İsmail Güzelsoy yazdı: Turkey raus!

6 Haziran sabahı Fatma Teyze’nin evine gittim. Fatma Teyze 85 yaşında, Trakya’da bir köyde oturuyor. İzmir’de yaşayan, akademisyen bir arkadaşımın annesi… Onun yaşadığı bu köy evi, yoğun çalışmalardan ve bunaltıcı gündemden kaçıp sığındığım bir inziva alanı olageldi son yıllarda. Bütün bir ülkeyle didişmektense yaşlı ve en az benim kadar inatçı Fatma Teyze’yle inatlaşmak bir tür rehabilitasyon olsa gerek. Onun da hayattaki en büyük emeli, benim hamur işi nefretimi tedavi etmek. Sürekli önüme börek, tatlı, kurabiye dayayıp bunları yemediğim zaman gerilim yaratmak hangimizi tedavi ediyor, tam bilemiyorum ama bir işe yarıyordur herhalde. Kaçıp kaçıp oraya sığındığıma göre!

Köye vardığım akşamüstü, yemekte Fatma Teyze, “Ben Atatürk’ü gördüm” dedi. Ben de basit bir aritmetik hesabıyla bunun mümkün olmadığını anlattım. İçerledi, söylendi ve keskin bakışlarını yüzüme dikip, “Peki gördüğüm kimdi o zaman?” dedi.

“Ne bileyim Fatma Teyze, Atatürk öldüğünde sen sekiz aylıktın” dedim ama onu ikna edemeyeceğimden emindim. Bir şeyler mırıldanarak kalkıp odasına gitti. Söylediklerini anlamasam da sesindeki dalgalanmadan, bana kırıldığını sezmiştim. Bu son kavgamız olmayacaktı elbette. İlk olmadığı gibi…

Ertesi gün öğlene doğru kahvaltımızı bitirmiş, bahçede pinekliyorduk. İkimiz de sohbete yeniden başlayabilmek için bir fırsat arıyorduk. İlişkimiz çocuksuydu ve ölçüsüz bir inat üzerine kuruluydu ama birbirimizi sevdiğimiz tartışılmazdı. Akademisyen arkadaşımın gelmesini beklemekten başka bir çözüm yok gibiydi. Derken tablette beliren Ruşen’in WhatsApp mesajı bir umut ışığı gibi göründü gözüme.

“Fatma Teyze, Türkiye’nin adı değiştiriliyor, biliyor musun?” dedim. Bir yandan da Ruşen’in bu konuyla ilgili yazmamı istediği yazıyı zihnimde şekillendirmeye çalışıyordum. Acaba ben roman işlerine gömülmüşken dünyadaki herkes Türkiye’nin ismini mi tartışmıştı? Ne zamandır böyle bir gündemin içindeydik? Gülünç duruma düşmeden o trenin son vagonuna tutunabilir miydim?

Başörtüsünün kenarlarındaki oyaların sökülmüş bölümünü onarıyordu yaşlı kadın. Başını kaldırdı, dik dik baktı bir süre, sonra “Ne olacak peki?” dedi.

“Yani bütün dünya bize Turkey diyor ya, artık Türkiye diyeceklermiş” dedim.

“Biz onlara ne diyoruz ya?” dedi.

“Ne bileyim işte, Almanya’ya Almanya diyoruz. İngiltere’ye İngiltere falan.” Şaşkındım doğrusu, evvelce işin bu yanını hiç düşünmemiştim.

“Almanlar Almanya’ya ne diyor peki?” dedi Fatma Teyze.

“Onlar Deutschland diyor galiba” dedim.

“Peki İngilizler İngiltere’ye ne diyor?” dedi. Elindeki oyaları dizine koymuş keskin bakışlarıyla bir zanlıyı sorgulayan dedektif gibi yüzümü süzüyordu artık. Akşamki yenilgisinin acısını çıkarmaya kararlıydı.

“Onlar da Birleşik Krallık diyor” dedim.

“E, sen el alemin memleketine kendi lisanınla şey ediyorsan onlar da…”

Sözünü kestim: “Ama Fatma Teyze, Turkey kötü bir isim” dedim.

