Adını Koyalım (67): AKP’nin 21. yılında Türkiye 

Adını Koyalım‘ın bu bölümünde Ruşen Çakır, Ayşe Çavdar, Kemal Can ve Burak Bilgehan Özpek,21 yılda AKP’den geriye ne kaldı?”, “Türkiye, AKP ile nasıl bir değişim ve dönüşüm yaşadı?”, “AKP’nin bir geleceği var mı?” sorularına yanıt aradı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım”la karşınızdayız. Yine Burak Bilgehan Özpek, Ayşe Çavdar ve Kemal Can’la bir konuyu ele alacağız. Bu haftaki konumuz Adalet ve Kalkınma Partisi. AKP geçtiğimiz Pazar günü (14 Ağustos) 21 yaşına bastı. Türkiye’nin son 20 yılı AKP iktidârıyla geçti. “Bu 21 yılda Türkiye’de ve AKP’de neler değişti? Bundan sonra neler olabilir?” konusunu konuşacağız. Burak, seninle başlayalım. İlk turda Türkiye’yi, ikinci turda AKP’yi konuşalım diyorum. 

Bu yılki kutlamalar nedense çok heyecanlı geçmedi. 15 Temmuz’da da böyle olmuştu. Kutlamalarda bir sönüklük var, ya da böyle mi algılıyoruz? Erdoğan’ın yaptığı konuşmada dikkati çeken tek şey, Türkiye’nin 21 yılda çok daha demokratik ve özgür olduğu iddiası var. Son kutlama töreninde yine “Bay Kemal” ibâresini kullandı, ama zâten bu kelime Erdoğan’ın neredeyse her gün kullandığı bir şey. Şimdi başlangıç için bu iyi bir tartışma konusu olabilir. 21 yılda Türkiye gerçekten daha özgür ve demokratik bir ülke oldu mu?

Burak Bilgehan Özpek: Demokrasi ekseni üzerinden tartışmadan önce, demokrasinin ön koşulu olan hukuk devleti açısından tartışmak gerekiyor. Türkiye daha demokratik bir ülke olmadı, ama daha keyfî idâre edilen bir ülke hâline geldi. Bunun da sebebi, askerin siyâsetle olan sorunlu ilişkisinin evrilmesi. Yani, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidâra geldiği zaman, aslında iktidâra gelmedi. İktidârın sâhibi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) idi. Dolayısıyla onun iktidar mücâdelesi, diğer siyâsî partilere karşı bir rekabetten çok, sistemin kendisine karşı bir mücâdeleydi. Bu da, demokrasi açısından bir dönem olumlu bir sonuç üretti. Ama öte taraftan, devlet kurumsallığı açısından da gayet olumsuz sonuçlar üretti. Dolayısıyla, demokrasi adına ortaya çıkan olumlu sonuçlar devlet kurumlarının erozyona uğramasıyla berâber, hızlı bir şekilde keyfîliğe dönüştü ve demokrasi dediğimiz kavram, Tayyip Bey’in bahşettiği, onun siyâsî ikbâline kastetmeyenlerin faydalanabildikleri bir kamusal malın, toplumun bir kesiminin ziyâdesiyle faydalandığı, diğer kesimin de ziyâdesiyle mahrum kaldığı bir hâle dönüştü. Kamusal mal derken, özgürlüklerden, haklardan bahsediyorum. O yüzden Türkiye belli bir dönem demokratikleşmiş gibi gözükebilir. Ama daha sonra hızlı bir otoriterliğe sürüklendi. Buradaki temel mesele, 2002’den bu yana devlet kurumsallığının hızlı bir şekilde kişiselleşmiş ve kişi kültü etrafında örgütlenen bir siyâsî yapıya dönüşmesi. Bu da kaçınılmaz olarak keyfîliği berâberinde getiriyor.  

Bu MGK meselesi ilginç. Çünkü aslında istisnâya karar veren kurum olduğu için, egemenin kendisi de MGK idi. Carl Schmitt, “Egemen istisnâya karar verendir” der. O halde neyin istisnâ neyin normal olduğunu belirleme hakkı ve uygulama yeteneği sâdece MGK’daydı. O yüzden, siyâsetin meşrû sınırlarını da MGK çiziyordu. Meselâ Kürtçü partiler, İslâmcı partiler gayrimeşrû îlân ediliyordu. O bakımdan, istisnâlar siyâsî sistemin dışına itiliyordu. Normali de bir şekilde muhâfaza etme yükümlülüğünü veriyor bu egemene. O yüzden, biz “normal” olarak tanımlanan sâha içerisindeki siyâsî partilerin rekabetine tanık olduk hayâtımız boyunca. Fakat bu, kendi içinde birçok farklı sonuçlar üretti. Meselâ medya siyâsî partileri eleştirmekte daha özgürken, orduyu pek de eleştiremezdi 90’lı yıllarda. O yıllardaki terörle mücâdele süreci pek mercek altına alınmazdı. Ya da ordunun harcamaları denetim dışı olduğu için, birçok yolsuzluk meselesi vardı. Bunlar gazetelere pek konu olmazdı. Bunun yerine biz, bol bol sivil siyâsetçilerin skandallarını okurduk. Bu, ordunun egemen pozisyonundan kaynaklanan bir şeydi. Bu egemen pozisyon, bir noktada yargıyı, bir noktada üniversiteleri ve medyayı da ayakta tutan bir şeydi. Bu egemen pozisyon sarsılınca, hâliyle biz yeni bir süreçten bahsetmeye başladık. Buna demokratikleşme diyoruz. Ama bu demokratikleşme meselesi, AKP’nin sivil siyâseti askere karşı savunma meselesiydi. 

Ayşe’nin seveceği bir örnek var meselâ. “Hatırla Sevgili” dizisinde, sağcı, solcu, ülkücü, İslâmcı, hepsi siyâsetle uğraştıkları için iyi resmedilen karakterler ve hepsi askere karşı bir araya getiriliyor. AKP’nin, ilk dönem ideolojiyi, siyâseti savunması, bir anlamda askerin etkisini sınırlandırmak için atılmış adımlardı. Siyâset yapan iyiydi. Askere karşı, askerin siyâseti renksizleştiren tutumuna karşı, çokseslilik, farklı siyâsî görüşler, bunların hepsi AKP mücâdelesinin bir parçasıydı. Onun için de desteklendi. Ama nihâyetinde bu bir stratejiydi. Avrupa Birliği reform sürecine baktığınız zaman da benzer şeyleri görüyorsunuz. Bunlar, askerin siyâsetteki rolünü sınırlandırmak için atılan adımlar. Dolayısıyla, askerle AKP arasındaki güç mücâdelesi bir güç boşluğu doğurdu. Bizim demokratikleşme diye algıladığımız hâdise, aslında güç boşluğu. Yani AKP’nin, hattâ Tayyip Bey’in, sistemi merkezîleştirmek için yürüttüğü mücâdelenin bir ara fazıydı. Biz bu görüntüyü görerek buna “demokratikleşme” diyebiliriz. Ama bu bir demokratikleşme hamlesi değildi. Çünkü demokratikleşme gibi görünen hâdise, devlet kurumsallığını yıkan, Tayyip Bey’in kişisel kültünü de inşâ eden bir süreçti. 

Meselâ bizim şu anda popülizm literatüründe okuduğumuz bir şey var: “Gerçek halk” ve “yozlaşmış elitler” arasındaki ikiliği vurgulama ve derinleştirme söylemi. AKP bunu ilk günden beri yaptı. Meselâ “Beyaz Türk” söylemi, çok net bir şekilde popülizm söylemidir. Bunu hiç kimse algılamadı. Yozlaşmış, ordu tarafından desteklenen, kaynakları tüketen bir elitten bahsedildi. Türkiye’nin yüzde 50’si, öğretmen çocukları “Beyaz Türk” olarak damgalandı. Tiyatroya giden, Radikal gazetesi okuyan herkes Beyaz Türk olarak algılandı. Bununla berâber, askere karşı mücâdelenin çok kutsal olması da var; çünkü demokratikleşmenin kapısını aralayacak. Bu mücâdeleyi yürüten insanlara sınırsız güç vehmetme, onların bu mücâdelesinde gerekli cihazlarla donatılmasına cevaz verme kültürünü berâberinde getirdi. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) medya gruplarına el koyması, el konulan medya gruplarının kamu bankası kredileriyle hükûmete yakın gruplara aktarılması. 2007 senesinde ATV-Sabah Grubu’nun Çalık Holding’e verilmesi böyle bir şeydi ve bizdeki o demokratikleşmeyi destekleyen kesimlerden hiçbir tepki görmedi. Mücâdele o kadar kutsaldı ki bunlar sîneye çekilebilirdi. Aslında bu söylem 2016-2017’ye kadar devam ettirildi. Etyen Mahçupyan’ın, “Bu uygulamalar anti-demokratik, ama sonunda bizi demokrasiye götürecek” gibi bir te’vilini de hatırlıyorum. O dönemde buna pek ses çıkartılmadı. Mesela Kamu İhâle Kanunu, bir önceki hükûmet tarafından, Dünya Bankası’nın katkılarıyla son derece evrensel standartlara uygun bir şekilde tasarlanmıştı; ama hükûmet bunu da uygulamadı. Bu yasa, neredeyse 200’e yakın kez değiştirildi. Bu, kamu alımlarının, kamu ihâlelerinin keyfîleşmesi demek. Zâten, sanırım Mühendisler Odası’nın raporuna baktığınız zaman, bu kamu ihâlelerinin yıllara göre MÜSİAD’a doğru kaydığını görüyorsunuz.  

Ezcümle şunu söylemek istiyorum: Ortada, Millî Güvenlik Kurulu’nun bir anlamda sahneden çekilmesiyle birlikte, kendi iktidârını keyfî bir şekilde tahkim eden bir yapı var. 2002-2010 arası, mücâdelenin gerektirdiği strateji bunu söylediği için, bize demokratikleşme gibi gözükebilir. Ama aynı zamanda, devletin de bir anlamda kurumsallığının yıkılma sürecidir. MGK’nın olmadığı durumlarda, bizim “devlet” olarak addedebileceğimiz Anayasa Mahkemesi, bağımsız yargı, bağımsız medya gibi organlara ihtiyâcımız var. Ya da otonom bürokratik kurumlar gibi. Bu kurum hikâyesini de inşâ edemediğimiz için, MGK’nın ikamesi Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisi oldu. Bu yüzden, artık güvenlik tehditlerini kendisi belirleyen, istisnâya kendisi karar veren, kimin vatan hâini kimin vatansever, kimin milliyetçi kimin işbirlikçi, kimin Batı’nın kuklası kimin yerli-millî olduğuna karar veren tek bir otorite kaldı. O da Tayyip Erdoğan ve yanındaki iktidar ortağı Devlet Bahçeli. Bu insanlar artık kendilerini rahatlıkla devletle özdeşleştirebildiler. Bu da, onların dışında görüş bildirenler için hayâtı cehenneme çeviren bir olgu oldu. Yani güvenlikleştirme veya belli bir siyâsî konuyu siyâsetin dışına itme, aktörleri tehditle tanımlama ve tehditle mücâdele yöntemine karar verme kültürü Türkiye’de ölmedi. Aynı zamanda, iyi kötü işleyen, yani istisnânın dışında bizim normal olarak tanımladığımız, 90’lı yıllarda gördüğümüz DYP’nin, SHP’nin, DSP’nin, MHP’nin, o alan içerisinde rekabet edebildiği alan da ortadan kalktı. Çünkü MGK kendisini oya tâbi tutmuyordu, siyâset üstü bir yerde konumlanıyordu. Şu anda bizzat oyunun içinde olan, oy alması gereken aktörler bunu tespit ettikleri için, demokratik rekabet kültürü de ortadan kalktı. 

Son 20-21 senede, Tayyip Erdoğan hiçbir zaman kendisini fânî, dünyevî, ölümlü olarak görmedi. Diğer siyâsî aktörlerin muhâtabı olarak görmedi ve onları muhâtap olarak da almadı. Hâlen de almıyor. Dolayısıyla o dünyevîliği reddetmek kendisini istisnâî görme, târihin akışını değiştiren lider olarak konumlandırma meselesi çok problemli bir şey. Siyâsetin içerisinde bu algının devam etmesi için de sürekli olarak yüzde 50 üstü oy almanız lâzım. O oyu alabilmek için de rekabetin kendisini tahrip etti. Yani, Galatasaray-Fenerbahçe maçında hakemin Fenerbahçe formasıyla sahaya çıkması gibi bir durum yaşıyoruz şu anda. Dolayısıyla, iki tarafın üzerinde, üçüncü, objektif bir devlet olgusu ortadan kalktı. Demokrasiyi tahrip etmesi, sonuçlarından bir tânesi. Hayâtın birçok alanını tahrip etti. Ama hepsinden önemlisi, artık en klasik anlamda modern bir ulus-devletin olmadığını gösteriyor. Bence, Türkiye’de değişen asıl şey bu oldu. 

Ruşen Çakır: Ayşe, seninle devam edelim. Gerçi sen hazırlığını yapmışsındır ama, AKP’nin İslâmi hareket içerisinden gelmesi boyutunu da göz önüne alarak değerlendirirsen iyi olur. 

Ayşe Çavdar: Zâten ben de biraz oradan gitmeyi düşünüyordum. Muhâfazakâr düşünce ve muhâfazakâr siyâsî varoluşun, özneliğin bileşenlerine ne yaptı AKP? Biraz daha sokaktan, daha aşağıdan bakacağım. Zâten Burak üstyapıyı etraflıca anlattı. Eminim Kemal’in de o konuda bir hayli söyleyecekleri vardır. Ben 6 senedir Türkiye’de yaşamamama rağmen, biraz sokaktan bakacağım. Çünkü burada, Berlin’de olmak, oraya yabancılaşmak anlamına gelmiyor. Buradan okurken ve olayın bu tarafına bakarken, biraz daha canınız acıyarak bakıyorsunuz. Neleri görmemiş olabileceğinizi düşünerek, biraz da endîşeyle, şüpheyle, hattâ belki bâzen biraz abartarak da görüyorsunuz oradaki değişimleri. Fakat ben sokağa bakmak istiyorum. 

Bir kere, AKP’ye kadar, İslâmcılık bir potansiyel taşıyordu. O potansiyel şundan kaynaklanıyordu: Bu Müslüman Sünnî ahâliyi demokrasiye, onun kamusal alanına ısındıracak ve daha uzlaşmacı bir güç var mı acaba? Yani, böyle bir proje geliştirilebilir mi, İslâmcılık’tan böyle bir şey çıkar mı? O 90’ların havasında, İslâmcı entelektüellerle, geriye kalan kimi solcuları, kimi liberalleri yan yana masalarda oturtan, aynı dergilerde yazdıran ihtimal de buydu: “Acaba buradan, geniş ve büyük bir enerjiyi demokrasinin içerisine bir şekilde uyumlulaştıracak bir proje çıkar mı ve bunun ortak geleceğimize bir katkısı olur mu?” gibi bir umut, bir ihtimaldi. Küçük bir ihtimaldi, kimse de abartmıyordu. Bugünden görüldüğü gibi değil yani. 

AKP ilk zamanlarında, 2007’ye kadar diyelim –ama bence 2004’e kadar–, 17 Nisan’da Abdullah Gül’ün seçilmesi, kapatma davası sonrası yeni bir erken seçimle bir tür bir ara rövanş –rejime karşı bir rövanş diyelim– aldığı âna kadar devam etti. Bence 2010’da Anayasa oylanırken, o ihtimal hiçbir şekilde ortada yoktu. Belki bâzı çevrelerde, “Başka bir ihtimal olmadığı için oraya dönülebilir mi?” diye bir çaba söz konusuydu. Ama sonuçta AKP, İslâmcılığın, Türkiye’yi daha yaşanabilir kılacak, bu kadar çoğul kimliklerle yüklü ve târihi de öyle olan bu coğrafyayı kendisiyle daha barışık kılabilecek bir proje olmadığını ispatlamış oldu. Artık bunu tartışmanın bir yeri yok. Belki de Türkiye’nin geleceğine yaptığı en büyük katkı bu. Çünkü böyle bir ihtimal yoksa, Türkiye daha seküler, hukuku merkeze koyan seçenekler denemek zorunda. Eğer AKP bir yenilgi yaşayacak olursa, onlar da bu seçenekleri zorlayacaklar. Çünkü kendileri açısından da zor ve çelişkilerle dolu bir dönem başlayacak. Bu konuyu ikinci bölümde konuşacağız sanıyorum.

Ben uzun bir süre kent üzerine çalıştım. Aslında İstanbul’u çalıştım. Kentsel dönüşüm ile İslâmcılığın rant paylaşımı ve şehri, toplumu, devleti algılama biçimi arasında bir bağlantı olduğunu düşündüm. Bunu öne sürdüm ve araştırmalarımı da hep bu yolda yaptım. Son yirmi yılda, özellikle ikinci yarısında kentsel dönüşüme hız verilmesiyle berâber, çok tuhaf bir şey oldu: AKP Türkiye toplumunu yerinden etti. Çok önemli bir şeyden bahsediyorum. Çünkü mahallelerin, semtlerin yok olması, şehir içinde sürekli insanların bir yerden bir yere taşınıp durmaları, toplumu yerinden etti. Bir tür anomali yarattı. Ürettiği şehir planındaki, merkezinde AVM’nin olduğu ve birbirlerinden duvarlarla ayrılmış şehir modeli bile, AKP’nin hayattan, toplumdan, Türkiye’den ne anladığını ve o toplum için nasıl bir gelecek planladığını ele veren şeyler. Bu seviyede bir bakış açısı, AKP’nin üstyapıda yaptığı bütün değişikliklerden daha tehlikeli bana kalırsa. Kenti bu kadar parçalamak, insanları öncelikle gelir düzeyleri –çünkü o sitelerin hangisinde oturacağınıza karar veren şey, sizin yaşam tarzınızdan çok, ne kadar paranızın olduğu–  ve yaşam tarzları üzerinden ayırarak, toplumu ve şehri, aralarında duvarlar olan bir getto’lar manzûmesi olarak görmesi. İşin en kötü tarafı: Bunu başardı. AKP, kendi devamlılığını sağlayacak doğru dürüst bir anayasa yapmayı başaramadı, ama bunu başardı. 

Bu, berâberinde şöyle bir şey getirdi bence — şimdi bir üçüncü aşamaya geçeceğim: Sâdece şehirler değil, meselâ siyanürle altın çıkarma hikâyesinin bu kadar yaygınlaşması, uluslararası şirketlerin Türkiye’de hiçbir çevre ve doğa değeri, insanların yaşam alanlarını, o alanların, o hayâtın devamı için ne kadar gerekli olduğunu göz önüne almaksızın barbarca ülkeye sokulmaları ve bunun sâdece sivil bir direnişle karşılaması, siyâsî partilerin bunun etrâfından dolaşması, bana şunu gösteriyor. Az önce Burak’ın bahsettiği o popülizm, “Beyaz Türkler” vs., aslında AKP’nin Millî Görüş’ten aldığı tek mîrastır. Başka da bir mîras devralmamıştır oradan. AKP’nin ve Millî Görüş’ün, “Bu toplum ne ister ve bu halk kimdir?” sorusuna verdiği cevâbın, ne yazık ki merkezin sağında ve solundaki bütün siyâsî partilere sirâyet ettiği görülüyor. Bu korkunç bir şey. AKP’nin Türkiye’ye yaptığı en büyük kötülük bu. Dediğim gibi en başarılı olduğu alan, sömürge yöntemleriyle o uluslararası şirketleri, kazançtan ve ranttan başka hiçbir şeyi göz önünde bulundurmadan gayet yıkıcı bir şekilde ülkeye sokması. Kimin sözü olduğunu hatırlayamayacağım şimdi, ama Creative destruction (Yaratıcı yıkım) diye bir adı da var. 

Burak Bilgehan Özpek: Joseph Schumpeter’in sözüdür. Ama bunu o bağlamda kullanmıyor.

Ayşe Çavdar: Evet, kullanmıyor. Ama bu bağlama gayet uygun bir tâbir. Çünkü kendisi için yeni bir şey yarattı. “Yeni Türkiye” dedi, yeni bir şeyden bahsetti. İkincisi, bu toplum ne ister? “Bu toplum ev ister, ucuz konut ister, din ister, muhâfazakârlık ister, âile ister” gibi cevapları bir tür anaakımlaştırması. Mesela artık muhâlefetin de, “Bu toplum hukuk ister” dememesi ya da “Bu toplum hukuk ister ama, onun dinine, imânına reverans yaparsak, ancak önünde eğilirsek bizim önereceğimiz şöyle bir hukuku ister” demesi. Başarısızlıklarının nedeni de bu. Çünkü aslında başarıyla uygulandığı için yok ediciliği kanıtlanmış bir modelin ana fikrini alıp, kendileri bir model üretmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla bu yıkıcılığı bir anlamda devralıyorlar. Bunu kendi belediyeciliklerinde de görüyorsunuz: Mansur Yavaş’ın ODTÜ’de yaptığı hikâye. Ekrem İmamoğlu’nun, geçenlerde yanan Balıklı Rum Hastanesi’nin Vakıf Başkanı ile telefonda konuşma biçimi. Üçüncü bir şey de bu. Erdoğan özelinde öyle bir lider karakteri. Kendini her kaba sokabilen, ama buna rağmen kaba olduğu, “dik durduğu” iddia edilen bir lider pratiği. Bir taraftan, bir tür kabadayılıkla, bıçkınlıkla ülkeyi yöneten bir lider karakteri. “Bıçkınlıkla” tâbirini hep olumsuz anlamda kullandığımı altını çizerek söylüyorum. Sanki lider, siyâset ve siyâsetçi bu demekmiş gibi. Bu da şöyle bir mevzû yarattı: Acaba gelmekte olan rakipleri, Erdoğan’a benziyor mu benzemiyor mu? Dolayısıyla, bir tür siyâsî lider kültü oluşturdu ve bu da diğer siyâsî partilere sirâyet etti ne yazık ki. Ahâlide de şöyle bir yankısı oldu: “Eğer Erdoğan’a benziyorsa, ileride başımıza onun açtığı işleri açar mı? Yok, benzemiyorsa, acaba bu toplumdan oy alır mı? Güç kazanır mı?”

Sonuç olarak, çok ciddî bir erozyon oluştu. Türkiye’de yerliyi yerinden eden, toplumu, tarımı, doğayı, kentleri yerinden eden, bu yerinden oluş esnâsında farklı toplum kesimlerinin birbirlerine güvenlerini kaybettikleri, birbirlerini öngörülemez gördükleri ve bu nedenle özgüvenlerini de kaybettikleri bir anomali hâli yarattı AKP. İkinci bölümde belki, “Buna nasıl cevap verilir?” mevzûunu da konuşuruz. Çünkü AKP’nin, bu yarattığı şeyle başedebilecek gücü yok. AKP yalnızca, bir sürü anomalinin bir arada olduğu bu kompozisyonu daha da derinleştirerek gidebilir. Nitekim öyle yaptı. 2013’ü hatırlayalım. 2013’ü bir şehir ayaklanması, şehre yapılan o müdâhalelere karşı bir ayaklanma olarak da görebiliriz. 2013’ten îtibâren, ne zaman böyle bir krizle karşılaşsa, sözünü ettiğim toplumu parçalama ve yerinden etme projelerini hem derinleştirdi hem de şiddetlendirdi. Dolayısıyla bu aşamadan sonraya da, ancak bu içinde bulunduğumuz krizleri derinleştirerek gidebilir. 

Dünden beri bu programa hazırlanmak için çalışıyordum. Programdan önce de, Tayyip Erdoğan’ın 21. yıl konuşmasını dinledim. Vaat ettiği şey: “Ben bu yarattığım krizleri devam ettireceğim. Aranızdan bâzıları bu krizlerden kazanacak, siz de onları göreceksiniz.’” Bir de başörtüsü mevzûu, bir de CeHapE zihniyeti… Bunların dışında başka söyleyebileceği hiçbir şey yok. Ama bu krizi derinleştirmek için elinde, az önce Burak’ın ne hâle geldiğini gayet iyi anlattığı, bir tür çözülmüş, yozlaşmış bir korporatist modelin kalıntılarıyla –bu sefer, belki de inşaatçıların tepesinde olduğu bir model– şiddet tekelinden kaynaklanan bir gücü olan, ama toplumu herhangi bir şeyden korumaktan âciz bir devletten başka bir şey kalmadı. AKP’den geriye başka bir şey yok. Türkiye’yi dönüştürdüğü şey bu. Bir tarafta anomali hâlinde bir toplum. İnsanların birbirlerine olan güvenlerini kaybettikleri ve bu nedenle özgüvenlerini de kaybettikleri bir toplum. Gayet yozlaşmış, Cumhuriyet’ten devraldığı bir korporatizmi iyice yozlaştırarak çürümüş bir devlet. Ve bir de, AKP’yi ve Erdoğan’ı taklit ederek bu iki büyük problem alanının üstesinden gelebileceğini zanneden bir muhâlefet. 21 yılın sonunda kalan budur. Büyük başarı. 

Ruşen Çakır: Kemal, ilk turu seninle noktalayalım. Bu 21 yılda Türkiye’deki değişim ve dönüşümün en öne çıkan yönleri nedir sence?

Kemal Can: Benim için en belirleyici cevap şu olur: 20 yılda yaptıkları değil, 20 yılda yaptıkları nedeniyle bundan sonraki yıllara bıraktığı etki. Asıl, 20 yılda yapabildiklerinin, belki bir 20 yıl daha belâ olarak kalacak tarafları önemli. Burak demokrasi ve devlet meselesine değindi. Ayşe de, toplumsal alandaki kırılmaya ve kent meselesine değindi. İkisinde de, verdiği ağır hasarlar var. 20 yıllık AKP iktidârı, şehir talanından çevre felâketlerine ve kalıcı biçimde yaşanan hasarlara, gelir dağılımı başta olmak üzere ekonomide bütün yapının bozulması, özellikle son yıllarda, çok belirgin, âdeta göze sokularak yapılan servet transferiyle çok ciddî biçimde, kazananın ve kaybedenin merkez tarafından belirlendiği bir tasarımla bozulmuş bütün ekonomik dengeler, tamâmen etkisizleşmiş, altı oyularak işlevsizleştirilmiş kurumlar, devlet kapasitesinin ağır tahrîbâtı, eğitim, sağlık gibi pek çok temel meselelerde, ülkenin uzun dönemli geleceğini belirleyecek temel alanların hemen hepsinde çok ciddî bir tahrîbâta yol açtı. Bunlar yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri. 

Ben bütün bunların ötesinde, çok daha ağır hasar olarak, ölçüleri değiştirmiş olması, kavramların altını boşaltması, dinamikleri işlemez hâle getirmiş olması, siyâseti imhâ ve ilga etmiş olmasını görüyorum. Çünkü bunlar, bu problemlerin çözümleri için müracaat edilebilecek temel enstrümanları bozan şeyler. Dolayısıyla, yarattığı sorun kadar, o sorunu çözmek için kullanılacak bütün araçları ve imkânları da tahrip eden bir yıkıcılıktan bahsediyoruz. Burak, “Nesi demokratikleşme gibi görünüyor?” ya da “Nasıl öyle bir illüzyonu kullanabiliyor ya da demokratikleşme gibi algılanan şey nedir?” meselesinden bahsetti az önce. Demokratikleşme gibi bir şeyin üzerine konuşabilmek için, mevcûdun bu anlamda dönüştürülmesinden bahsetmemiz gerekir. Ama AKP’nin en temel yaklaşımı, mevcut olanı, anti-demokratik olanı, vesâyet altında olanı, özgürlüklerden uzak olanı değiştirme iddiasıyla, sâdece bu ayrıcalığı elinde tutan aktörü değiştirmek için, bu vaadi bunun için kullanması. Değiştireceğini iddia ettiği şeyi değiştirmeyip, sâdece onun tepesinde yer alanın değiştiği bir tablo yaratmış olması. Ben birkaç yazımda da bahsettim bundan. 12 Eylül’ün tasavvur ettiği yönetim mîmârîsini, özellikle otoriterleşmeyle anılan son döneminde ve bunun ideolojik arka planında Türk-İslâm senteziyle formüle edilen tuhaf alaşımda da görüyoruz. Aslında ideal olan, toplumu dışarıda bırakan, toplumun bütün dinamiklerini imhâ eden, siyâseti gereksizleştiren bir istikrar aklını, sâdece aktörünü değiştirerek realize etmiş bir durumla karşı karşıyayız. AKP’nin ülkeye yaptığı bu.

Burak, eskiden asker ya da güvenlik bürokrasisinin eleştirilemediğinden, dolayısıyla bunun bir demokrasi kusuru olarak görüldüğünden, sonra bunun yapılabildiği bir zeminin demokratikleşme gibi satılabildiğinden bahsetti. Ama şimdi dönüp bakalım. Şu anda güvenlik bürokrasisi eleştirilebilir durumda mı? Ne siyâset kurumu açısından, ne medya açısından, ne de toplumsal açıdan farklı bir pozisyonda mı? Güvenlik bürokrasisinin kendi güvenlik gerekçeleriyle ortaya koyduğu temel siyâset, siyâset üstü kabul edilerek eleştirilemezken, bugün de dönüp gelinen nokta, sâdece aktörün değiştiği, bu konudaki önceliklere karar verenlerin arasına birtakım sivil unsurların girdiği, hattâ pek çok alanda tek bir kişinin belirleyici hâle geldiği bir zeminde, yine aynı devlet, yine aynı devlet aygıtı ve yine aynı eleştirilemezlik söz konusu. Üstelik de daha yüksek barajları olan, ihânet, vatan hâinliği gibi suçlamalar eşliğinde, açık soruşturma ve cezâlandırma nedeni olabilecek bir hâle dönüşmüş biçimde. Aslında, aktörün değiştiği bir tablonun, yapıyı değiştirmediğini, bütün bozulmalarına rağmen, yapının da iktidar formu olarak aynı kaldığını düşünüyorum. Burada önemli olan, iktidârı değiştirmek değil, iktidardakini değiştirmek olarak hareket etmesi. Demokratikleşme dediğimiz şey, o iktidar yapısını bütün araçlarıyla dönüştürme ve değiştirmeyi işâret eder. İktidarda olanın, o gücü kullananın, o yetkiye sâhip olanın değişmesi, demokratikleşme anlamına gelmez. 

Aslında bugün de benzer bir şeyle karşı karşıyayız. Bugün de, AKP’yi yerinden kaldırıp, bu Başkanlık Sistemi’nde başka bir başkan getirdiğimizde, değişen bir şey olmayacak. Demokratikleşme ya da bu sistemin yarattığı problem ya da kurumsal kavramsal kusurlar, ancak onun bütün olarak değiştirilmesi, bütün ilişki örgüsünün yeniden ele alınmasıyla mümkün. Bence AKP’nin yaptığı en önemli kötülüklerden biri, bunun olabilirliğini, bu toplumun kendi demokratik olgunluğuyla, kendini demokratikleştirebilecek bir dinamiği var edebileceği fikrini öldürmüş olması. Kendisi bunu kullanarak kendi için öldürürken, aslında devletin, siyâsetin ve toplumun bu kapasitesini de büyük bir hasarla yaralamış durumda. Bence verdiği en büyük hasar, tek tek verdiği zararlardan çok, verdiği zararları tâmir etmek için kullanacağımız âlet çantasına verdiği zarar. Ben bu 20 yıla bu pencereden bakıyorum ve büyük hasârı da burada görüyorum. 

Ruşen Çakır: Kemal, çok teşekkürler. Şimdi ikinci tura geçebiliriz. Bu turda AKP’yi konuşalım. Parti bu 21 yılda neler yaşadı? Ve en çok merak edilen: Bundan sonrası. Önümüzde bir seçim var. Seçimi kazanabilir mi? Kazanırsa ne olur? Kazanamazsa ne olur? Biraz spekülatif olduğunun farkındayım, ama ben pazar günkü yayında bayağı uçtum bu konuda: Birini parçaladım, ötekini yükselttim, diğerine kaybettirdim. Bakalım sizler ne düşünüyorsunuz? Burak, seninle başlayalım. 

Burak Bilgehan Özpek: Son dönemde demokratikleşme çalışmalarında, sistemin genel kurumsal özellikleri yerine yapı içerisindeki aktörlerin kendi iç yapıları da önem kazanıyor. Yani “Siyâsî partilerin bu tip liderlere cevaz verecek, onun yolunu açacak iç kurumsallıkları var mı yok mu?” gibi sorular soruluyor. ABD’de Trump’ın başkanlığıyla birlikte, Cumhuriyetçi Parti’nin bu tip liderleri önleyebilme yeteneği sorgulandı. Çünkü geçmişte, Trump’a çok benzediği iddia edilen Gerald Ford’un adaylığı bir şekilde engellenmişti. Fakat bugün Cumhuriyetçi Parti içerisinde, Trump’ın karşısında herhangi bir önseçimi kazanabilecek bir aktör bile yok. Trump’ın ismi Cumhuriyetçi Parti’den daha önemli hâle geldi. Gelenekleri olan bir parti, şu anda Trump’ın ellerinde can veriyor. Dolayısıyla, Amerikalı siyâsetbilimciler, bu tip liderlerin ortaya çıkışında parti içi mekanizmaların önemine dikkat çekiyorlar ve onların İngilizce tâbiriyle gate keeping (kapı bekçiliği)rolüne çok önem atfediyorlar. Siyâsî partilerin kurumsallığının ne işe yaradığını, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin hikâyesiyle biz de görmüş olduk. Kendi içerisinde istişâre mekanizmaları, klikleri olmayan ya da klikleri olan fakat klik olmalarından dolayı sürekli istim üstünde oturduğu, bir şekilde bunun meşrû sayılmadığı, farklı ideolojik yorumların hızlı bir şekilde bastırıldığı, yıldırıldığı, kriminalleştirildiği bir partinin, günün sonunda bize 2022 senesinde Türkiye’de bulduğumuz iktidârı hediye ettiğini gördük. 

Türkiye’nin otoriterleşmesiyle AKP’nin iç kurumsallığını kaybetmesi, aslında eşzamanlı giden bir süreç oldu. Bu yüzden, mesele sâdece Tayyip Bey’in Türkiye’yi merkezîleştirme projesi değil, aynı zamanda AKP’yi de kendi ukdesine alma ve kendisi dışında herhangi bir güç merkezini barındırmama hikâyesiydi. O bakımdan, AKP’nin hikâyesi de bir anlamda Türkiye’nin hikâyesine benziyor. Çünkü Kurucular Kurulu’nun yüzde 90’ı istifâ etmiş bir partiden bahsediyoruz. Ya da, bu parti kurulurken destek veren insanların büyük çoğunluğunun desteklerini çektiği, eleştirel bir noktada kendilerini kurdukları ve şu anda kendilerini muhâlif olarak tanımladıkları bir partiden bahsediyoruz. O günden bugüne AKP’ye destek veren akademisyenler, yazarlar da komik duruma düşüyorlar ve kendi îtibarlarını bozuk para gibi harcıyorlar. Dolayısıyla buradaki mesele, bu insanların, söylediklerinin dışında bir yola savrulmasından ziyâde, artık bu insanların sözlerinin duyulmaması, sözlerinin dinlenmemesi ve parti içerisindeki politikalara etki edemiyor oluşları. Bu da tabiî Tayyip Bey’in ipleri eline almasıyla oldu. O yüzden, AKP zaman içerisinde kendi iç mekanizmasını da yitiren bir parti oldu ve bir anlamda siyâsî bir partiden bir holdinge ya da bir organizasyon şirketine dönüşmüş oldu. Sosyal medya ajansları var, trol orduları var, kamu kaynaklarının dağıtım mekanizmasını idâre eden belirli isimler, kişiler var. Bir şekilde sokağa hâkim olmak için o bağlantıları kuran, sokak çeteleriyle ilişkileri kuran, onları partiye angaje eden mekanizmalar var. Yurtdışı örgütlenmesi var. Sonuç olarak bir organizasyon şirketi gibi, bunları organize ederek ayakta kalmaya çalışıyor. Ama kendisini siyâsette var edebilecek değişimleri yapmadı, bundan sonrası için bir anayasa da ortaya koymadı. Attığı adımlar, kendisini Tayyip Bey’den sonra imhâ edecek adımlar aslında. Toplumun sinyalini il başkanları, milletvekilleri algılar. Başkanlık Sistemi’ne geçişle birlikte, bu insanların ağırlıkları azaldı. Çünkü Tayyip Bey’in etrafındaki çevrenin inancı, “Bu işleri bir mühendislik hesâbı, bir organizasyon yeteneğiyle halledebiliriz” gibi bir şey. Bir Bartın milletvekilinin veya Kastamonu il başkanının parti içerisinde ağırlığa sâhip olmasının bir anlamı yok. Zâten bütün başarı Tayyip Bey’in kendisinde olduğu için, onun etrâfında iyi bir organizasyon kurulursa, her seçim rahatlıkla kazanılabilir gibi bir anlayış ortaya çıktı. Dolayısıyla siyâsetin ağırlığı da azaldı. Toplumun sinyallerini algılama ihtiyâcı azaldıkça, Tayyip Bey’in parti içerisindeki otoriterliği de arttı, partide siyâset yapmak isteyen insanların profili de değişti. 

Siyâsetçi önemsizleştiği zaman, karar alma süreçlerinde kimlerin önemli hâle geldiğine bakmak lâzım. Bugün Gençlik Kolları’ndan îtibâren partiye gelen bir insan için bir kariyer patikası yok AK Parti’de. “13 yaşında bayrak astım, 15 yaşında afiş astım, 17 yaşında mitinge gittim, 18 yaşında Gençlik Kolları başkanı oldum. 30 yaşında il başkanı olursun, 40 yaşında milletvekili olursun” gibi bir kariyer patikası yok. Bu benim benimsediğim bir kariyer yolu değil, ama birçok insan siyâsete bu patika üzerinden giriyor. Tayyip Bey’in kendisi de böyle ilerledi. Siyâsetçinin önemi azaldıkça, siyâsetçinin sisteme girişinde geleneksel yöntemlerin dışına çıkıldıkça, bu sefer AK Parti’ye ya da Tayyip Bey’in politikasına sirâyet etmek için o iş yükünün altına girmeye gerek kalmıyor. Bir web sitesi kurabilirsiniz, bir anket şirketi kurabilirsiniz, belli bir lobiyle anlaşabilirsiniz. Ya da belirli düzeyde ticârî ağların merkezinde oturabilirsiniz. Bu sizi zâten yeteri kadar merkeze yaklaştırıyor, partiye ihtiyaç kalmıyor. Parti iktidâra doğru giden bir tren olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla, insanlar onun vagonlarına atlamayı çok gereksiz buluyorlar. Daha kısa yollarla ilerlemek mümkün olduğu için, bu, partinin de ruhunu ve heyecânını öldürüyor. Belki sizin başta sorduğunuz, “Niye heyecan yok?” sorunuzun cevâbı da bu. Yiğit Bulut, Cemil Ertem ya da Fahrettin Altun gibi kişilerin, parti mekanizması içinde hercümerç olmuş, mitinge gitmiş, yardım toplamış, ev ziyâretlerinde bulunmuş insanların dışında bir figürü temsil ettiğini kabul etmek zorundayız. Siyâset bu insanlara hiçbir şey vaat etmezken, siyâset dışı parametreler sizi merkeze yaklaştırabiliyor. Dolayısıyla, AKP siyâsî parti olma hüviyetinden de hızla uzaklaşıyor. 

Özellikle 7 Haziran seçimlerinden sonra, millî güvenlik üzerinden söylem kurmak hakîkaten çok kolay ve rahat bir strateji. Uyuşturucu gibi bir şey aslında; bir kere başlayınca duramıyorsunuz, bağımlısı oluyorsunuz. Bu sizi siyâsetten uzaklaştıran bir şey. Muhâliflerinizi “vatan hâini” îlân edip onları içeri attığınız zaman, bâzı sorunlarınızı çözüyorsunuz. Seçim kaybettiğiniz zaman belediyeye kayyum atadığınızda, zâten pratik olarak sorun çözülmüş oluyor. Bu çok kolay, yapılması da basit; ama siyâseti zehirleyen bir şey. Şu anda AKP’nin Doğu Anadolu ve Güneydoğu teşkilâtları çalışmak zorunda değil. Belediye başkanı olmak için çalışmak zorunda değiller. Çünkü kaybetseler de kazanıyorlar. Dolayısıyla, ortada siyâsî partiye benzeyen bir şey kalmıyor. Siyâsî parti yaratıcılığı, enerjisi ortadan kayboluyor. Çünkü devlet oraya kayyum atadığı zaman, o teşkilât zâten bir şekilde başarmış sayılıyor. Bunu Türkiye’nin geneline de yayabiliriz: Siz ekonomiyi batırabilirsiniz, enflasyon yüzde 100’e çıkabilir. Dolar 5 katına çıkabilir, mazot 10 katına çıkabilir. Ama hâlihazırda medyanın yüzde 95’ini kontrol ediyorsanız, kriz yok gibi davranabilirsiniz. Dolayısıyla teşkilâtlarınızın çalışmasına gerek yok. Zâten bu yüzden AK Parti’nin, siyâsî parti liderlerinin sokağa çıkıp halkla temas etmesinden inanılmaz derecede rahatsız olduğunu düşünüyorum. Kendilerinin yapamadığını, kendilerinin yapmak zorunda olmadığını başka siyâsetçiler yaptığında çok rahatsız oluyorlar. 

Kılıçdaroğlu’nun linç edilmesi, Akşener’in provoke edilmesinin sebepleri de bu. Çünkü onlar hayâtın içine giriyorlar. Kılıçdaroğlu şehit cenâzesine gidiyor; orada saldırıya uğruyor. Akşener esnafla sohbet ediyor; orada provoke ediliyor. Sokakta siyâsetçinin dolaşması, AKP’nin görmek istemediği bir manzara; çünkü kendisi de dolaşmıyor. Bütün bunlar siyâseti öldürdü. Siyâsî parti olmanın alâmet-i fârikasıdır aslında. Ama ihtiyaç olmadığı için siyâsî parti hüviyetini de yitirdi. Şimdilik bu kadar.

Ruşen Çakır: Ayşe, sen ne diyorsun? AKP’den geriye ne kaldı ve bundan sonra ne kalır? Ülkenin Erdoğan’la özdeşleşmesi kadar, partinin de Erdoğan’la özdeşleşmesi var. Erdoğan sonrası dönemde, daha önce yaşadığımız ANAP, Doğru Yol örneklerinin bir benzerini mi yaşar AKP?

Ayşe Çavdar: Fetih gecelerinde filan çok alıntıladıkları, tekrarladıkları bir şiirleri vardır. Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinden bir cümle: “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır…” Ellerinde kalacak olan şey de galiba “Zafer zafer büyüyen bir yenilgi” olacak. Seçim kazansalar da öyle. 

İki şey arasında; zaaf ve acziyet arasında ayrım yapacağım. Devlete zaafınız olur, paraya zaafınız olur, güce zaafınız olur; ama aldığınız etik eğitim, kendinizle kurduğunuz ilişki, kendinize verdiğiniz değer, anlam, hayatta kendinize biçtiğiniz yol… bunların hepsini bir terâziye koyarsınız ve zaafınızı da diğer tarafa koyarsınız. Ölçersiniz ve o zaafınızla mücâdele edersiniz. Eğer edemiyorsanız… İşte bu edememe hâlinin adı acziyet. Biz AKP’de bu acziyeti gördük. Hem de çok güçlü gördük. Devlete, güce, iktidâra, paraya, mal mülke, şan şöhrete olan bütün zaafların, AKP’nin siyâsî gücünü borçlu olduğu din, âile, “ahlâk-ahlâk-ahlâk” gibi daha muhâfazakâr değerler karşısında ne kadar güçlü olduğunu gördük. Yani, bu değerlerin ürettiği siyâsî toplamın, ne kadar büyük bir acziyet içerisinde olduğunu gördük. Bunu da yine kendi sâyelerinde, sâhip oldukları, elde ettikleri zaferler karşısında gördük. Dolayısıyla elimizde AKP’den geriye “zafer zafer gelmiş bir yenilgi” var. Seçim kazansalar da yenilmiş olacaklar, kazansalar da. Aslına bakarsanız, 2015’te kazandıkları her seçimde, daha da radikal bir şekilde yeniliyorlar. Kendi zaaflarına yenilerek daha büyük âcizlikler gösteriyorlar. Bu âcizliği de, topluma ve kendilerine benzemeyen, onlarla hafif bir sorun yaşamaya başlayan herkesle, aralarındaki boşluğu ve ilişkiyi şiddetle doldurarak gidermeye çalışıyorlar. 

Bir iktidar şiddete başvurmak zorunda kalıyorsa, iktidardan düşme belirtilerinin gayet iyi farkındadır. Şiddet her anlamda çok pahalı bir yönetim aygıtı olduğu için, ideal olan, şiddete hiç ihtiyaç olmadan insanların, onların yönetme biçiminize rızâ göstermesidir. Bu kadar dinselleştirmek, muhâfazakârlaşmak, hayâtiyet alanlarından çekilmek konusunda üzerine boca edilen bu kadar şiddetli baskıya rağmen, Türkiye inanılmaz bir direnç sergiledi — müthiş. Ben ülkemle gurur duyuyorum ve bunu her yerde söylüyorum. Başka bir ülkede bu kadar baskıyla bâzı değerler empoze edilmeye çalışılsa ne olurdu bilmiyorum. Ama Türkiye çok güzel direndi. Şiddet bahsi böyle. İktidar, kaybedeceklerinin farkında olduğu için şiddet uyguluyor. Hem siyâsî ve toplumsal rakiplerine, hem herkese ve kendilerine şiddet uyguladıkça, o kaçınılmaz sonu hızlandırıyorlar. 

Başka bir alanda daha bir kayıp beklediklerinin izini görüyoruz. O da, her türlü hukuku yok sayarak, inanılmaz bir ranta abanma. Ölmeden önce, “sonluğunu toplamak” diye bir şey vardır: Bir amca ya da teyze çok hastadır, bir anda kendine gelir ve kendisinden hiç beklenmeyecek bir şekilde iyileşme alâmetleri gösterir; yemeye, içmeye, gülmeye keyfetmeye başlar. Sonra birdenbire küt diye gittiğini görürsünüz. Bence AKP son aylarda öyle bir performans sergiliyor. Şehir rantına, arâzi rantına, kurumların içinin boşaltılmasına gösterdikleri bir şey. Bu açıdan bakıldığında, evet, ANAP’ın son zamanlarını andırdıklarını söyleyebiliriz. Ben daha önce de bu programda söylemiştim zâten. AKP iktidâra ayarlı bir parti olduğu için… AKP ideolojik bir parti gibi görünüyor, ama öyle bir şeyin olmadığını, az önce acziyet ve zaaf bahsinde söyledim. İdeolojik ve dinî söylem, onun popülist bir örtü olarak kullandığı bir şey. Geçen gün Burak “müstehcen” tâbirini kullanmıştı. Bu örtünün altında, iktidar ve iktidar nimetlerinin müstehcen dağıtım mekanizması var. Dolayısıyla, ondan beslenen bir grup. Elinde dağıtacak bir şey olmadan ya da bu olanağı kaybedeceği ihtimâli belirdiği anda, AKP’nin, tıpkı bir gökdelenin tepesinden düşen bir cam gibi parçalanacağını düşünüyorum. İlk parçalarını da düşürmeye başladı zâten. Sâdece DEVA ve Gelecek partilerinden bahsetmiyorum. Bildiğimiz AKP’den, şu iktidar mekanizmasını üretmiş AKP’den geriye kim kaldı ki zâten? Onlar da cam kırıkları işte.

Fakat “Sonra ne olacak?” kısmı AKP ile ilgili değil. Oradan geriye, inanılmaz şaşkın, seneler boyunca aklı ve ahlâkı aşağılanmış bir seçmen kesimi kalacak. Anlaşılan o ki, muhâlefetin hemen her branşı da en çok bu seçmen kitlesinin oyuna tâlip görünüyor. Çünkü aylardır kendi içlerinden de gelen eleştirilere rağmen, o “muhâfazakâr seçmen” diye kodladıkları –aslında “Erdoğan’ı seçenler”, kastettikleri şey bu– o kitlenin câzibesinden kendilerini kurtaramadılar. Dolayısıyla, AKP olmasa bile, bu siyâsî partilerde o seçmen ihtiyaçları, bugüne kadar inandığı yalanlar, bütün o kült yaratma mekanizmasının içerisinde oynadığı rolle, mevcut diğer siyâsî partilere yetecek. Beni korkutan bu. Yani AKP’nin, siyâsî partilerin seçmenleriyle kurdukları ilişki anlamında ortaya koyduğu emsal korkunç bir emsal. Ve korkarım, AKP dağılsa bile o segment varlığını sürdürdüğü müddetçe, bizim, şimdilik muhâlefette olan siyâsî partilerle daha çok uğraşmamız gerekecek ne yazık ki. Çünkü bu, insanın zevkle verdiği bir uğraş değil. Yani kendini ve ne yaptığını bilen insanlar siyâset etsinler de biz de başka işlerimizle uğraşalım demek isteniyor. 

Söyleyeceklerimi bu şekilde tamamlamış olayım. Sonuç olarak, ben AKP’nin, kaybettiğinin çoktan farkına vardığını düşünüyorum. Dolayısıyla, AKP entitesi olarak, çok yüksekten düşerek tuzla buz olduğunu düşünüyorum. Ama bir siyâset etme biçimini, yani ahâliyle siyâsî parti ya da lider arasında kurulan ilişki anlamındaki bir siyâset etme biçimini kötü ve negatif bir mîras olarak geleceğe bıraktığını ve asıl uğraşmamız gerekenin de bu olacağını düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Kemal, seninle bitirelim yayını. Sen zaten Pazartesi günkü “5 Soru 10 Cevap”ta tam da bu konuda bir yayın yaptın. Tekrar gibi olacak belki, ama bir de “Adını Koyalım”da, “AKP’den geriye bir şeyler kalır mı, hangi şartlarda ne olur?” senden dinleyelim. Ne düşünüyorsun?

Kemal Can: Medyascope’taki “Hafta Sonu Yazıları”nda da bu konuyu yazmıştım. AKP, bir siyâsî kimlik olarak, bildiğimiz klasik bir parti olarak, artık varlığını tamamlamış durumda. Bir sürü açıdan fonksiyon icrâ ediyor. En önemli fonksiyonlarından biri de, Burak’ın söylediği o müstehcen dağıtım ağının kılcalı olarak bir fonksiyon yürütmesi. Meselâ işe girecek adam listesi hazırlar ya da yardım dağıtılacak mahalleli listesi hazırlar. Ama kahveye gidip, muhâlefet siyâsetçilerinin söylediklerine cevap verebilecek ve partisinin, iktidârının siyâsî tercihlerini şekillendirecek politikaları tabandan yukarıya taşıyacak bir klasik siyâsî yapılanma özelliğini taşımıyor. Ayşe’nin söylediği, “Kendini devam ettirecek hukukî ve siyâsî zemini kuramadı” dediği şey, aslında tam tersine, onu imhâ edecek zemini inşâ etti. 2017 referandumu sırasında siyâsî partilerin etkisizleşeceği, Parlamento’nun gereksiz hâle geleceği, dolayısıyla bütün partilerin büyük ölçüde anlamsızlaşacağı ve milletvekilliğinin bir anlam ifâde etmeyeceği çok tartışılıyordu. Bunun ilk kurbanı da zâten AKP’nin kendisi oldu. Bunu, “Kendi imhâsını becermiş bir parti” olarak da ifâde edebiliriz.

Bugün AKP iktidârı dediğimiz şey, bir partinin iktidârının adı değil, bir iktidârın adı. Biz ona bir kod isim, nickname ya da müstear olarak “AKP iktidarı” diyoruz. 

Ayşe Çavdar: “Rumuz AKP”.

Kemal Can: Kâğıt üzerinde de: “Tek başına AKP iktidârı”. AKP hiçbir zaman tek başına iktidar olmadı zâten. Peki, ne oldu da AKP bu duruma geldi? Sâdece son referandumdaki sistem değişikliğiyle mi oldu bu? Hayır. Aslında baştan îtibâren, Burak’ın bahsettiği o “kurumsal yapılar, baştan îtibâren böyle bir şahsîleşmenin önünü açacak imkânlara sâhip mi, sâhip değil mi?” meselesi açısından, iki şeyle üst üste oturdu: Birincisi, dünyadaki genel trend. Sâdece Türkiye’de değil, dünyada da böyle. Meselâ bir komedyen çıkıp, birdenbire bütün partileri sollayacak kadar oy toplayıp cumhurbaşkanı olabiliyor. Bir televizyon yıldızı birdenbire bir siyâsî aktöre dönüşüp, partisi olmadan, kendi etrâfında büyük bir seçmen kalabalığı toplayarak başkanlık iddiasında bulunabiliyor. Bir iş insanı, parti geleneklerinin çok sağlam olduğu bir ülkede, o partilerin yapısını bozacak bir şekilde birdenbire özel bir aktöre dönüşüyor. Böyle durumlarda siyâsî faaliyet bir reklam kampanyasına dönüşüyor. Reklamcılar, siyâsetçilerden daha fazla siyâsetin içinde olmaya başlıyorlar. 

AKP, bu genel trendle üst üste geldi. Bütün kuruluş süreci, varoluşu ve ondan sonra iktidar için bu kurgunun tamamlanmasında, böyle bir küresel rüzgârla buluştu. Ayrıca, Türkiye’de 90’lar boyunca yaşanan merkezin çöküşü sürecinde, merkezin ve siyâsetin dilsizleştiği çok temel bir konjonktürün üzerine yerleşti ve iktidar olmak için bu konjonktürden tasarlanarak çıktı. Bunların hepsi, bu süreci hazırlayan etmenler. Ama özel olarak Erdoğan için şunu söyleyebilirim: Başlangıçta Erdoğan’la birlikte hareket eden bütün kadrolar da, Erdoğan’ın bir tür oy toplama makinası olarak çalışmasından gayet memnûniyet duyarak, onu bir lider kültü olarak kendi siyâsî tembelliklerinin aracı hâline dönüştürdüler. Bu sâdece parti içinde böyle olmadı. “Tek başına iktidar olmadı” derken, AKP’nin çeşitli dönemlerinde koalisyon ortaklarından bahsediyorum. AB süreci ve liberal ittifak sırasında birileri, AKP’yi AKP’ye rağmen târif eden siyâsî bir tembellik içerisinde –meselâ Etyen Mahçupyan– onlara sosyoloji îcat etti. Bir başkası, onlara demokrasi havârîliği îcat etti. Başka birisi “Vesâyeti devirecek şövalye geldi” diye adlandırdı. Ama onları hep başkaları târif etti. AKP bu tembelliğe râzı oldu, çünkü işe yarıyordu. Daha sonra Cemaat her şeyi, vesâyetle kavganın sınırlarını, devlet içerisindeki örgütlenmenin biçimini belirledi. Onlar adına, neredeyse bütün o müstehcen ilişki örgüsünü uzunca bir süre onlar yönetti. Son olarak da, devletle kurulan ittifakta, yine ilginç biçimde sözcülüğü başkasına bıraktıklarını, beka dâvâsının dilini başkalarının dillendirdiğini gördük. 

Bunların hepsinde Erdoğan, bu ittifakların, bu koalisyonların bireysel yürütücüsü pozisyonunu edindi ve her seferinde bundan güçlenerek çıktı. Burak biraz önce güvenlik bürokrasisi veya beka dâvâsının uyuşturucu etkisinden bahsetti. Bu siyâsî uyuşturucunun bir başka nedeni de, birileri çıkıp oy topluyorsa, biri ihtiyaç duyduğunda bir koalisyon îmal edebiliyorsa, o zaman herkes bu uyuşukluğun içerisinde, bu tembelliğe râzı olur; sonra, “Ne oldu da bizim başımıza bu adam geldi?” diye, memleket de parti de bunu düşünür. 

Partinin parti vasfını kaybedip etkisizleşmesinin bir diğer nedeni de, bu devlet partisi ya da devletle girilen simbiyotik ilişki. Çünkü bugün ortalama bir il yöneticisi ya da bir milletvekili, demin de söylediğim gibi, muhâlefet partilerinin anlattıklarını gidip kahvelerde cevaplayabilecek durumda değiller. Ya da bunun etkisi son derece sınırlı. Ama buna karşılık, bir savcı ya da oradaki bir emniyet müdürü, gidip muhâlefet partisinin il binâsındaki afişi indiriyor, bir muhâlefet liderinin esnaf ziyâretini engelliyor ya da mitingine yasak koyuyor. Şimdi hangisi daha fonksiyonel? İktidarda kalmak, temel ölçüt ya da ana dâvâ hâline geliyorsa, temel siyâsî motivasyon da buysa ve bunun en kuvvetli aracı da elindeki güç imkânlarıysa, Burak’ın târif ettiği, o afiş asmış, gençlik kolları başkanı olmuş, 40 yıldır bu dâvâya baş koymuş adam mıdır, yoksa sadâkatle bağlı ve elinde bir sürü yetkisi olan bir mülkî âmir midir? Bunun karşısında herhangi bir siyâsî yapı dayanamaz. Çünkü siyâsî yapılar, eğer doğrudan devlet aygıtının sadâkatiyle iç içe geçmişse, artık oradaki aracıların etkisi kalmaz. Hani komisyoncular kalksa ucuzluk gelecek zannedilir ya? Bu da onun gibi. Orada o aracılığın ortadan kalkması, o partinin varlığının da son bulması anlamına gelir. Ayşe başlangıç diyor, ama ben o başlangıcı bayağı geçtiğini ve AKP’nin artık siyâsî ömrünün tamamlandığını söylüyorum; ama şu notla — Pazartesi günkü yayınımda da onu anlatmaya çalıştım: Bu yapının Türkiye’ye yaptığının yanında, dönüştürdüğü bir seçmen, bir toplumsal algı ve siyâsî bir yaklaşım biçimi var. Bu, kendini devam ettirme arzusunda olan bir şey. Parti devam etmeyebilir, dağılabilir; ama bu yaklaşım çok bitecek gibi gelmiyor bana. Biraz önce Ayşe de muhâlefet partilerini biraz dürterek bunu söylemek istedi zâten. Çünkü bu akıl yürütme biçimi, bu siyâset algısı, siyâset kurumunda, devlette ve toplumun kendisinde bir dönüşüm yaratmış durumda. Hattâ biraz önce söylediğim yaklaşımı, her şeyi liderin üstüne yükleyip “O önde gitsin, o popülariteyi sağlasın, oyları da getirsin, her şeyi sağlasın, biz de onun arkasından gideriz; lokomotifimiz sağlam” yaklaşımının, bâzı partilerde, hattâ bâzı adaylar için yapılan tartışmalarda önümüze gelmesinden anlıyoruz. Dolayısıyla bu tür bir dönüşümü ve bu tür biçimlenmiş bir kitlenin de bulunduğunu unutmamak lâzım. O yüzden, bitmiş bir AKP, yenilgiyle daha da târumar olabilir. Ama yarattığı dönüşüm ve oluşturduğu zihniyet o kadar zayıf olmayabilir. 

Ruşen Çakır: Evet, ekleyecek bir sözü olan yoksa “Adını Koyalım”ı burada noktalayalım. Bugün de bayağı dolu dolu bir yayın oldu. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’a çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus