Ruşen Çakır yorumladı | Yolsuzluk, terör, casusluk: Sırada ne var?

Ruşen Çakır, Ekrem İmamoğlu ve yakın çevresi hakkında yürütülen “casusluk” soruşturmasını değerlendirdi. Çakır, “Yolsuzluk, terör, casusluk: Sırada ne var?” başlıklı yayınında “Daha önce Fethullahçıların yaptığını, bugün daha silik bir kopyasıyla bugünkü soruşturmayı yürütenler yapıyor. Suç yaratılıyor, delil yaratılıyor” dedi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “casusluk” suçlamasıyla başlattığı soruşturma kapsamında, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (İBB) Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve gazeteci Merdan Yanardağ tutuklandı.

Çakır, 19 Mart sürecinin yeni bir evreye girdiğini belirterek “Pazar gece yarısı, daha doğrusu pazartesi sabahına doğru üç kişi tutuklandı. Bunların ikisi zaten tutuklu olan Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan’dı. Yanlarına bir de Merdan Yanardağ eklendi” dedi.

Yanardağ’ın tutuklanmasına ilişkin kişisel bir not da paylaşan Çakır, “Merdan’la aynı yıl Ziya Paşa İlkokulu’ndan mezun olmuşuz. Onu yıllardır tanıyorum. Aramızda fikir ayrılıkları olsa da casuslukla suçlanabilecek bir insan değildir. Sol hareketin içinden gelen biri hayatı boyunca vatan hainliğiyle anılamaz” ifadelerini kullandı.

“Fethullahçıların yaptığını bugün daha silik bir kopyasıyla yapıyorlar”

Çakır, yürütülen soruşturmayı geçmişteki yöntemlere benzetti:

“Çok şükür ben kendimden eminim. Daha önce Fethullahçıların yaptığını bugün daha silik bir kopyası olarak, daha acemicesini bugünkü soruşturma yürütenler ve onların beraber çalıştığı medya yapıyor. Suç yaratıyor, delil yaratıyor, bir de var olan kuralları da çiğniyor. Ama bu, bizim gerçeklerin yanında durmamızı engellemez. Haksızlığa uğrayanların yanında olmamızı da etkilemez.”

Çakır, “Ahmet Şık, Nedim Şener olayında olduğu gibi bugün de aynı kararlılıkla meslektaşlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor” diye konuştu.

“Amaç, İmamoğlu’nu kriminalize etmek”

Ruşen Çakır, casusluk iddialarının politik hedeflerine dikkat çekti. “İmamoğlu önce yolsuzlukla, sonra terörle, şimdi de casuslukla suçlanıyor. Amaç, bu kişileri kriminalize etmek, özgürlüklerini ellerinden almak ve mümkünse siyasi yasaklı hale getirmek. Aynı zamanda kamuoyunda bir suç örgütü imajı yaratmak” dedi.

Çakır, buna rağmen iktidarın bu hedefe ulaşamadığını savundu ve “Yaratılmak istenen imaj oluşmadı. AK Parti ve Cumhur İttifakı hâlâ o kırılmayı yaratamadı. CHP hâlâ kitleleri toparlayabiliyor. Her itibarsızlaştırma girişimi, tersine, itibar kazandırır hale geldi” ifadelerini kullandı.

“TELE1’e kayyum atanması en kötü gelişme”

Merdan Yanardağ’ın tutuklanmasının yanı sıra TELE1’e kayyum atanmasını da “en kötü gelişme” olarak nitelendiren Çakır, “Zaten sürekli cezalarla yıldırmaya çalışıyorlardı. Şimdi toptan el koydular. Bu da diğer muhalif mecralarda bir ürküntü yarattı ama kısa sürede aşılabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Videonun deşifresi:

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. 19 Mart süreci yeni bir etapla devam ediyor: casusluk suçlaması. Pazar gece yarısı, daha doğrusu pazartesi sabaha doğru üç kişi bu soruşturma nedeniyle tutuklandı. Bunların ikisi zaten tutuklu olan Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan. Yanlarına da bir gazeteci, Tele1‘in Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ eklendi. Merdan Yanardağ aslında İBB soruşturmasının bir şekilde kurbanı oldu diyebiliriz. Çünkü Hüseyin Gün adındaki etkin pişmanlıktan yararlanan bir kişi kendisinin İngiliz ajanı olduğunu söylüyor. Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan’ı, esas olarak Necati Özkan’ı dolaylı bir şekilde Ekrem İmamoğlu’nu bir şekilde suçluyor. Ve bu arada ona bakarken ilgili soruşturmayı yürüten kişiler, bu kişinin Merdan Yanardağ’la da tanıştığını saptayıp onu da “fazla mal göz çıkarmaz” diye herhâlde kattılar. Üçü de tutuklandı. Daha doğrusu ikisinin tutukluluğuna yeni bir gerekçe eklendi. Daha önce değişik seferler girip çıkan, tutuklanıp bırakılan Merdan Yanardağ bir kez daha tutuklanmış oldu.

Önce bir parantez açmak istiyorum. Dün Merdan’la ilgili sosyal medyada bir paylaşım yaptım. O da şöyle: Biz Merdan’la aynı yıl İstanbul Çağlayan Ziyapaşa İlkokulu’ndan mezun olduk. Aynı sınıflarda değildik ama aynı yıl mezun olduk. Dün oğluyla konuştuğumda ilk kez öğrendim, bunu bilmiyordum, meğer aynı yıl yani benimle beraber sınava girip o da Galatasaray Lisesi’ni kazanmış fakat babası istememiş. Onu bilmiyordum. Merdan’ı yıllardır tanıyorum ama böyle bir öyküsü olduğunu dün oğlundan öğrendim ve şaşırdım açıkçası. Çünkü biz Merdan’la birbirimizi tanıyor olsak da daha sonra o Çağlayan Lisesi’nde abimle birlikte de okudu. Aynı mahallenin insanlarıydık ama hep aynı mahallenin değişik sokaklarında dolaştık diyelim. Hem sol hareket anlamında hem sonra gazetecilik anlamında farklı yerlerde çalıştık. Birlikte hiç çalışmadık. Hep birbirimizi bildik ve birçok konuda da anlaşamadık. Çok bariz bir şekilde anlaşamadık. Yani bizim bir tanışıklığımız var ve ben bu tanışıklığımla Merdan’ın casus olamayacağına tanıklık ediyorum. Çünkü sol hareketin içerisinden gelen ve hayatı boyunca yaptıkları ortada olan bir kişiyi birçok gerekçelerle bu devlet suçlayabilir, suçladı da ama bu casusluk, vatan hainliği olamaz. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

Tabii burada çok kişi sempatik yaklaştı bu paylaşıma ama birtakım iktidar yanlıları o klasik, başka da bir şey üretemediler, “Bozacının şahidi şıracı” deyip benim de sıramın geldiğini, artık gelmesi gerektiğini söylediler. Olabilir. Biz zaten her an her şeye hazırız. Türkiye’de her an her şey olabilir ve sizin bir şey yapmanız gerekmiyor. Sizin kendinizden emin olmanız yetmiyor. Ama öncelikle kendinizden emin olmanız lazım. Çok şükür ben kendimden eminim. Ama devlet daha önce Fethullahçıların yaptığını bugün daha silik bir kopyası olarak, daha acemicesini bugünkü soruşturma yürütenler ve onların beraber çalıştığı medya yapıyor. Suç yaratıyor, delil yaratıyor. Bir de var olan kuralları, usulleri de çiğniyor. Yani yeni kurallar çıkartıyor. Bu olabilir ama bunun olması bizim gerçeklerin yanında durmamızı engellemez ve böyle durumlarda haksızlığa uğrayan, mağdur edilenlerin yanında olmamızı kesinlikle etkilemez. Daha önce Fethullahçılık döneminde bu konuda birçok gazeteci, ben dahil, tavrımızı çok açık bir şekilde almıştık. Ahmet Şık, Nedim Şener olayında başından itibaren meslektaşlarımıza sahip çıkmıştık. Onlardan bir tanesi şimdi Nedim Şener cezaevine giren gazetecilerin arkasından teneke çalıyor. O da herkesin kendi sorumluluğundadır. Onu da bir not olarak düşeyim.

Peki, başlığa gelelim. Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları yolsuzlukla suçlandılar 19 Mart’ta. “Kent uzlaşısı” terörle suçlandılar. Şimdi işin içerisine casusluk eklendi. Ve bütün bunların sonucunda, yani hem yolsuz, her türlü usulsüzlüğü yapmış, yolsuzluğu yapmış, terör örgütleriyle iş birliği yapmış ve yabancı devletlerle iş birliği yapmış; yaratılmak istenen imaj bu. Ekrem İmamoğlu’nun sokağa çıkamaması, onun destekçilerinin sokağa çıkamaması, bir zamanlar Erdoğan’ın dediği gibi en yakınlarının bile yüzlerine bakamaması lazım. Ama hiç de böyle bir durum yok. Bütün bunların, suçlamaların, 19 Mart’tan bu yana yapılan suçlamaların iki temel amacı var. Birincisi bu kişileri kriminalize etmek ve onların özgürlüklerini ellerinden almak, mümkünse mahkûm etmek, mümkünse siyasi yasaklı kılmak. Olayın bir boyutu bu. İkinci boyutu da çok ciddi bir şekilde bir imaj yaratmak. Bu kişiler ve onların bağlı olduğu partiyi bir tür suç örgütü gibi göstermek ve hep onu kullanıyorlar biliyorsunuz, Ekrem İmamoğlu için “suç örgütü lideri” diyorlar. Bu imajı yaratmak. Ama Allah için böyle bir imaj oluşmadı. Yani insanlar yolsuzluk suçlaması konusunda birtakım soru işaretlerine sahip olabilirler. Terör konusunda sanmıyorum. Casusluk konusunda o kadar karışık ve anlamsız iddialar var ki… Zaten dün Kadri ile de konuştuk. Hüseyin Gün denen şahıs eksantrik birisi anlaşılan. Burada insanların kafası tam anlamıyor. Ortada bir fotoğraf var: Hüseyin Gün ve “manevi annem” dediği kadın, şimdi adını hatırlamıyorum, ve Ekrem İmamoğlu. Bu fotoğrafın köpürtülüp durduğu bir ortamla karşı karşıyayız. Maksat hâsıl olmadı, olamadı.

Ne eklenebilir? Yani birisinin kalkıp işte Ekrem İmamoğlu için “şunu öldürdü” diye iddia etmesi gerekir. Katillik yani cinayetle mi suçlayacaklar? Neyle suçlayacaklar? Onu önce eşi söylemişti, Dilek İmamoğlu, sonra kendisi söyledi: “Roma’yı da ben yaktım” dedi. Buraya kadar gitti. Eskiden 12 Eylül döneminde hep öyle şeyler olurdu. O zaman bizim jargonumuzda “Roma’yı yakmak” değil de “Kennedy’yi ben öldürdüm” lafı vardı. Şimdi “Roma’yı da ben yaktım”a kadar geldi. Bunlardan bir vizyon çıkartamadı AK Parti iktidarı ya da Cumhur İttifakı, özellikle de Erdoğan. Bakıyoruz, Cumhuriyet Halk Partisi hâlâ kitleleri toparlayabiliyor. Hâlâ kamuoyu araştırmalarında en önde gidebiliyor. O kırılmayı yaratamadı. O kırılmayı yaratamadığı o kadar açık ki, ne oldu? Mutlak butlan davasını da sonlandırmak zorunda kaldı. Çünkü bu hamleler, her itibarsızlaştırma çalışması, CHP buna cevap verebildiği için ve toplumsal muhalefetle buluşabildiği için itibarsızlaştırma çalışmaları itibarına itibar ekler oldu. Bu kimsenin aklında yoktu açıkçası, casusluk suçlaması. Ne alakası var? Ve şu hâliyle de bakıldığı zaman her ne kadar iktidar yanlısı medya ve sosyal medyadaki onların uzantıları bunu çok büyük bir olaymış gibi göstermeye çalışsalar da millet en azından, yani şöyle söyleyelim, insanlar ne olduğunu kavrayabilmiş değiller. Neyle suçlandığını kavrayabilmiş değiller. Ve sonuçta insanların aklına gelen şu: Demek ki ellerinde daha önceki soruşturmalarda yeterli bir şey yok. Takviyeye ihtiyaç duymuşlar. Casusluk oldu. Cuma günü casusluk soruşturması açıklandı. Ondan sonra beklemeye başladık. Merdan Yanardağ gözaltına alındı. Pazar günü işte bu saatler süren sorgular, ifadeler vesaire yapıldı. Pazartesi sabahına kadar bir gerilim yaşandı. Ondan sonra pazartesi günü şu beklendi ilk saatlerde, kayyum mayyum, ondan da pek ses çıkmayınca hayat yine normale döndü. Çok acayip bir şey bu.

Tabii burada Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan’a ek suçlamaların ötesinde bu casusluk meselesinin en önemli gelişmesi ve kötü gelişmesi Merdan’ın tutuklanması ve Tele1‘e kayyum atanması. Bu vesileyle bunu da yaptılar. Zaten hoşlanmadıkları bir yerdi. Sürekli cezalarla yıldırmaya çalışıyorlardı. Sonuçta toptan el koydular ve bu tabii diğer muhalif olma iddiasındaki mecraları ürküttü. Böyle bir etkisi olduğunu kabul etmek lazım. Bir ürküntü var ama bu ürkme hâlinin de pekâlâ kısa zamanda geçebileceğini düşünebiliriz. Sonunda sıfıra sıfır elde var sıfır demeyeceğim ama yine burada CHP’ye o öldürücü darbe, Ekrem İmamoğlu’na o öldürücü darbe, hani turp, büyük turp, yok, olmadı. Ben öyle görüyorum. Yanlışım varsa bu videoyu izleyenler altına ekleyebilirler.

Peki, ithaf kime? Çok isim saydık Amerikan sinemasında erkek oyuncu olarak, kendisi biraz geçe kaldı ama geç olsun güç olmasın: Jack Nicholson. Yani şapka çıkartılacak bir isim. Evet, şu anda galiba ‘‘Shining’’ten bu görüntüsü ama ben nedense Shining’ci değilim. Benim aklıma öncelikle ‘‘Guguk Kuşu’’ gelir. ‘‘Guguk Kuşu’’nda apayrı bir şeydir. ‘‘Guguk Kuşu’’ Miloš Forman’ın filmi. Avrupa kökenli bir yönetmenin filmi. Ama bir başka Avrupalı, İtalyan Michelangelo Antonioni’nin ‘‘Yolcu’’ filmi benim için çok daha iz bırakan filmlerden birisidir. Maria Schneider’le görüyorsunuz. Ve tabii ki ‘‘Postacı Kapıyı İki Defa Çalar’’, bu da Bob Rafelson’un filmi ve Jessica Lange’le oynadıkları bu filmde, izlediyseniz sizin de hep aklınıza geliyordur. Fakat fakat ‘‘Chinatown’’ da var. Üç Oscar var. Bu Oscarlardan birisi ‘‘Guguk Kuşu’’ ile. Ben şu sahneyi hiç unutmam, ‘‘Guguk Kuşu’’ndan bir yıl sonra Arthur Penn’in ‘‘Missouri Breaks’’ — Türkçede nasıl oynamıştı unuttum — şu sahneyi hiç unutmam: 1976 bir western, Marlon Brando ve Jack Nicholson. Uzun bir filmdi. Ağır giden bir filmdi. Sinemayı yarıda terk edenler olduğunu hatırlıyorum ama benim açımdan hiç bitmesin dediğim bir filmdi. Jack Nicholson 88 yaşında hâlâ yaşıyor. Kendisine takdirlerimizi, şükranlarımızı, artık elimizden ne geliyorsa hepsini söyleyelim ve daha uzun yıllar dileyelim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.