Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (115): SADAT tartışması, CHP’nin Maltepe mitingi, Erdoğan’ın NATO çıkışı

Ruşen Çakır ve Kemal Can “Haftaya Bakış”ın bu bölümünde SADAT tartışmasını, CHP’nin yarın yapacağı Maltepe mitingini ve Erdoğan’ın NATO çıkışını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: SADAT meselesini konuşmaya devam edelim. Devam edelim diyorum, çünkü Çarşamba günü “Adını Koyalım”da bu konuyu epeyce konuştuk. Ama o günden bugüne hâlâ gündemde. Bugün İsmail Saymaz, Meral Akşener’le konuşmuş. Akşener daha önce, Erdoğan’ın adını vermeden fotoğraflar bahsini grup toplantısında söylemişti. İnsanların eğitildiği kamp fotoğraflarını gördüğünü, ama hangi kurumdan çıktığı belli olacağı için almadığını söylüyor. Yine çok şifreli konuşuyorlar. O da bayağı net bir şekilde, Kılıçdaroğlu’nun herhalde bir bildiği olduğunu ve bunun ciddîye alınması gerektiğini söylüyor. 

Olay çok ciddî aslında. Seçim güvenliğiyle ilişkisinin ne olduğu henüz tam olarak netleşmedi ama, Dünya İslâm Birliği kurmak isteyen, garip garip isimlerle var olmaya çalışan ve iktidarın en azından bir kanadı ve Erdoğan tarafından gözetilen ve muhtemelen kayırılan böyle bir yapı var. Ülke dışındaki ve ülke içindeki faaliyetleri, açık kaynaklardan, kendi kaynaklarına bakıldığı zaman söylenen: Suikast, keskin nişancılık eğitimi… Böyle acayip bir durum. Erdoğan’ın verdiği cevâbı da konuşmuştuk. Bu konuyu ben de daha sonra ayrıca yorumladım. Erdoğan’ın verdiği cevaplar da olayın ne kadar ciddî olduğunu gösteriyor. Eğer cevap vermeseydi, geçiştirseydi, SADAT’çılar, özellikle iktidâra yakın olmayan medyaya konuşma cevvalliklerini göstermeselerdi, durum başka olurdu. Çünkü biliyorsun, normalde iktidâra yakın birileri hakkında bir şey söylendiği zaman, hiç cevap verme ihtiyacı duymayıp doğrudan mahkemeye başvuruyorlar ve istedikleri kararı da RTÜK’ten ya da mahkemelerden çıkartıyorlar. 

Burada bambaşka bir olay yaşandı. Belli ki Kılıçdaroğlu orada bir şeyi yakalamış. Bu gelişir mi? Sonra nereye varır kestiremiyorum ama, üzerine bir projektör tutulmuş durumda ve kurumun kişilerinin verdikleri fotoğraf ve kendilerine atfedilenle, duruşları arasında orantısızlık var. Biraz kaba olacak, ama şöyle söyleyeyim: “Bunlar mı bütün bu denilenleri yapıyor?” gibi bir durum da var. Ama gerçekten de sanki yapıyorlar…

Kemal Can: Evet, haklısın. Çarşamba günü de konuştuğumuz gibi, aslında birtakım çelişkili durumlar var. Tartışma, seçim güvenliği gibi biraz âcil ve insanların daha çok dikkat kesildiği bir alanda çok yoğunlaşıyor, ama SADAT meselesi ilk defâ gündemimize girmiyor. SADAT meselesini daha önce de çeşitli vesîlelerle konuştuk. Tabii ki seçim güvenliği meselesi, işi en çok harâretlendiren taraf oldu; ama bence zamanlama olarak pek de rastlantısal değil. Kılıçdaroğlu belki eline gelen bir bilgi, belge ya da duyumla harekete geçmiş olabilir; ama zamanlama açısından sonraki reaksiyonlar, SADAT’ın cevap vermeye çalışma biçimi, cevap verirken ileri sürdüğü argümanlar, Erdoğan’ın “Benim alâkam yok” deme ihtiyâcı duyması ve bunun etrafında yürümekte olan tartışmalar; Sedat Peker’in uzun bir aradan sonra tekrar sanki bir varlık gösterir gibi davranması ve özellikle bu konuya işâret etmesi, bir sürü şeyin bu noktada buluştuğunu düşündürüyor. Çarşamba günü “Adını Koyalım”da da söylediğim gibi, Kılıçdaroğlu galiba iktidar içerisindeki sorunlu bir yumuşak karna parmak dokundurmuş gibi görünüyor. Bu da birdenbire orada bir hareketlenme yarattı. 

Bunları daha önce Sedat Peker açıklamalarında da gördük, Türkiye’nin geçmişinde Susurluk hikâyesinde de gördük, daha önce Ecevit’in meşhur kontrgerilla çıkışı sırasında da gördük, şimdi de görüyoruz: “Ben bir şeyler gördüm, bir şeyler duydum, bana bir şeyler söylendi. Bilgiler var, çok şüpheli noktalar var…” Bunların hepsi, şâibeli ve problemli durumun varlığını açık eden, ama bunun üstüne gidip bunu açıkça beyan eden bir siyâsî irâdeyle karşılaşmıyor. Yani en kabadayısı, araştırma komisyonları kuruldu, ama Susurluk hikâyesinde de gördüğümüz gibi, o iş bir noktaya kadar gitti ve bir noktadan sonra kapandı. Hattâ onun en önemli aktörleri, daha sonra çok önemli politik rollerde tekrar karşımıza çıktılar. Sonrasında birtakım başka şâibeli olaylarda yine isimleri gündeme geldi. Neredeyse elli-altmış senedir, bu ülkenin bu karanlık tarafında, devletin, bâzıları resmî bâzıları gayri resmî bütün ilişkilerinin kesiştiği problemli birtakım yapıların varlığı, çeşitli dönemlerde çeşitli problemlerle ilgili olarak hep gündeme getiriliyor. Bâzen çok kritik, akçalı işlerin düğüm noktası olarak, bâzen bu SADAT olayında gördüğümüz gibi uluslararası ilişkiler ve bölge dengeleri bağlamında çok kritik bir roldeki kuruluş olarak, bâzen şimdi de işâret edildiği gibi seçim güvenliğini tehdit edebilecek ya da siyâsetin tanziminde rol alabilecek tehlikeli bir örgütlenme olarak ortaya çıkıyor. 

Meselâ biz şu ânda niye “Kılıçdaroğlu herhalde bir şey duydu” ya da “Kılıçdaroğlu herhalde bir belge gördü” diyoruz? Ya da senin verdiğin Meral Akşener örneğinde olduğu gibi, “Fotoğrafını gördüm, ama almadım” diyor. Birilerinin bunu niye muğlak ve sisli bir alanda tuttuğunu biliyoruz. Zâten bu yapılar öyle oldukları için etkililer. Senin dediğin gibi, bâzen yaptıkları ve yapabileceklerinden daha fazla bir şeye karşılık gelmesi için böyle sisli bir alanda tutuluyor. Ama bunu işâret eden, bunu kamuoyu gündemine getiren ve buna siyâsî müdâhale etmeye kalkanların da gelip gelip bir noktada durduklarını, hep o sis perdesinin devam edebileceği bir zeminde olduklarını görüyoruz. 

Bunun bir siyâsî karşılığı olabilir. Dediğim gibi, yumuşak karna parmak dokunup bunun nasıl reaksiyonlar yaratacağını ve nasıl devâmının geleceğini izlemek istiyor olabilirler. Ama daha önceki örneklerden de bildiğimiz gibi, bu tür şeyler, eğer işâret ediliyor, açığa çıkarılıyor, “Burada bir şey var” deniyorsa, bence devâmının gelmesi de gerekiyor. Bunlar hep Türkiye’nin geçmişinde “karanlık devlet operasyonları”,“karanlık birtakım işler” diye anılıyor. Davutoğlu hikâyesinde de gördük: “2015 Haziran’la Kasım arasında ne olduğunu, ne yaptıklarını anlatırsam sokağa çıkamazlar” dedi. Birileri de artık bize bu birilerinin sokağa çıkamayacağı şeyleri sâhiden anlatacaklar mı? SADAT olayındaki gibi sürekli bir eksik kalmışlık var. Evet, çok önemli bir olaya parmak bastı. Bastı, tamam. Eee? Şimdi bundan sonrası ne olacak? Bunu sorgulayarak, bu iktidârın içeride ve dışarıda son derece sorunlu ilişkiler içerisine girdiği tartışılmaya mı başlanacak? Yoksa iktidar içerisinde bunun yarattığı çalkalanmayla mı yetineceğiz? Onu mu seyredeceğiz ve bir süre sonra unutup yeni bir şey mi göreceğiz? O yüzden ben, bu tür işlerde siyâsî atakları, evet, çok anlamlı buluyorum, bunun işâret edilmesini çok isâbetli buluyorum, Kılıçdaroğlu’nun da politik olarak yaptığının doğru olduğunu düşünüyorum. Ama burada durmasının da bu işleri biraz tavsattığını düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Belki devâmı gelecektir. Bir de biliyorsun, böyle olaylarda bir çıkış yapana birtakım takviyeler gelebiliyor. Bu işâretten sonra, bu konuda birtakım bilgileri olanlar… Meselâ Sedat Peker bir şey söylüyor, ondan sonra değişik yerlerden kendisine bilgi aktığını söylüyor; ne derece doğru bilemiyorum tabii, ama burada da öyle olabilir. Ben bu SADAT meselesinin seçime kadar süreceğini tahmin ediyorum. Burada hedef alınanlara bakarak bunu düşünüyorum. Tekrar bunu söyleyeceğim: Erdoğan, “Ne olacak? Bunlar söylerler, bir şey olmaz zâten” diye geçiştirse, suç duyurusunda bulunsa, hakaret davası açsa, bir de A Haber’e çıkıp, “Bunlar kıskanıyor, dış güçler” filan dese… Şu âna kadarki format hep böyleydi. Şimdi burada bambaşka bir şey olunca, tepki olarak verilen şeylerin başkalığı, bana bu işin sürebileceğini düşündürüyor. Bakalım, ne olacağını göreceğiz.

Kemal Can: Aslında bir benzerini gördük. Erdoğan’ın kendisini mesâfeli tuttuğu bir vaka da, hatırlarsan Sedat Peker ve Süleyman Soylu meselesiydi. Orada çıkıp “Benim ilgim yok” bile demedi. Kendisiyle hiç bağlantısı yokmuş gibi davrandı. Hattâ Süleyman Soylu bu yüzden yalnız bırakıldığını îmâ eden sözler de söyledi. Bunu ikinci kez görüyoruz. 

Bu iktidârın, biraz karanlıkta tuttuğu ilişki örgüsünün hassas birtakım noktalarına temas edildiğinde, senin de tâbirinle, projektör tutulduğunda ya da orası biraz kurcalandığında, ilginç biçimde, ittifakın içindeki zayıflıklar ya da gerilimler açığa çıkıyor. Bunun da bir etkisi oluyor. Ama bir süre sonra, Sedat Peker olayında da gördüğümüz gibi, bu, kanıksanan ve unutturulan bir şeye de dönüşüyor. 

Ruşen Çakır: Dikkat edersen, geriye dönüp baktığımızda, Sedat Peker’in susturulmasının, bir şekilde Türkiye’nin dahliyle olduğunu anlamak için elimizde çok neden var. Türkiye-Birleşik Arap Emirlikleri ilişkileri, Sedat Peker susmak zorunda kaldıktan bir süre sonra başladı. Belli ki orada bir şeyleri engelleyebildiler. Ama burada Kemal Kılıçdaroğlu’nu, muhâlefeti nasıl engellerler onu bilemiyorum. 

İstersen konuyu değiştirelim, NATO meselesini konuşalım: Bu konuyu bilen hemen hemen herkes, bunun bir pazarlık olduğunu, Erdoğan’ın bunu bir fırsat olarak kullandığını, İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine veto tehdidinin, özellikle ABD nezdinde bir el yükseltmek olduğunu söylüyor. Tabii bu arada söylenen bir başka husus da var. Cengiz Çandar, geçen gün yaptığımız yayında çok net bir şekilde anlattı: Finlandiya, teröre destek konularında Türkiye’nin kıta sahanlığında değil. İsveç’te bir sorun var, o belli de… İstenen kişiler var, şu var, bu var. Finlandiya, resmen İsveç’le berâber hareket ettiği için… Yani şöyle bir şey yapmadılar: “Finlandiya’yla derdimiz yok, ama İsveç’i almayız” demediler. Cengiz Çandar’ın da onayladığı gibi, NATO’ya birini alıp birini almamak gibi bir şey pek olamıyor. Çünkü bu iki ülke yıllardır bu konularda birlikte hareket ediyormuş. Neyse… Sonuçta Erdoğan, her vesîleyle çok net bir şekilde, “Bunlarla ne işimiz var? Gelseler bile hiçbir şey olmaz. Gelmeseler daha iyi” diyerek kapıyı kapatmış gibi duruyor. 

Daha önce, Mevlüt Çavuşoğlu’nun katıldığı Berlin’deki Dışişleri Bakanlığı gayri resmî NATO toplantısı da bayağı gergin geçmiş belli ki, bu konu gündeme geldi. Sonra, yine Çavuşoğlu’nun New York’ta ABD Dışişleri Bakanı Blinken’la yaptığı görüşmede de bu konu konuşuldu. Sanki şu anda bir ilerleme sağlanmamış gibi. Bir de ilginçtir, Biden, İsveç Başbakanı’nı ve Finlandiya Cumhurbaşkanı’nı Beyaz Saray’da ağırladı, oradaki önem pozisyonları öyle galiba ve onlara birlikte sâhip çıktı. Sâhip çıktı dediğim, gerçekten bu iki ülkenin NATO’ya dâhil olması, Avrupa Güvenlik Mîmârîsi için çok târihî bir âna denk geliyor. NATO ittifakı için çok çok önemli bir şey. Tabii ki her yeni katılan önemli, ama buna ayrı bir önem atfediyorlar. Çünkü doğrudan Rusya’nın yanı başındaki ülkeler. Türkiye’nin burada böyle bir sorun çıkartıyor olması… Dikkat edersen alttan almaya çalışıyorlar. “Hallederiz, tartışırız, aşılamayacak sorun yok” diyorlar. Ama Erdoğan, hep çok üst perdeden “Olmaz” diyor. Hemen hemen herkes bunu bir şekilde kabul edeceğini söylüyor. Biliyorsun, daha önce Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine de îtiraz edilmişti, onu da bir şekilde kabul etmişlerdi. 

Ama burada şöyle bir husus da var: Medyascope’ta bu konuda birçok yayın yaptık, ben de çok okudum, araştırdım. Bütün bunları yaparken, Türkiye’nin dış dünyada, özellikle Batı dünyasında iyice azalan îtibârının daha da kötü bir yere gittiğini görüyoruz. Aslında Ukrayna savaşı çıktığında, Türkiye bu îtibârını biraz toparlar gibi olmuştu. Ukrayna ve Rusya arasında arabuluculuk yapmak, Yunanistan Başbakanı’nı ve İsrail Cumhurbaşkanı’nı ağırlamak, Birleşik Arap Emirlikleri’yle ilişki düzeltmek, Suudi Arabistan’a gitmek derken, Türkiye birçok şeyi sil baştan yapıyor ve kendisini tekrar uluslararası alanda konuşulabilir, birlikte hareket edilebilir bir yönetim olarak sunmaya başlıyordu. Ama bu olay patlak verdi. 

Bana, Erdoğan riskli bir oyun oynuyor gibi geliyor. Teröre destek argümanları bence çok yüksek değil. Meselâ PYD-YPG diyor, onun en büyük hâmisi ABD… Böyle garip bir durum var. Sen ne dersin? “Sonuçta Türkiye kabul edecek” netliğinde konuşmak mümkün mü?

Kemal Can: Erdoğanbugün Cuma namazı çıkışında ölçeği biraz daha büyütmüş. Okudum, sesli dinlemedim, ama yanlış aktarılmadıysa, “Biz teröristlerin NATO’ya girişine izin veremeyiz” demiş. “Teröristlerin NATO’ya girişine izin veremeyiz” demek, sâdece “Bu konuda yeterli hassâsiyeti göstermiyor”dan daha fazla bir iltisaklılık îmâsı içeriyor. İsveç’i ve dolayısıyla Finlandiya’yı işâret ederek, “teröristin NATO’ya girmesi” gibi bir şeyden bahsediyor. Doğrudan ülkeyi terörist olarak niteleme niyeti olmasa bile, onların pozisyonunu, sâdece bu konulara yeterli hassâsiyeti göstermeyenden daha sert bir yerden tanımlıyor. Dolayısıyla bu, aslında kendi başına tansiyonu yükseltme eğilimi gösteren bir şey. Hatırla, önce “Bu konuya biraz daha mesâfeli duruyoruz” havasında başlayan, hattâ İbrahim Kalın’ın “Kapalı değiliz” dediği bir yerden, aşama aşama, “Boşuna gelmesinler”e ve giderek, “NATO’ya terörist sokmayız”a kadar varan bir tırmanma görüyoruz. Karşıdan ne kadar alttan alınıyorsa, bu tarafta da o kadar bir üst perdeye çıkan bir tutum görüyoruz. 

Bu îtibar meselesine gelince… Tamam, “Türkiye’nin uluslararası arenadaki îtibârı” diye bir başlık açıp, burada AKP döneminde özellikle Erdoğan’ın kişisel olarak yürüttüğü ilişkilerde –tersleştiğinde de, gidip “Kardeşiz”diye sarıldığında da– çok kaba bir pazarlıkçı tutumun olduğunu defâlarca gördük. Sâdece bu son vakada değil, çok yakın zamanda yaşanan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olayında, hiç saklama gereği duymadan, üstelik karşı tarafın da sadece böyle gurur kırıcı ve rencîde edici ifâdelerle, bunun bir pazarlık olduğunu söylediklerini gördük. Ama aslında dış politika anlamında dünyanın da îtibârı çok iyi durumda değil ki… Herkes bu pazarlığın en kaba örneklerini, bâzıları “monşerler”e daha fazla prim vererek, örterek yürütüyor olabilir; ama çok uzun bir süredir, dünyada dış politika meselesinde, “İlkeler yoktur, çıkarlar vardır” meselesi iyice zıvanadan çıkmış durumda. Hatırla, bundan seneler önce, Trump iktidardayken Suudi Arabistan’a gidip Suudi Arabistan’la ortak basın toplantısında, “Biz size bâzı işler yapıyoruz, güvenliğinizi de sağlıyoruz, ama bunun da bir parası var. Bunun parasını da ödemeniz lâzım” açıklığında bir at pazarlığı yapmakta bir sakınca görmemişti. Artık Türkiye’nin îtibârını ya da Erdoğan’ın pazarlıkçı tutumunu sorgulayacak olan dünyanın îtibârı da çok yüksek seviyelerde değil. Çünkü defâlarca, senin de örneklerini verdiğin gibi, daha önce böyle yüksek perdeden gerilimler yaşanmış bir yere, lâzım olduğunda, teker teker gelip, aynı pazarlıkçı zeminde aynı pazarlığı yürütmekten hiç imtinâ etmeyen muhâtaplar var.

Ben şunu anlatmaya çalışıyorum: Bu iş çok kaba bir pazarlık görüntüsü veriyor. Ama burada açık söylemek gerekirse, bir tarafta daha îtibarlılar var, birileri de çok kaba bir pazarlığı yürütüyor değil. İki taraf da, yani buradaki muhâtapların hepsi de son derece sevimsiz bir ilişki yürütüyorlar. Şimdiye kadar dünyadaki genel denge içerisinde –bu da diplomasinin becerisi–, bu kaba, pazarlıkçı düzen hep geçerliydi; ama bunun, sanki birtakım kurallarla, birtakım başka ambalajlarla sunulması önümüze daha çok gelen bir şeydi. Artık buna gerek duyulmayan, bâzen insanların da, “Ne var bunda canım? Tabii ki pazarlık edilecek” demesini mümkün kılan, tıpkı kabalığın dobralık sayıldığı, saldırganlığın cesâret zannedildiği bir atmosferde yaşadığımız gibi, böyle kaba pazarlıkların tam da “çıkar savunmak” olarak târif edilebildiği bir zeminde yaşıyoruz. Dolayısıyla Erdoğan, uluslararası îtibarda kaybedeceği bir şeyden de, bunun içeride ona vereceği bir zarardan da endîşe etmiyor. Bunu daha önce seninle Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olayında da konuşmuştuk. Bu “U dönüşleri”, manevralar neden bu kadar kolay yapılabiliyor? Çünkü bir siyâsî bedeli yok. Kimse gelip de, “Ya, sen böyle demiştin, şimdi böyle diyorsun” deyip, buna dayanarak, ne ilişkisini, ne destek tutumunu değiştiriyor.

Ruşen Çakır: Burada aklıma bir şey geldi: Diyelim ki Erdoğan Birleşik Arap Emirlikleri’ne bir pozisyon alıyor. Daha sonra pozisyonu değiştiriyor, yeni bir pozisyon alıyor. Muhâlefetin eleştirisi, genellikle, “Erdoğan 180 derece döndü” şeklinde oluyor. Tamam, analitik olarak bunu söyleyebilirsin. Ama meselâ muhâlefet şunu söylemiyor: “İlk yapılan yanlıştı. Doğru yola geldi” ya da “İlk yapılan doğruydu, doğrudan saptı” demiyor. Muhâlefetin önemli odaklarının dış politikada pozisyonunun ne olduğunu görmek mümkün değil. Erdoğan’ın manevra yapıyor olmasını eleştirmenin ötesine çok fazla giden bir durum yok. 

Finlandiya-İsveç konusuyla ilgili İYİ Parti’nin çok kapsamlı bir açıklamasını gördüm. Belli ki oradaki eski diplomatlar yazmış. Ama okuduktan sonra, “Peki siz ne diyorsunuz? Türkiye veto mu etsin?” diye düşündüm. Sen, ben oturup konuştuğumuzda, “Ya, İsveç’e terörist diyorsun da, ABD bunun allahını YPG’ye yapıyor kardeşim” diyebiliriz. Bunu söylemek tek başına bir anlam ifâde etmiyor. Benim söylemem belki analize ilginçlik katmış olabilir. Ama muhâlefet partisi bunu söylediği zaman, “Amerika’yla da ilişkini kopar” mı diyor? Yoksa “Amerika, bunu yapmasına rağmen onunla işbirliği yapıyorsak, bununla da yapabiliriz” mi diyor? Böyle garip bir muallakta olma hâli var ve bu hal sâyesinde Erdoğan da oradan oraya sürekli bir şeyler söylüyor. 

Şimdi diyelim ki veto tehdidinden sonra birtakım şeyler aldı ve onayverdi. Bu sefer ne deneceğini şimdiden biliyorum: “Bu kadar lâf etti, sonunda mecbur kaldı” diyecekler. Olay, Erdoğan’ın hareketlerini, Erdoğan’ın umurunda olmayan bir tutarlılık perspektifinden tartışmanın ötesine geçmiyor. Yapanlar illâ ki vardır, ama genel eğilim, “Yine tutarsız davrandı, yine bir dediğini ertesi gün bozdu” şeklinde. Tamam da, “Hangi dediği? Ne yapması lâzımdı? Ne demesi lâzımdı?” konusunda ortada çok fazla bir şey olmuyor.

Kemal Can: Zâten o yüzden bir tutarlılığı eleştirmenin zorluğuyla karşı karşıyalar. Çünkü o “U dönüşleri, manevralar” dediklerinin toplamı, aslında kendi başına bir tutarlılık. O her durumda her şeyi pazarlık edebilir, her şeyi satın alıp satabilir pozisyonunu devam ettiren bir şey. Dolayısıyla “U dönüş” diye eleştirilirken, Erdoğan çıkıyor, geçen gün yaptığı gibi, olmayan bir Japon atasözünde de iddia edip, “Tamam, zaten böyle yapmak lâzım” diyor. Yani kendisinin U dönüşler yapmasını bir çelişki değil, bir gereklilik olarak îzah ediyor. Daha önce de konuştuk, bu ekonomide de böyle. Sürekli bir liyâkatsizlik, beceriksizlik eleştirisi yapılarak iktidar sıkıştırılmaya çalıştırılıyor; ama temel politika önerileri üzerinden yürünmediği için, o dönüşlerle birlikte, sistemli biçimde kendisinin sürdürdüğü ve kendisiyle birlikte kazanarak devam edenler açısından durumu değiştirmiyor; bir tutarlılık içerisinde devam ediyor. 

Bu, pazarlık düzeninde de böyle. Birleşik Arap Emirlikleri’nde her ne alamadıysa ya da onunla her neyin gerilimi veya pazarlığı yüzünden işler sertleştiyse, aynı şekilde, tersine dönüp yapıyor. Burada aslında bir tutarlılık var. Şu anlamda bir tutarlılık var: Çünkü öyle bir kurala, kaideye, ilkeye, bir politikaya bağlılık değil, sürekli her türlü durumdan pazarlık şansı üretmek ve o pazarlıkları yürüterek sonuç elde etmek söz konusu. Bu her zeminde devam ediyor. Bunun, U dönüşler ya da başka versiyonlar hâlinde onlarca örneği görüldü. Senin söylediğin gibi, muhâlefet sürekli o değişim anlarını işâret edip “A, gördünüz mü? Bakın öyle dediğini böyle yaptı” diyor. Ondan sonra da Erdoğan çıkıp “Tabii öyle yapmam lâzım. Çünkü o zaman öyle lâzımdı, bu zaman böyle lâzım” diyor. Tam da senin söylediğin gibi… Deniz feneriniz yoksa, olması gereken bir sabitiniz yoksa, ancak bunun değişim anlarını konuşarak muhâlefet edebilirsiniz. Bu her alanda karşımıza geliyor ve işin ilginç tarafı, bunun muhâtapları da böyle davranıyorlar. Ben hep bunun kaçırıldığını düşünüyorum. Özellikle dış politikada eleştiri yapılırken de, bu mesele üzerine tartışılırken de, dış politika uzmanları ağırlıklı olarak Türkiye’nin tutarsızlığından ve keyfî dış politikasından bahsediyorlar. Çok da haklı eleştiriler yapıyorlar. Ama şunu görmeden bunu konuştuğumuz zaman tuhaf bir durum ortaya çıkıyor: Bu tutarsızlık politikası, muhâtapları tarafından da kabul görmüş ve o zeminde devam ettirilen bir şey. Senelerce Merkel hikâyesi anlatıldı. Merkel’in ve bütün Avrupa’nın Türkiye’yle ilişkisini oturttuğu zemin, tam da bu zemindi. 

Meselâ Erdoğan, SADAT olayında yaptığı açıklamada ilginç bir şey söyledi: Kılıçdaroğlu’nun SADAT’a yaptığı baskınla ilgili, “Bu, bizim çeşitli bölgesel operasyonel gücümüz veya oralarda etkinlik kurmamıza karşı yapılmış bir şeydir. Birtakım odakları, bizim bu tür imkânlarımıza saldırmak yerine bizimle nasıl devam edeceklerini düşünmeye çağırıyorum” dedi. Bu çok önemli bir şey. Daha önce de hep konuştuk. Erdoğan, içeride ve dışarıda, gücünün devam ettiği üzerine kurgulanmış bir savunma stratejisi yürütüyor. Yani iktidârının hâlâ son derece belirleyici ve güçlü olduğunu, içerideki ekonomi çevrelerinden tut da, devlet içindeki birtakım pozisyon odaklarına, uluslararası iktisâdî ve siyâsî güç merkezlerine, kendisinin hâlâ gücünü koruduğu ve önemli bir aktör olduğunu kabul ettirerek devam etmeye çalışıyor. Her türlü adımında da belirleyici olan bu. 

Dolayısıyla bence NATO meselesinde de şu anda yürüttüğü şey, sonradan yapar mı, döner mi, tekrar onay verir mi, vermez mi, neyin karşılığında vereceği ayrı bir şey, ama bunu sağlamaya hizmet edeceği açık. Bunu sağlayana kadar da, yani pazarlıkta alacağının dışında, onun yanına her zaman bir bonus ekliyor. O bonus da, pazarlığı kabul ettirmek. Pazarlıktaki en önemli güç faktörü, öncelikle, onun pazarlık edilecek bir şey olduğunu kabul ettirdiğinizde avantajlı konuma geçiyorsunuz. 

Ruşen Çakır: Bu konuda eski Washington Büyükelçisi Namık Tan, ilk yaptığı sosyal medya paylaşımında, “Erdoğan’ın beklediği, Biden’la konuşmak” dedi. Tam da senin söylediğin. Bunu bir türlü tam olarak yapamadı. Yunanistan Başbakanı Miçotakis gitti, Beyaz Saray’da, sonra Kongre’de konuştu. İsveç-Finlandiya yöneticileri gidiyor. Birçok insan gidiyor. Ama Erdoğan hâlâ kabul edilemedi. İsveç-Finlandiya meselesi, Amerikan Başkanın’ın kendisiyle pazarlık etmesi için zarûrî bir hal yaratmış oldu. Bakalım olacak mı? Olmayabilir. Neyse…

Yarınki mitingi de konuşalım ve bu haftaya noktayı koyalım. Mitinge, Kılıçdaroğlu dışında altılı masadan bir lider katılmıyor. Zâten Ali Babacan neredeyse aynı saatlerde Gaziantep’te bir miting yapıyor. Öğrendiğim kadarıyla, altılı masadan temsilciler olacakmış. Ama herhalde il başkanları ya da birtakım parti yöneticileri olur. Daha önce yaptıkları Mersin mitinginin farklı bir versiyonu olacak. Canan Kaftancıoğlu olayı bayağı bir öne çıkacak. Gezi tutuklularının aileleri olacakmış diye duydum. Birtakım vatandaşlar genellikle CHP mitinglerinde çıkıp hallerini anlatıyorlar, öyle şeyler olur. Ama esas olarak Kılıçdaroğlu’nun konuşması olacak. Ve tabii ki kalabalığa, coşkuya, atılan sloganlara, güvenlik güçlerine, devletin nasıl bir tepki vereceğine bakacağız.

Tabii bu arada ilginç bir olay da var: CHP, Bursa’daki mitingi İstanbul’a taşıyıp gününü açıkladığında, İstanbul’daki CHP’li belediyelere rüşvet ve yolsuzluk operasyonu yapıldı. Önce Kadıköy Belediyesi’ne, bugün de, yarın mitingin yapılacağı Maltepe’de, Maltepe Belediyesi’ne operasyon yapıldı. Eski belediye yöneticileri de gözaltına alınmış. CHP’li belediyelere bir operasyon çekiliyor. Tabii ki rüşvet ve yolsuzluk üzerinden yapılıyor. Başka yerlere de pekâlâ olabilir. İktidar bu mitinge nasıl cevap verecek derken, bambaşka bir yerden geldi cevap. Maltepe mitingi, “Muhâlefetin ortak hareketinin ilk ortaya çıkışı mı olacak?’’ diye bir beklenti vardı. Hattâ sosyal medyada bu konuda, “Keşke böyle olsa” diyenler de oldu. Olmayacağı anlaşıldı. O beklenen olay, yarın olmayacak. Ama bunun ayrı bir anlamı da olacak, ne dersin? 

Kemal Can: Evet, şu anki bilgiler îtibâriyle öyle görünüyor. Ama kendiliğinden, insanların yüksek bir ilgi gösterip bu mitingi başka bir havaya çevirmeleri de mümkündür. Böyle bir şeyi de görebiliriz. Hatırlarsan, Mersin mitingi, erken seçimi zorlamak için mitingler serisine başlamanın ilk mitingi olarak duyurulmuştu. Hattâ hatırlıyorum, Kılıçdaroğlu, “Mersin’den başlıyoruz ve artık iktidar seçim karârını alıncaya kadar devam edeceğiz” dedi. Çünkü o zaman, ekonomideki ilk yüksek dolar kriziyle birlikte başlayan sürecin hemen başındaydı. Kamuoyunda çok büyük bir belirsizlik ve endîşe vardı. Ama sonra devamı gelmedi. Hattâ tam tersi bir şey yapılıp, “Biz sokaklarla pek ilgilenmeyeceğiz. Biz başka bir şey yapacağız” dediler ve uzunca bir süre sessiz kaldılar.

Şimdi SADAT işinde de konuştuk, birtakım baskınlar, birtakım kamu kuruluşlarına gitmeler, birtakım yolsuzluk açıklamaları yapıldı. Hatırlarsan, İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyeleri ilk alındığında, Yenikapı’ya araçlar götürülerek, birtakım bilançolar açıklanarak, daha önce AKP belediyelerinin yaptıkları usûlsüzlükler konusunda önemli şeyler ortaya konulacağı söylenmişti. Şimdi yargı sürecinde olanlar var, onlar yargıya takıldığı için sonuç alınamıyor; ama kamuoyu bilgilendirmesi anlamında buna çok abandıklarını görmüyoruz. Tam tersine, mesela Melih Gökçek çıkıp, Mansur Yavaş hakkında televizyonlarda konuşabiliyor hâlâ. Artık değil belgeli olması, Ankara’ya yaptıkları konusunda, sokaktaki ortalama insanın bile epeyce şey bildiği birisi, dönüp böyle bir şeyi yapabiliyor. 

Bu miting de, Canan Kaftancıoğlu olayından sonra, senin söylediğin gibi artık başka türlü bir reaksiyon vermenin ve bütün muhâlefetin ortak hareketlenmesinin bir başlangıç noktası gibi sunuldu. Bunun da aynı etkiyi yaratmaması ihtimâli, hep şu yarım kalmışlık hissini yaratıyor. “Tamam, başlıyoruz” deyip bir şey yapılıyor, onun etkisi ya da gücünün ne yarattığı ayrı, ama devâmı gelmiyor. Birtakım iddialar ortaya atılıyor, bizim meslekî tâbirle teaser ya da önden bir tanıtım metni atılıyor, ama devamı gelmiyor. Şimdi de, Bursa’da yapılacak olan miting İstanbul’a geldi, “İstanbul olduğu için de biraz kalabalık oldu” şeklinde biter ve o efekti yaratmazsa, ki senin de söylediğin gibi ortak muhâlefet mitingi havasına dönüşmeyeceği anlaşılıyor. Birtakım popüler sîmâlar destek vermişler, belki öyle bir hareketlilik olur, ama bunlar hep şu hissi yaratıyor: Bir yarım kalmışlık, tam harekete geçememişlik. Muhâlefet her ne kadar “Seçim târihi açıklanmadı” temasını kullanmayı tercih ediyorsa da, artık seçim hattına girilmiş bir ülkede muhâlefetin her adımıyla bir türbülans yaratması, ama her adımın devâmında da o adımı güçlendiren veya yeni bir boyut ekleyen devam hamlelerini de düşünerek hareket etmesi gerekiyor. Çünkü sürekli “dur-kalk” şeklinde giden bir şey çok isâbetli olmayabilir. Cumartesi göreceğiz. Mitinglerin kalabalığı değil, aslında yarattığı efekt, oradaki hava ve neye karşılık geldiği benim için daha önemli. Sayısal özelliğinden çok o tarafına bakmak lâzım. Bakalım Cumartesi nasıl bir hava aksedecek orada, izleyeceğiz. 

Ruşen Çakır: Evet, herhalde haftaya bu konunun üzerinden geçeriz. Burada noktayı koyalım. “Haftaya Bakış”ı burada bitiriyoruz. Kemal Can’la birlikte bizleri izlediğiniz için teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Kemal Can: İyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus