“Bir tsunami geliyor. Kökü sağlam olanlar el ele tutunacağız, tsunami üstümüzden geçecek. Sağlam olmayanlar gidecek. Dalga çekildiğinde biz ayağa kalkacağız.”
Bu sözler anayasa hukuku profesörü ve CHP Parti Meclisi üyesi Şule Özsoy Boyunsuz’a ait. Metaforun dayandığı sezgi sağlam: Tsunami anında tek başına ayakta kalınmaz. El ele tutuşup köklü ağaçlara tutunan bir zincir dalgayı atlatabilir; tek tek ya da küçük kümeler halinde direnenler sürüklenir. Muhalefet içinde bu sezgiye itiraz eden birini bulmak zor; sohbet koyulaştığında herkes aynı yere varıyor, elbette birleşmek lazım. Ne var ki ortada bir tuhaflık var. Madem herkes katılıyor, bu fikri mümkün kılacak tasarımlar neden siyasetin merkezinde değil? Ana muhalefet mesaisinin büyük kısmını hala kendi örgütünün içindeki kavgaya harcıyor ve oyun, rakibin çizdiği sınırların içinde oynanmaya devam ediyor. Bu yazı bu tuhaflığı bir düşünce deneyiyle ele alıyor: Filmi bir yıl geriye sarıp bazı tercihlerin başka türlü yapıldığı bir Türkiye’yi izleyeceğiz, sonra bugüne dönüp aynı tercihlerin hala masada durduğunu göstermeye çalışacağım.
Yöntem hakkında kısa bir not. Tarih tek örneklemli bir veri setidir; kontrol grubu yoktur, deney tekrarlanamaz. Tetlock ve Belkin’in derlediği literatürün gösterdiği gibi, karşı-olgusal düşünce deneyleri siyasette neden-sonuç ilişkisini sınamanın elimizdeki en disiplinli aracıdır. Amaç hayıflanmak değil; hangi mekanizmanın neyi ürettiğini görünür kılmak.

Film bir yıl geriye sarılıyor
Mutlak butlan hiç olmamış olsun. Takvim kararın bir yıl öncesini göstersin ve üç tercih farklı yapılmış olsun.
Birincisi, “onu yapamazlar” cümlesi hiç kurulmamış olsun. Otoriterleşen sistemlerin temel kuralını daha önce yazmıştım: Siz seçime hazırlanırsınız, kurallar değişir; yeni bir yol bulursunuz, devlet aygıtı önüne yeni bir engel koyar. Bu kural ciddiye alınsaydı, genel merkeze müdahale dahil en ağır senaryolar erkenden masaya yatırılırdı. Yatırılmadı; bu senaryolar çoğu kişiye abartılı geldi, geçiştirildi. Oysa riskin nereden geleceği sır değildi: eski genel başkanın sessizliği. O sessizlik aylarca kendi haline bırakıldı, hamle yapması sessizce beklendi. Yapılması gereken, niyetini iş işten geçmeden kamuoyu önünde açığa çıkartmaktı. Üyelere önseçim çağrısı gibi geçiştirmesi zor bir soruyla muhatap edilseydi, vereceği her yanıt tarafını belli ederdi: reddetse rengi görünür, kabul etse manevra alanı daralırdı. Bu yapılmadığı için hamle, onun seçtiği zamanda ve en hazırlıksız anda geldi. Belirsizlik yönetiminin temel dersi de bu zaten: Hazırlığın bedeli düşüktür; ihtiyaç anında elde seçenek bulunmamasının bedeli ise çoğu zaman geri ödenemez.
İkincisi, otoriterlikten çıkışın sandıkla hızlıca olabileceği varsayımı hiç yapılmamış olsun. Ana muhalefet anketlerde birinci partiydi; Schelling’in odak noktası dediği rolü, herkesin üzerinde buluşabileceği alternatif güç merkezi olma konumunu fiilen kazanmıştı. İnsanların üzerine bahis oynayabileceği türden bir konumdu bu. Eksik olan, rolün gereğini yapmaktı. Çeyrek yüzyıldır iktidarda olan bir blok devletin kılcal damarlarına kadar işlemişken, sandık tek başına bir geçiş mekanizması olamaz. Geçiş literatürünün en bilinen vakası bunu öğretiyor: Franco sonrası İspanya’da geçişi yöneten Suárez, rejim kadrolarına tasfiye edilmeyecekleri güvencesini vererek, sistemin içinden ve onarım diliyle yürüdü. Türkiye’de bunun karşılığı, iktidar seçmenini ürkütmeyen bir liderlik, muhalefetin farklı kesimlerinden kurulmuş bir ekip ve “Türkiye’yi yeniden demokratikleştirip kalkındırıyoruz” gibi dar, net bir temaydı. Bu sinyalin alıcısı yalnızca seçmen de değil; bürokrasi, yargı ve sermaye de geçişin kendileri için bir hesaplaşma olmayacağını duymak ister.
Üçüncüsü, içe dönük sinerji tercihi yapılmamış olsun. Ana muhalefet, ekonomiden ve dış politikadan sorumlu olabilecek güçlü isimleri dışarıdan katmak yerine kendi kadrolarıyla yetinmeyi seçmişti. Seçim gerçekten serbest ve adil yapılacaksa savunulabilir bir tercihti bu. Öyle olmayacağı baştan belliydi. Üstelik seçmen sayısının yüzde beşine bile ulaşmayan bir üye tabanının, tek başına ancak bu kadarını taşıyabileceği baştan belliydi.
Aynı sahnede iki lider
Bu üç tercihin başka türlü yapıldığı Türkiye’de somut bir sahne hayal edelim. İl il düzenlenen mitinglerin her birine, o bölgede karşılığı olan bir başka muhalefet lideri davet ediliyor.
İlk etki aritmetik: Kalabalık büyür, iktidarın dikkati oraya çekilir. İkinci etki psikolojik. Festinger’in bilişsel uyumsuzluk kuramından beri biliyoruz; insanlar tutumlarıyla davranışları çeliştiğinde gerekçe ararlar. Farklı bir gelenekten gelen seçmen, kendi liderini o sahnede gördüğünde, ana muhalefetin adayına oy vermek için ihtiyaç duyduğu gerekçeyi hazır bulur. Altılı masanın belki de tek kazanımı buydu; farklı tabanlar arasındaki psikolojik duvar ilk kez orada çatlamıştı. Üçüncü etki söylemde görülür: Ortak sahne ve farklı ahlaki eğilimlerden gelen seçmenlerin varlığı, öfkeyle söylenen ve iktidarın eline koz veren kutuplaştırıcı çıkışlara karşı doğal bir öz-disiplin üretir. Dördüncüsü taahhüt mekanizması. Kültürel evrim literatürü, inandırıcılığın sözle değil maliyetli eylemle kurulduğunu gösteriyor; Henrich’in inandırıcılık artırıcı göstergeler dediği şey budur. O sahneye çıkmak geri alınması pahalı bir yatırımdır; yatırımı yapan lider, ertesi gün ana muhalefet hakkında aleyhte konuşmanın bedelini kendi tutarlılığıyla öder. Görüşmeden çıkıp tersine dönen lider vakaları böyle bir kurguda kendiliğinden seyrekleşir. Ve sinerji görünür hale geldikçe, başta mesafeli duran partiler için dışarıda kalmak içeride olmaktan pahalı hale gelir. İktidarın bu mitinglerden gerçekten çekinmeye başlayacağı an, işte o an olurdu.
Zincir nasıl kurulur
Miting sahnesi bir örnek; arkasındaki tasarım mantığı daha genel. Birbirine güvenmeyen aktörlerin nasıl bağlanacağı üzerine yarım yüzyıllık bir literatür var ve birleşik bir muhalefet cephesi kurmak isteyen herkesin önünde dört ilke duruyor.
Ortak payda önceden ve pazarlıksız tanımlanır. Aday, makam ve liste pazarlığı her aşamada yeni bir kırılma fırsatı üretir; kısa bir ilke metni üretmez. Yargı bağımsızlığı, kayyum uygulamalarına son, basın özgürlüğü, seçilmişlerin güvencesi: Bu maddeleri imzalamak ya da imzalamamak ucuz bir tercih değildir ve kimin nerede durduğunu sandığa gidilmeden görünür kılar. Daha önce önerdiğim demokrasi platformunun mantığı buydu.
Ödül oyundan çıkarılır. Olson’ın kolektif eylem sorunu, küçük aktörün ayrışmasının kendi açısından rasyonel olmasından doğar; en büyük ödül tek bir partinin malı olduğu sürece bu rasyonellik değişmez. Çözüm, geçiş döneminin sorumluluklarını önceden ilan edilmiş bir kurala bağlamaktır: Demokratik dönüşüm hükümeti tek partinin partizan hükümeti olmayacak, farklı kesimlere hitap eden, partizanlaşmamış ve liyakat sahibi insanlardan oluşacak. Olson buna seçici teşvik der; aktörler ortak hedefe, o hedefe kendilerine özel bir kazanım bağlandığında katılır.
Taahhütler maliyetli kılınır. Sırasıyla imza, ortak sahne ve ortak oy davranışı; bunların hepsi geri alınması pahalı eylemlerdir ve ucuz sözün yapamadığını yapar. Eylemini ortaya koyan aktör, söylemini de eylemine uydurur.
Etkileşim tekrarlanır. Axelrod’un gösterdiği gibi işbirliği, geleceğin gölgesi uzadıkça evrilir; tek seferlik karşılaşma savunmacı oyunu besler. Bu yüzden kurulacak yapı bir seçim ittifakı değil, seçimden bağımsız yaşayan ve küçük ortak kazanımları biriktiren bir zemin olmalı. Sherif’in klasik yaz kampı deneyleri de aynı yere işaret etmektedir: Birbirine düşmanlaşmış gruplar, ancak tek başlarına başaramayacakları bir üst hedefte çalışırken yakınlaşır. Demokratik dönüşüm tam böyle bir üst hedef.
Önerinin zayıf noktası açık ve bugün dünden daha görünür. Parçalanmış bir ana muhalefet, küçük aktörlerin bir kısmının artık kısa vadeli çıkarına. Kimi lider ana muhalefetin bölünmüşlüğünde olası bir seçimde ikinci tura kendisinin kalabileceği hesabını yapıyor; kimi aktör sorumluluk taşımadan iktidarın gölgesinde duruyor ve ekonominin gidişatı, denge bozulmadığı sürece onların sorunu değil. Olson tuzağı artık yalnızca kendiliğinden işlemiyor; tarafları ve kazananları olan bir dengeye dönüştü. Dün kendiliğinden mümkün olan birleşme bugün ancak tasarlanarak mümkün. Yarın o da yetmeyebilir.
Daralan pencere
Filmi bugüne saralım. Manzaranın adını siyaset bilimi çoktan koydu. Bermeo’nun gösterdiği gibi, çağdaş demokrasiler artık çoğunlukla tanklarla değil, seçilmiş yürütmenin kurumları içeriden ele geçirmesiyle geriliyor. Seçilmiş belediye başkanları birer birer cezaevine giriyorsa, seçim kazanmış siyasetçiler tasfiye ediliyorsa ve bir muhalefet partisinin genel merkezi yargı eliyle yeniden biçimlendirilebiliyorsa, bu tabloyu tarif edecek kavramdan literatür yoksun değil. Yoksun olan, tabloyu adıyla çağırıp ona göre davranan bir muhalefet. Güç, 1980 sonrasının hiçbir döneminde bu kadar tek elde toplanmamıştı. Gücün bu kadar toplandığı yerde anketler tek başına teselli vermez; iktidarın el değiştirme kanalı daraldıkça halkın ne düşündüğü sonucu tek başına belirleyemez hale gelir. Sandığın anlamını sandık korumaz; onu çevreleyen örgütlü güç korur.
İnsanlar bu tabloda bir tutunacak dal arıyor; dertleri yalnızca daralan bütçeleri değil, hayatlarının denetiminin ellerinden kaydığı duygusu. O dalın bir parti amblemi olması gerekmiyor. Yargının keyfileşmesinden, seçilmişlerin görevden alınmasından, ücretin erimesinden kim rahatsızsa onun tutunabileceği bir zemin hala kurulabilir.
Soru
Karşı-olgusal denemenin amacı geçmişe dövünmek değildi; aynı tercihlerin bugün de masada durduğunu göstermekti. En ağır senaryolar gene konuşulmuyor, mesainin merkezinde gene iç kavga var, dışarıdan güç katmak gene erteleniyor. Fark şurada: Bir yıl önce bu doğruları yapmak kolaydı, bugün zor, yarın daha zor olacak. Tsunami metaforunun gözden kaçan kısmı da zamanlamadır. Dalga ufukta göründüğünde el ele tutuşmak için geç kalınmıştır; zincir, deniz sakinken kurulur. Geriye tek bir soru kalıyor: Zinciri kurmak için daha ne olması bekleniyor?
Kaynakça
Axelrod, R. (1984). The evolution of cooperation. Basic Books.
Bermeo, N. (2016). On democratic backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5-19.
Festinger, L. (1957). A theory of cognitive dissonance. Stanford University Press.
Henrich, J. (2009). The evolution of costly displays, cooperation and religion: Credibility enhancing displays and their implications for cultural evolution. Evolution and Human Behavior, 30(4), 244-260.
Olson, M. (1965). The logic of collective action. Harvard University Press.
Schelling, T. C. (1960). The strategy of conflict. Harvard University Press.
Sherif, M. vd. (1961). Intergroup conflict and cooperation: The Robbers Cave experiment. University of Oklahoma.
Tetlock, P. E. & Belkin, A. (1996). Counterfactual thought experiments in world politics: Logical, methodological, and psychological perspectives. Princeton University Press.











