Günahkarlar (Sinners) filmi 2024’te çekimleri tamamlandıktan sonra 2025’te gösterime girdi. Oscar adaylıkları açıklandığındaysa filme ilgi birden en üst seviyeye yükseldi: Film 16 dalda Oscar’a aday gösterildi ve bu Oscar tarihinde bir ilk.

Sinner filmini izleyince başlangıçta yer alan 16 Ekim 1932 ve bitişte verilen 16 Ekim 1992 tarihleri ilgimi çekti. Bu tarihlerde ne olup, bittiğini sordum önce ChatGPT’ye. “Sıradan bir gün” yanıtını alınca bu kez suç, semboller, gece, karanlık üzerine sorular oluştu kafamda ve Chatgpt ile yazışmaya başladım. Yaklaşık üç saati aşan bu yazışmada, yukarıda saydığım temalar üzerinden filmin konusunun ele alınması, bunun Hannah Arendt’nin “Kötülüğün sıradanlığı” kitabı ve oradaki savları üzerinden değerlendirilmesini yaptık. Ardından da tüm bunların ışığında (ya da karanlığında mı demeliyim, belki filme daha uygun durur) Türkiye’ye bir bakış atalım dedik. Chatgpt ile üç saatlik soru-yanıt, farklı bakış açılarından yaptığımız hasbihalin sonunda ortaya ilginç olduğunu düşündüğüm bir yazı çıktı. Buyrun okumaya…
“2025 yapımı Sinners, sıradan bir günün sıradan kötülüklerini anlatan bir suç filmi gibi başlar. Ama dikkatle bakıldığında, Chicago 1992’den bugünün Türkiye’sine uzanan daha geniş bir hikâye fısıldar: Günahın bağırmadığı, susarak yayıldığı toplumlar üzerine bir hikâye.
Sinners, açılışında izleyiciye kuru bir bilgi verir: “16 Ekim 1932, Clarksdale, Mississippi.”

Ne bir felaket günü, ne bir yıldönümü, ne de tarih kitaplarına girmiş bir an. Takvimden düşüp gidecek sıradan bir gün. Film ilerledikçe anlarız ki bu sıradanlık bilinçli bir tercihtir. Sinners kötülüğü istisna olarak değil, gündelik hayatın akışı içinde anlatır. Günah burada bağırmaz; olağanlaşır.
1990’ların başındaki Chicago, sinemanın aşina olduğu bir mekândır. Suç oranlarının yüksek olduğu, devletin bazı mahallelerden çekildiği, hukukun var ama erişilemez göründüğü bir şehir. Film bu şehri romantize etmez. Karanlık sokaklar, neon ışıkları, ıslak asfalt yalnızca bir estetik tercih değildir; karakterlerin yaşadığı ahlaki gri alanın görsel karşılığıdır.
Bu gri alan, filmin temel sorusunu ortaya çıkarır:
Günah bireysel bir tercih midir, yoksa içinde bulunulan düzenin yan ürünü mü?

Fail değil, taşıyıcı
Sinners’taki karakterler klasik anlamda “kötü insanlar” değildir. Ne yaptıklarının farkındadırlar ama yaptıklarını yüceltmezler. Büyük ideolojik gerekçeler üretmez, kendilerini temize çekmezler. Daha çok, başka bir çıkış göremeyen insanlardır.
Film, bireyi kötülüğün kaynağı olarak değil, taşıyıcısı olarak konumlandırır. Şehirde dolaşan şiddet, ekonomik baskı ve umutsuzluk, karakterlerin üzerinden geçer. İzleyiciye yöneltilen soru açıktır:
“Aynı koşullarda sen gerçekten farklı davranabilir miydin?”
Bu soru, filmi bir suç hikâyesinden çıkarıp etik bir yüzleşmeye dönüştürür. Günah burada bilinçsizlikten değil, bilinçle birlikte gelen çaresizlikten doğar.

Olağan kötülük
Bu yaklaşım, siyaset felsefecisi Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını hatırlatır. Arendt’e göre kötülük çoğu zaman şeytani niyetlerden değil; düşünmenin yorgunlukla yer değiştirdiği anlardan doğar. Sinners tam olarak bunu anlatır. Filmde kötülük bir patlama anı değildir; sürekliliktir. Hayat devam eder, günler akar, yapılanlar yapılır ve unutulur.
Bu yüzden filmin başındaki tarih önemlidir. 16 Ekim 1992’nin hatırlanmaya değer bir gün olmaması, filmin iddiasını güçlendirir: En ağır ahlaki aşınmalar, çoğu zaman kimsenin hatırlamadığı günlerde yaşanır.

Chicago’dan Türkiye’ye
Buradan Türkiye’ye gelmek şaşırtıcı derecede kolaydır. Çünkü Sinners’ın anlattığı şey, yalnızca bir şehir ya da bir dönemle sınırlı değildir; baskının ve belirsizliğin normalleştiği toplumlarda ortaya çıkan ortak bir ahlaki hâli tarif eder.
Türkiye’de günah çoğu zaman yüksek sesle işlenmez. Daha çok susularak, erteleyerek, görmezden gelerek birikir. Büyük davaların, manşetlere çıkan skandalların dışında, herkesin bildiği ama konuşmadığı bir alan vardır. Bu alan, özellikle son on beş yılda giderek genişledi.
Bir akademisyenin ders anlatırken kelimelerini tartması, bir gazetecinin haber başlığını yumuşatması, bir memurun imza atmadan önce “başıma iş açar mı?” diye düşünmesi… Bunların hiçbiri tek başına dramatik değildir. Aksine, çoğu zaman “temkin”, “akıl” ve “sağduyu” olarak adlandırılır.
Ama sorun tam da buradadır. Tıpkı Sinners’ta olduğu gibi, mesele insanların neyin yanlış olduğunu bilmemesi değildir. Mesele, bu bilginin yaşanabilir olmaktan çıkmasıdır.
Olaylar değil, süreklilik
Türkiye’de yaşanan pek çok olay basın davaları, akademik tasfiyeler, kayyum atamaları, uzun tutukluluk süreleri tek tek ele alındığında “istisna” gibi sunulur. Her biri kendi gerekçesiyle açıklanır. Oysa asıl mesele bu olayların yarattığı süreklilik hissidir.
Bir noktadan sonra toplum şunu öğrenir:
Konuşmamak daha güvenlidir.
Karışmamak daha akıllıcadır.
Sessizlik çoğu zaman ödüllendirilir.
Bu durum kimseye açıkça öğretilmez. Daha çok çevreye bakarak, başkalarının başına gelenleri izleyerek içselleştirilir. Sinners’ta şehir nasıl öğretiyorsa, burada da kurumlar ve belirsizlik öğretir.

Ahlaki yorgunluk
Bu noktada ortaya çıkan şey basit bir korku değildir. Daha derin ve kalıcı bir hâlden söz etmek gerekir: ahlaki yorgunluk.
Ahlaki yorgunluk, insanın neyin doğru olduğunu bilmesine rağmen bu bilgiyle yaşayamaması hâlidir. Sürekli tetikte olmak, sürekli bedel ödemeye hazır olmak, sürekli “doğru yerde durmak” beklentisi zamanla bireyi tüketir. Geriye yalnızca gündelik hayatı sürdürme refleksi kalır.
Türkiye’de bu hâl çoğu zaman şu cümlelerle kendini ele verir:
“Benim tek başıma ne değiştireceğim?”
“Herkes susuyorken ben mi konuşacağım?”
“Şimdi zamanı değil.”
Bu cümleler ahlaki bir çürümeden çok, uzun süreli baskının dilidir.
Masumiyet bir lüks mü?
Sinners’ın Chicago’sunda masumiyet bir erdemden çok bir ayrıcalık gibidir. Güvenceli bir hayatın yan ürünüdür. Sahip olmayanlar içinse hızla aşınır. Türkiye’de de benzer bir hissiyat yaygındır. Açık konuşabilmek, itiraz edebilmek, yanlış olana mesafe koyabilmek; ekonomik, sosyal ve psikolojik sermaye gerektirir.
Bu sermayeye sahip olmayanlar için masumiyet, ertelenen bir ideal hâline gelir.
Hatırlanmayan günler
Sinners bittiğinde Chicago’dan çıkarız ama o tarih kalır: 16 Ekim 1992. Hatırlanmayan bir gün. Türkiye’de de pek çok gün böyle geçti. Büyük manşetler atılmadı, anma günleri ilan edilmedi. Hayat aktı, insanlar işine gitti, evine döndü. Ve bir noktada, herkes biraz daha sessizleşti.
Gece ve suça yakınlık
Sinners’ta gece, suçun işlendiği saat olduğu kadar, suçla araya mesafe koymanın zorlaştığı saattir. Gündüzün gerekçeleri, savunmaları, “normalleri” gece dağılır. Geriye rahatsız edici bir açıklık kalır. İnsan görür. Ve gördüğünü inkâr edemez.
Bu yüzden gece, filmde yalnızca karanlık bir estetik değil, ahlaki bir eşiktir. Gündüz bastırılan sorular gece daha net sorulur: Bunu biliyorsam, bunu görüyorsam, buna rağmen susuyorsam ben neredeyim?
Filmin inceliği burada ortaya çıkar. Suça ortak olmak her zaman aktif bir kötülük değildir. Çoğu zaman ortaklık, aynı mekânda kalmak, aynı saatlerde uyanık olmak, gözünü kaçırmamaktır. Gece bu yüzden tehlikelidir. Çünkü görmeyi zorunlu kılar.
Ama film aynı zamanda şunu da ima eder: Suça ortak olmakla, suçu fark eden biri olmak aynı şey değildir. Her farkındalık bir eyleme dönüşmez ama her eylem bir farkındalıktan doğar. Sinners izleyiciyi tam bu aralıkta bırakır. Henüz masum değilizdir ama henüz fail de değilizdir.
Türkiye bağlamında da bu gece hâli tanıdıktır. Suskunluğun, ertelemenin, görmezden gelmenin olağanlaştığı dönemlerde insanlar çoğu zaman suç işlemez; ama suça yeterince yaklaşırlar. Bu yakınlık, ahlaki yorgunluğun en sessiz biçimidir.
Son söz
Sinners bu yüzden yalnızca bir suç filmi değildir. Yanlış insanların hikâyesini anlatmaz. Yanlış düzenler içinde ayakta kalmaya çalışan insanların hikâyesini anlatır. Ve belki de en ağır cümlesini hiç söylemez, ama hissettirir:
İnsan her zaman kötüleşmez.
Bazen yalnızca, uzun süre susarak, alışır.












