandılar. Bu röportajın en çarpıcı yerlerinden birisi bence şurasıdır — o tarihte de çok etkilenmiştim bundan: “1 Eylül’den îtibâren yol haritası dendi ve bâzı detaylar verildi. Yeni heyetler oluşuyor ve bu heyetler Kandil’e de gidecek türünden açıklamalar geliyor. 

Ama şöyle bir durum var: Genel olarak Öcalan’dan pozitif, sizdense soru işâretli açıklamalar geliyor. Bu yanlış bir okuma mı, yoksa burada bir sorun mu var?” diye sormuşum ve Cemil Bayık’ın cevâbı şu: “Yanlış okumuyorsunuz. Önder Apo’nun rolü farklıdır, bizim rolümüz farklıdır. Ne Önder Apo’nun rolünü biz üstlenebiliriz, ne de Önder Apo bizim rolümüzü üstlenebilir. Bunlar birbirini tamamlayan unsurlardır.” Bu, benim zâten Kürt hareketi üzerine yaptığım okumaların vs. iyice billûrlaşmasına neden olan bir ifâde. Şu anda da meselâ, “Öcalan tekrar devreye girecek mi, nasıl girecek?” diye bu konuda yayınlar yapıyorum. Yazı da yazdım Medyascope’ta. Geçen Altan Tan’la da yayın yaptık. Yine başka şeyler de yapacağım belli ki. Bunu hep aklımda tutuyorum. Yani şöyle bir şey yok: “Öcalan tâlîmâtı verir, Kandil’dekiler ânında onu yerine getirir…” Bunun böyle olmadığını biz Çözüm Süreci’nde gördük ve özellikle gerek Duran Kalkan gerek Murat Karayılan, gerekse de iki ayrı Cemil Bayık röportajında bunları net bir şekilde gördüm. Öcalan’a hiçbir şekilde lâf söylemiyorlar. Ama onun her söylediğini de gözleri kapalı yapacaklarını söylemiyorlar ve burada da çok basit bir şey söylüyorlar: “Kendisi zâten orada esir durumda” ve sürekli olarak da: “Kendisiyle doğrudan görüşmek istiyoruz. Bu kanallar oluşturulmalı” dediler. Ben de hattâ onunla ilgili, “Kandil-İmralı iletişim hattı” diye bir yazı da yazmıştım Vatan’da. 

Bu röportajın en çok yankı uyandıran bölümü ise şu oldu: Cihangir meselesi. HDP yerel seçimlerde Selahattin Demirtaş liderliğinde bayağı başarılı olmuştu ve PKK da bundan bayağı bir memnundu. Orada şöyle bir şey söyledi HDP konusunda: “HDP’nin bâzı marjinal yaklaşımlardan kendisini kurtarması gerekiyor.” Bu cümlenin ardından ben, “Örnek verebilir misiniz?” diye soruyorum. Bayık, “Meselâ Beyoğlu’nda bir grup var” diyor. Ben de “Cihangir’de” diyorum. O da “İsmini vermek istemiyorum. Herhalde anlaşılıyor. Eğer bunu yaparsa ve o dediğim kesimlerin hassâsiyetleri var, yine Türkiye’deki emekçilerin hassâsiyetleri var” diyor. Yani “Marjinal birilerinin peşine takılıp emekçileri, Kürtleri ihmâl ederse HDP büyüyemez” gibi bir şey söyledi ve Cihangir muhabbeti çıktı. Bunun üzerine Ertuğrul Kürkçü’ye, “Cemil Bayık böyle dedi, ne diyorsunuz?” diye sormuşlar mı yoksa kendisi sorulmadan mı söylemiş, bilmiyorum. Ertuğrul Kürkçü de demiş ki: “Orada Cemil Bayık aslında bir şey söylemiyor. Gazetecinin acar muhabirliği” gibi bir şeyler söyledi — ki Ertuğrul’la biz eskiden beri tanışırdık, Metis Yayınları’nda aynı dönemlerde çalıştık ve hukukumuz vardı. Orada Cemil Bayık’ın sözlerinden belli ki rahatsız olmuş; ama Cemil Bayık’a lâf edemediği için faturayı bana kesmiş. Sonuçta ne oldu? Benim o tarihten îtibâren bir daha Ertuğrul’la, Ertuğrul Kürkçü’yle artık, herhangi bir şekilde bir irtibâtım kalmadı. O olaydan bir süre sonra, Diyarbakır’daki bir Nevruz’u izlemeye gittiğimde gördüm. O zaman da tek kelime bile konuşmadık. Duyduğum kadarıyla şu anda yurtdışında ve sağlık sorunlarıyla uğraşıyormuş. Geçmiş olsun diyorum kendisine. 

Evet, bakıyorum Cemil Bayık izlenimlerine. Çok uzun konuştuk. Çok direkt konuşan birisi. Çok kendinden emin birisi ve röportajın dışında da yemek yedik aralarda. Bayağı muhabbet de ettik. Ama belli bir mesâfeyi hep koruyan biri; yani pozisyonunun, konumunun bir ağırlığı var, o ağırlığı koruyan birisiydi. Ama açıkçası, bir gazeteci olarak, böyle birisiyle yapılmış röportajlar anlamında, her iki röportaj da çok dolu doluydu ve çok işime yaradı. Tekrar söylüyorum: Keşke şimdi gidebilsem, keşke şimdi yapabilsem; ama bunu yapabileceğimizi sanmıyorum. Bu da Türkiye’nin bu kadar süre içerisinde nereden nereye geldiğini bize gösteriyor. Bir diğer yandan sürekli operasyonlar var. Sürekli haberler geliyor, açıklamalar yapılıyor. “Şu kadar kişi etkisiz hâle getirildi” vs. diye. Ama gerek Cemil Bayık gerek Murat Karayılan, Duran Kalkan ve birçokları, hâlâ hayattalar bildiğimiz kadarıyla. Arada sırada kendi yayın organlarında sesleri çıkıyor. Evet, ilginç bir dönemdi, çok şey öğrendiğim bir dönemdi. Ama o dönemle bu dönem arasında çok şey fark etti. Yine de bu röportajlar, benim gazetecilik hayâtımın en önemli röportajları olarak, iyi ki yapmışım dediğim röportajlar olarak duruyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.