Afalladı, biraz düşündükten sonra, sesini kısarak eğildi ve “Ayıp bir şey mi?” dedi.

“Ayıp laf mı? Hindi demek, hindi… Hin-di!”

“İyi işte, hindi ne güzel, bırak öyle desinler” dedikten sonra arkasına yaslandı, üst bölümündeki kiremitler zamanın hoyrat eliyle hırpalanıp harap olmuş duvarın gerisindeki metruk evi işaret etti başıyla. İlgimi çektiğinden emin olunca anlattı: “Orada Bülent diye bir adamla karısı Nigar yaşardı ben gençken. Sen yaşlardaydım.”

İçgüdüsel olarak mırıltıyla teşekkür ettim, duymadı.

“Adam içip içip karısını döverdi. Kumarbazdı üstelik, it huylu biriydi. Bülent’in annesi aziz bir hanımdı ama bahtsızdı, hep hastalıkla geçti ömrü. Kadın ölmeden birkaç gün önce de Bülent’e mühim bir sır vermiş. Meğer bu haytanın babası, esasında büyük amcası Mustafa’nın adını koymuş ona. Çanakkale’de şehit düşen büyük amca… Toprağı nur olsun. O şehidin adını alacakken nüfus memurunun azizliğine uğramış, adı Bülent olmuş. Dur sana onu da anlatayım: Nüfus memurunu gayet iyi bilirdim. Sünepenin tekiydi. Oğlu olmadığı gibi, bir erkek yeğen bile doğmamış. Hep kız! Memur bu vaziyeti saplantı haline getirmiş. Babasının adını koyabileceği bir erkek yok sülalede. Meyhanede her akşam içer dertlenir, ‘sanki hiç yaşamadı merhum, adı silinip gidecek’ diye tasa edermiş. Bir seferinde hır çıkarmış hatta. ‘Ulan bu köyde niye bir tane Bülent yok?’ diyerek ortalığı ayağa kaldırmış, zor yatıştırmışlar herifi. Kütük gibi sarhoş evine götürürlerken de sayıklayıp duruyormuş: ‘Herkes Bülent olacak bu köyde, her-kes! Göreceksiniz, yarın gidip bütün nüfus kayıtlarını değiştireceğim, alayınız Bülent olacaksınız, her-kes Bülent artık! Bülent’siz köy mü olur ulan! Vallahi yarın hepinizi Bülent yapacağım’ Öyle yapmamış ama gözünü de karartmış bizim sünepe memur, köyde doğacak ilk oğlan çocuğuna babasının adını vermiş. Öyle bakma ya vallahi doğru bu, istediğine sor kahvede.

Adının hikâyesini öğrenen Bülent de anasının ölmeden önce anlattıklarını vasiyet kabul edip mahkemeye başvurdu. Tam da o aralar biçare Nigar, bu kumarcı Bülent’ten kaçıp bize sığınmıştı. Birkaç hafta sonra adam kapımıza dayandı, yalvardı yakardı. ‘Tövbe ettim, artık alkol, kumar yok, pişmanım, çok değiştim ben. Adım bile değişti, artık ben Mustafa’yım, Bülent öldü, öldü!’ dedi, kendini yerlere attı falan. Çiçek bile getirdi, inanmazsın. Öyle, böyle, türlü çeşit hokkabazlıklarla Nigar’ı ikna etti eve götürdü. Birkaç hafta şerbet gibi geçindiler ama daha ay dolmadan yine kızcağızın feryatları mahalleyi inletmeye başladı” dedi Fatma Teyze. Elindeki eşarbı düzgünce katlayıp masanın bir köşesine koyduktan sonra, “Dur ben çay yapayım bari” dedi ve kalktı.

Yaşlı kadın mutfakta oyalanırken ben de bu gezegendeki en eski arkadaşım Ahmet’i aradım. Gündemden kopuşumla alay etmeyecek nadir insanlardan biriydi Ahmet. Genel hal hatır faslından sonra lafı uzatmadan sordum: “Ya şu Türkiye adının değiştirilme hikâyesi için ne diyorsun?” dedim. Sanki herkes onu konuşuyormuş da bir tek biz mahrum kalmışız gibi bir tonlamayla sormuştum sorumu. Bir sessizlik oldu.

“Türkiye adının değiştirilmesi mi? Neden söz ediyorsun?” dedi. O sessizlik anında Ahmet’in zihninden neler geçtiğini anlamaya çalıştığım için ben de bir an duraksamıştım. O da mı kopmuştu gündemden? Öyleyse şahane bir açık pozisyon yakalamıştım. Top ayağımdaydı artık.

“Yahu Turkey ismini Türkiye olarak değiştirmek için uğraşıyor ya dışişleri…”

Sinirli bir kahkaha konuşmamı böldü. “Ya bırak Allah aşkına” dedi ve kime gittiğini bilmediğim bir lanet savurdu. Yeniden sessiz kaldık. Otuz sekiz yıldır tanıdığım bu insanın o anda ne hissettiğini, ne düşündüğünü kestiremiyordum.

“Çocukken bir yerim ağrıdığı zaman annem etraftaki hayvanları, ağaçları, bulutları gösterip benim kafamı dağıtmaya çalışırdı. Bu yöntem işe de yarardı esasında” dedi Ahmet, derin bir iç çektikten sonra devam etti, “Ta ki günün birinde ağır bir diş apsesi yaşayana kadar… Artık annemin gösterdiği şeyler beni avutamaz oldu o zaman. Ağrı çoktu, anlıyor musun?”

Anlıyordum ama bunu itiraf edemezdim. Ruşen’e durumu bu şekilde anlatamazdım ya.

“Yahu ülkenin ismi önemli değil mi yani? Düşünsene abi, bütün dünya bize hindi diyor, hoş bir şey mi bu sence?”

“Sen iyi misin İsmail?”

Galiba değildim. “Sen sorumu cevapla, boş ver benim iyiliğimi, kötülüğümü. Ülkenin ismi…”

“Senin enflasyondan haberin var mı? Dolar yakında 20 lirayı aşacak, ülke batıyor, yakında ‘şurası’ diye bir enkaz gösterebilirler ve Turkey adını mumla ararız, ne anlatıyorsun sen Allah aşkına?”

“Tamam da… Yani bize hindi demeleri seni şey etmiyor mu?” diyecek oldum, “Etmiyor, şu an dizi izliyorum, sonra tartışalım” diyerek telefonu kapadı. On dokuz yaşındayken yaşadığım hazin bir gönül macerasının son sahnesinden sonra ilk kez yüzüme telefon kapatılmış oldu. Fakir olduğu için enflasyondan haddinden fazla etkileniyor, bu yüzden bu kadar tepkili, diyerek telefon rehberimde zengin bir arkadaş numarası aramaya başladım. Ama daha birkaç numarayı geçmiştim ki hayatım boyunca zengin bir arkadaşım olmadığını hatırladım. Mecburen öğrencilerimden Yasemin’i aramaya karar verdim. Yalılarda büyümüş, üç dil bilen, büyük bir firmada yöneticilik yapmış, varlıklı biriydi Yasemin. Ekonomik kriz meselesini aşmış olmalıydı. Zenginlerin zevkleri kadar dertleri de incedir ya…

Ona kısaca içinde bulunduğum durumu tarif ettim ve Turkey meselesine getirdim sözü.

“Hocam tam olarak anlayamadım ki neyi soruyorsun?” dedi Yasemin.

“Yahu bütün dünya bize hindi diyor, hükümet büyük bir gayret göstererek bu durumu düzeltmeye, dünya kamuoyuna hindi olmadığımızı kanıtlamaya adamış kendisini, büyük bir mücadele veriliyor orada, bunu göremiyor musun, asıl sen neyi soruyorsun Yasemin?” dedim.

“Dünya bize hindi demiyor hocam, hindi olan bu kümes hayvanına Türkiye ismini vermiş dünya. Nasıl ki biz aynı kümes hayvanına Hindistan esiniyle Hindi, nasıl ki biz ucuz bir astar kumaşına Amerikan bezi diyorsak…”

Yasemin çok munis, tarih eğitimi görmüş ve benim inatçı hallerime alışkın bir beyaz yakalıydı. Geri çekilmeme gerek yoktu, sonunda pes edip, bütün dünyanın nasıl bir gaflet içinde olduğunu anlayacak ve hükümetin bu konudaki gayretlerini de takdir edecekti elbette.

“Tamam da bir kümes hayvanına benzetilmek hoşuna gidiyor mu yahu?” diye üsteledim.

“Aslına bakarsan evet” dedi, hırçın bir sesle konuşmuştu, “Abraham Lincoln, ABD’nin simgesi olarak başlangıçta hindiyi düşündüğünü bilir miydin? Kartal sonradan gündeme gelmiş. Hindi çok itibar gören bir hayvandır dünyada. Bizde arslan, kaplan neyse, öyle bir şeydir yani. Zarif ve onurlu…” Sözünü kestim, “Yani insan olarak anılmaktan daha mı iyi sence?”

“Hocam her şey yolunda mı orada, bir şeye ihtiyacın var mı?” dedi.

“Ya neye ihtiyacım olacak? Bana cevap ver sadece” dedim. Sesim amaçladığımdan daha sert çıkıyordu artık.

“Ülke çöküyor, üretim durmuş, tek adam rejimi altında inim inim inliyoruz, hukuk yerlerde sürünüyor, Avrupa Birliği yolundaki elli yıllık çaba sıfırlandı, insanlar barınamıyor, İstanbul Sözleşmesi rafa kaldırıldı, betona gömülmüş haldeyiz, asgari ücret açlık sınırının dörtte biri ve sen bana hindi masalı anlatıyorsun hocam ya. Helal olsun!” dedi ama bu kez telefon kapanmadı.

“Peki ama bunu bir düşün, yani hindi olarak görülmek hoş değil en azından” dedim. Ya da böyle söylemeye gayret ediyordum, diyelim. Kekelemeye başlamıştım artık. Eksik olmasın, sözümü kesti: “Hocam mutlu olalım da isterlerse zürafa desinler, umurumda değil” dedi ve bu kez kapattı. Rezil olmuştum. Ruşen’in verdiği bu ödev yüzünden kasabanın delisi durumuna düşmüştüm.

Fatma Teyze kurabiye, pandispanya ve ıspanaklı böreği önüme koyarken, “Yemeye başlama, daha çayı getireceğim” dedi. Büyük bir iştahla saldıracağımı mı düşünüyordu acaba? Geri gelip çayları doldururken yıkık duvarı işaret ederek, “Sonra ne oldu biliyor musun?” dedi. Algım bütünüyle kapanmıştı. En iyi dostumun ve en parlak öğrencimin güvenini kaybetmiştim. Öğrencilerimin kendi aralarında kurdukları WhatsApp grubunda neler döndüğünü tahmin edebiliyordum artık. Hayır tahmin bile edemiyordum, demeliyim.

“Bu Nigar var ya” dedi Fatma Teyze. O zaman tam olarak evin hikâyesinin bitmediğini anladım.

“E?” dedim böreğimi ısırırken.

“Koca zulmünden İstanbul’a kaçtı” dedi başını iki yana sallarken.

“İyi yapmış vallahi” dedim. Ispanaklı börek ne kadar lezzetliymiş, bir tane daha istese miydim?

“Gidip aradı bu it herif Nigar’ı, semt semt gezmiş İstanbul’u ama bulamamış. Kadın ismini değiştirip sosyete muhitlerinden birine yerleşmiş falan diye söylendi bir ara, sonra pavyona düşmüş bile dediler, en nihayeti unutuldu gitti.”

“Peki Mustafa ne oldu?” dedim pandispanyadan bir dilim keserken.

“Mustafa kim?” dedi Fatma Teyze yine dik dik bakarak. Başımla harap evi işaret ettiğimde kahkaha atarak, “Ha o mu, yok ya, herkes ona Bülü diyor. Yeni karısı bile… Öte mahalleye taşındılar” dedi.

“Şu börekten bir parça daha alırım. Sahi Atatürk’ü görmüştün ya, biraz anlatsana!” dedim. Damağını şaklattı, ışıltılı bir manzaraya bakarcasına uzaklara daldı, gülümsedi ve anlatmaya başladı: “Bir avuç bebektim daha, arabasına doğru yürürken birden durdu benden yana döndü…”

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus