Onurcan Yılmaz yazdı – Tavla değil, satranç: Mutlak butlan sonrası üç senaryo

“Onu yapamazlar.” Son üç yılın siyasetinde bu cümle defalarca kuruldu ve neredeyse her seferinde yanılındı. CHP İstanbul İl Örgütü’nün başına bir geçici kurul atandığında da kuruluyordu, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanıp İBB davaları görülmeye başladığında da, seçilmiş belediye başkanları birer birer görevden alındığında da. Her adım muhalefete aynı soruyu sordurdu: Bunu da yapacaklar mı? 21 Mayıs’taki mutlak butlan, bir muhalefet partisinin genel merkezini yargı ve kolluk eliyle yeniden biçimlendirerek o soruyu kapattı.

Eşik aşıldı. Bundan sonrası bir cesaret ya da iyimserlik meselesi değil, bir hazırlık meselesi. Karşı taraf satranç oynuyor: Çok hamleli, sabırlı, sıralı. Muhalefet ise çoğu zaman tavla oynuyor izlenimi veriyor; zar atıp gelen taşa göre, her şoka ayrı ayrı tepki vererek. Bu yazı, mutlak butlan sonrasında Özgür Özel ve ekibinin önündeki üç senaryoyu ve muhalefetin bütününün stratejik ödevini oyun kuramı ve belirsizlik yönetimi çerçevesinden tartışıyor.

CHP Genel Merkezi'ne polis müdahalesi
Tavla değil, satranç: Mutlak butlan sonrası üç senaryo

Belirsizliği yöneten siyaseti yönetir

Otoriterleşme kademeli ilerler ve en ağır hamlelerini en sona saklar. “Onu yapamazlar” cümlesi bu yüzden tehlikeli bir cümle: Bir tahminden çok bir rahatlama aracı, ve rahatlatırken hazırlıksız bırakıyor. Tehdidi görmezden gelmek tehdidi küçültmez; yalnızca, gerçekleştiğinde etkisini büyütür. Sıradaki hamlenin ne olabileceği kestirilebilir: Özgür Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması, bir kapatma davası, Mansur Yavaş’ın adaylığına engel ya da bekleyen davalardan birinin işletilmesi. Muhalefetin ödevi bunların olup olmayacağını tartışmak değil; olduğunda hangi senaryoyla karşılaşılacağını önceden, açıkça konuşmak ve her senaryo için bir seçeneği hazırda tutmaktır.

Buradaki asimetri oldukça belirleyici. Bir seçeneği önceden kurmanın maliyeti düşüktür, o seçeneğe ihtiyaç doğduğunda elde olmamasının maliyeti ise çoğu zaman onarılamaz. Hazırlık siyaseti bir iyimserlik ya da kötümserlik tercihi değil, bu asimetrinin gereğidir.

Üç senaryo

Mutlak butlanla birlikte Özgür Özel’in elinden üç şey aynı anda kaydı: Parti amblemini kullanma yetkisi tartışmalı hale geldi, banka hesaplarına erişim fiilen kesildi, örgüt de mahkemenin getirdiği yönetim ile Meclis Grubu arasında bölündü. Önündeki seçenekler bu üç kısıtın içinde şekilleniyor. 

Birinci senaryo, CHP içinde kalıp kurultay için direnmek. Seçimle kazandığı yönetimi direnmeden bırakmamak rasyonel bir tavır. Ne var ki Kemal Kılıçdaroğlu tarafının görünür tercihi kurultayı olabildiğince ertelemek, partiyi bir sonraki seçime kendi taşımak. Kasa elde değilken ekonomi konuşulamaz, aday açıklanamaz, anket yaptırılamaz. Bu yüzden bu senaryo, birkaç ay içinde bir kurultay tarihi belirlenemezse ya da üyelere önseçim teklifi reddedilirse kendiliğinden boşa düşer; zaman ona karşı işliyor.

İkinci senaryo, yedekte bekleyen, hukuken temiz bir parti yapısına milletvekillerinin önemli bölümüyle geçip ana muhalefet sıfatını oraya taşımak. Bedeli ağır: Muhalefet bir kez daha bölünür, belediye başkanlarının ve Meclislerinin nerede duracağı belirsizleşir. Bu belirsizliğin kendisi bir koordinasyon sorunu; kimse ilk hamleyi yapmak istemez, herkes ötekinin yönünü bekler. Kazanımı ise tek ama büyük: Temiz bir hukuki zemin ve partiyi bir amblemden çok, partisiz birleştirici bir adaya bağlama imkanı. 

CHP Genel Merkezi'ne polis müdahalesi: Özgür Özel Meclis'e yürüyor
Tavla değil, satranç: Mutlak butlan sonrası üç senaryo

Üçüncü senaryo, sonuna kadar CHP’de kalıp baskın seçim olasılığında hem yüz bin imzayla bağımsız bir aday belirlemek hem de yeni bir partiyle seçime girmek. Ama tartışmalı bir amblem ve kuşatılmış bir kasayla propaganda yapılamaz; son anda kurulan bir partiyle de bu kadar kısa sürede kitleler ikna edilemez. Her ikisi birden, adayı sandığa daha çıkmadan yaralı götürür.

Sıralama yolu gösteriyor. Önce, sıkışık takvimde Kılıçdaroğlu kurultaya ya da önseçime ikna edilmeye çalışılır. Bu adımın iki ek getirisi var: Hem meşruiyet anlatısını korur hem de karşı tarafın gerçek niyetini görünür kılar. Önseçim Kılıçdaroğlu için cevaplanması “zor” bir sorudur ve doğrudan sevenine sevmeyenine niyetini belli ettirecek bir hamledir. Olmazsa ikinci senaryo devreye girer. CHP’nin 2 milyon üyesinin en az yarısı hedeflenerek üyelerden yeni partiye geçmeleri ve tek seferlik bağış yapmaları istenir ve bir sonraki seçimin mali tablosu bununla kurulur. Üçüncüsü ise bir çıkış değil, çıkışsızlığın itirafı. Ama hangi yoldan gidilirse gidilsin, pazarlık konusu olmayan bir şart kalır geride.

Partisiz aday: Ödülü oyundan çıkarmak

O şart, partisiz bir ortak aday. Otoriter siyasetin böl-yönet mantığı, en büyük ödülün, yani cumhurbaşkanlığının, bir partinin elinde olmasından besleniyor. Ödül bir partinin malıysa, her küçük parti için rasyonel hamle pazarlık gücünü yükseltmek üzere ayrışmaktır. Mancur Olson’ın kolektif eylem sorunu tam da budur. Bu döngüyü kıran tek yapısal hamle, ödülü oyundan çıkarmaktır: Adayı partisizleştirmek.

Pratikte bu, partizan algısı düşük bir figürün hiçbir partinin amblemini taşımadan olabildiğince geniş bir muhalefet cephesinin ortak adayı olması demek. Kurgu, ilk turla ikinci turu farklı işletir. İlk turda Fatih Erbakan, Ali Babacan gibi liderler kendi adaylarıyla yarışır; bu hem tabanlarının seçmen katılımını yükseltir hem de CHP ya da yeni bir sosyal demokrat parti merkezli bir tek-adaylığa zorlanmanın yaratacağı “ben buna oy vermem” kısıtını baştan saf dışı bırakır.

İkinci turda ise, kendi adayları elendiğinde, birden fazla partinin (CHP ya da yeni parti, İYİ Parti, Zafer Partisi, Saadet) açıkça ilan ettiği partisiz ortak aday olarak Mansur Yavaş’ı desteklerler. Muhalefet en azından ikinci turda tek bir isimde buluşur. Yavaş bu profile uygun bir isim. Yanında, önceden açıklanan bir kadro havuzu ile, yani partizan olmayan ve Yavaş’ın etrafında görev alacak teknokrat ve bürokratlardan oluşan bir liste. Minimalist kriter açık: Cumhuriyete bağlılık, demokratlık ve yetkinlik. Yardımcılar, zamanı geldiğinde bu havuzdan seçilir. Tek tek isimler tartışılır, kriter ve kadro mantığı tartışılmaz. Tepede böyle bir havuz açıkça durduğunda, kafalardaki yönetebilirlik sorusu sandığa gidilmeden büyük ölçüde yanıtlanmış olur.

Bu kurgu, Meclis’teki sandalye dağılımını cumhurbaşkanlığı yarışından koparır. CHP de yeni bir parti de kaç vekil çıkarırsa çıkarsın, bölünme cumhurbaşkanlığına sıçramaz. Üstelik bu tek seferlik bir taktik olmak zorunda da değil. De facto partisiz bir cumhurbaşkanlığı kuralla kalıcı hale getirildiğinde, en üstteki makam bir partinin ödülü olmaktan tümüyle çıkar ve böl-yönet stratejisinin en verimli zemini kapanır. Kurgu adaya da bağımlı değil: Mansur Yavaş’a bir siyasi yasak gelirse aynı mantık bir başka partisiz ismi üretir. Formülün gücü bir kişiden değil, yapıdan gelir.

Böyle bir adayın işi devrim değil, geçiş. Vaadi dar ve nettir: artan otoriterliği tersine çevirmek, haksız yere içeride tutulanları çıkarmak, herkesin propaganda yapma gücünü iade etmek, ekonomi ile adaleti düzlüğe çıkarmak. Dış politikada radikal bir kıvrım vaat etmemek de bu netliğin parçası; çünkü seçmenin asıl şikayeti dış politika değil. Anketlerde iktidarın en güçlü, muhalefetin en zayıf göründüğü alan zaten orası. Belirsizlik döneminde insanlar güçlü liderden kolay kopmaz; kopuşun getireceği yeni belirsizlikten, ellerindeki az şeyi de yitirmekten çekinirler. Süreklilik sinyali veren bir geçiş adayı bu çekinceyi hafifletir. Aynı sinyal seçmene olduğu kadar devlet içindeki aktörlere de gider: Bürokrasiye, yargıya, sermayeye. Geçişin bir kopuş olmayacağı, mevcut işleyişin onarma niyetiyle devralınacağı mesajı, bu aktörlerin yeni dengeye direncini azaltır.

Bu çerçevede Mansur Yavaş’ın nötr tavrını bir zaafiyet olarak okumak yanıltıcı. Hedef olanın başına gelenleri gören bir aktörün, doğrudan saldırılamayacak bir konumu ve son ana kadar aday kalabilmenin opsiyon değerini koruması oyun kuramsal anlamda rasyoneldir. Radikal cepheleşmenin riskini Özel ve İmamoğlu tarzı bir siyaset zaten üstleniyor; erken bir sertleşme, Mansur Yavaş’ı da aynı davalar dizisinin hedefi yapabilir ve olası partisiz ortak aday profilini zedeleyebilir.

Liderlik bir örgütlenme sınavıdır

Bütün bunların altında bir liderlik sorusu var. Devlet ya da parti yönetmek, özünde organize olabilmektir: Doğru insanları liyakatle yerleştirmek, iş bölümü kurmak, plan yapmak, kendi kadron yetmediğinde dışarıdan isim almak. İktidarın çoğu zaman görmezden gelinen üstünlüğü tam burada. Dikkat edin, en kritik görevlerde Erdoğan beceriksizliğe tahammül etmiyor; gördüğü an o işi başkasına veriyor. CHP Genel Başkanlığı da bir güçtür ve aynı disiplinle yönetilmeyi gerektirir. Mesele, on bin kişiyi bile genel merkeze taşıyamayan il ve ilçe başkanlarına kızmak değil; o işi yapacak doğru insanları belirlemektir. Dışarıdan yetkin ve güvenilir isimler almak bir liderlik becerisidir; üstelik seçmenin “bu kadro ülkeyi yönetebilir mi” sorusuna yanıt ararken okuduğu bir beceri.

CHP, başından beri diğer muhalefet partileriyle görüşse de onları başrole çağırmaya direniyor. Altılı Masa travması bu kurguyu ilkesel bir tercih olarak değil; hep bir pazarlık gibi okumasına yol açıyor. Sonuç ortada: Böl-yönet her seferinde kazanıyor. Bir önceki yazımda minimalist ilkelerle kurulmuş Demokrasi Platformu’nun Türkiye gibi ülkelerde neden otoriterlikle savaşmak adına mecburi bir hamle olduğunu anlatmaya çalışmıştım, herhalde bugün mantığı daha net anlaşılmıştır.

Eğer o platform önceden kurulabilseydi, genel merkeze 10 bin kişiyi yığmak çok daha kolay olurdu. Bugün Kılıçdaroğlu üzerinden işleyen strateji, yarın başka bir yardımcı bulunarak işler. Elinde güç olan birinin kişisel hırsını canlandırmak, siyaset gibi sıfır toplamlı bir oyunda hiç zor değil. Bu yüzden gerçek çözüm, koordinasyonu tek bir kişiye ya da partiye bağımlı olmaktan çıkaran ve herkesi minimal ilkeler etrafında birleştiren bir mimari kurmaktan geçer. Pazarlık masası değil, bir odak noktası.

Buradan ikinci bir yapıcı liderlik eleştirisi daha çıkmaktadır: Mansur Yavaş bir partinin potansiyel adayıysa (ki aslında Ekrem İmamoğlu diplomadan dolayı aday olamayacağı için gerçekte şu an için eldeki tek gerçek kazanabilir aday), onu parti yönetiminde söz sahibi yapmak, kadrolarına yer açmak bir yönetişim zorunluluğudur. Aksi halde işbirliği partinin dilediği gibi yürümez, çünkü o da en az parti yöneticileri kadar rasyonel bir aktör.

Tavla değil, satranç

Karşı taraf satranç oynuyor: Derin, çok hamleli, sabırlı. Bu oyuna tavlayla, yani zarın getirdiğine göre oynayarak karşılık verilemez. Derin stratejiye ancak derin stratejiyle yanıt verilir. Kendi YouTube programında ekonomist Murat Muratoğlu’nun dahi sinyalleri okuyarak bu hafta olacağını tahmin ettiği mutlak butlanı beklemeyen, bunun tedbirli olabileceğine hiç ihtimal vermeyen CHP satrancı ne kadar derin oynuyor, bunu sizin yorumunuza bırakıyorum. Muhalefetin elindeki en temel güç de ne ankette ne söylemde: Örgütlenme kapasitesinde. Birleşik bir muhalefeti ve partisiz bir ortak adayı kurabilme kapasitesinde.

Karşınızdaki güçlüyse, her şeyi tek hamlede yıkmak çoğu zaman mümkün olmaz. Bu tür güç asimetrisinin ayyuka çıktığı durumlarda, bütün kozları bir oturuşta oynayıp tüketmektense, daha makul bir adayla geçişi adım adım, uzun zamana yaymak orta vadede kazandırabilir. Aksi halde uzun vadede kaybedebilirsiniz. Mutlak butlan bugün bir yenilgi gibi duruyor. Ama en kötü hamleyi önceden hesaplayan, seçeneklerini hazırda tutan bir “birleşik” muhalefet için hala oynanacak bir oyun var. Yeter ki doğru oyunu oynasın.

Kaynakça

Olson, M. (1965). The Logic of Collective Action: Public Goods and the Theory of Groups. Harvard University Press.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş