İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – “Bu sergide anlatmak istediğim şeylerden biri de şu: Hiçbir şey tamamen kaybolmuyor. Bir form başka bir formda, bir renk başka bir yüzeyde, bir düşünce başka bir düşüncede yaşamaya devam ediyor” diyor Eda Tekcan. Grafik sanatlar ve baskı resim alanındaki ustalığıyla tanınan Eda Tekcan ile sergisi “Echoes-Yankılar”ı konuştuk.
Haber özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Eda Tekcan’ın ‘Echoes – Yankılar’ sergisi, düzen ile kaos arasındaki geçişleri ve algının dinamik doğasını keşfediyor.
- Sergide ‘yankı’ kavramı, varlığın sürekli yeniden inşa edildiği bir döngü olarak ele alınıyor.
- Tekcan, izleyicinin yalnızca esere değil, kendi algısına da bakmasını sağlamak istiyor.
- Sanatın, günümüzün hızlı ve parçalanmış algı dünyasında bile bedensel bir deneyim sunduğu vurgulanıyor.
- Sergi, sanatın her bakışta yeniden oluşan bir deneyim sunduğunu gösteriyor.
Bilmeniz gerekenler

Eda Tekcan’ın “Echoes – Yankılar” başlıklı kişisel sergisi 7 Haziran’a kadar Red Rouge Art’ta görülebilir. Sergi, düzen ile kaos arasındaki sınırda titreşen bir görsel alan kuruyor. İlk bakışta matematiksel bir kesinlik hissi veren işler, uzun süre bakıldığında yerini kırılganlığa, sapmalara ve algısal kaymalara bırakıyor. Sanatçı için “yankı”, yalnızca bir geri dönüş değil; varlığın izler üzerinden sürekli yeniden kurulduğu bir dolaşım hali. Renkten forma, hafızadan algıya uzanan bu üretim süreci, hem kontrolün hem de onun kaçınılmaz çözülüşünün aynı anda çalıştığı bir eşikte şekilleniyor. İzleyici ise yalnızca esere değil, kendi görme biçimine de bakmak zorunda kalıyor; çünkü bu sergide hareket eden şey yüzey değil, algının kendisi.
“Yankıyı ontolojik bir mesele olarak görüyorum”
- “Echoes – Yankılar” sergisinde yankı, akustik bir olay olmaktan çıkıp neredeyse ontolojik bir meseleye dönüşüyor. Sizin için yankı ne ifade ediyor; bir geri dönüş mü ya da varlığın kendisini çoğaltma biçimi mi?
“Yankı” benim için yalnızca bir geri dönüş değil. Daha çok, bir şeyin başka bir şeyde yaşamaya devam etme biçimi. Bir düşüncenin, bir duygunun, bir rengin ya da bir hafızanın başka bir yüzeyde yeniden ortaya çıkması… Bu yüzden yankıyı ontolojik bir mesele olarak görüyorum gerçekten. Çünkü insan da dünyada biraz böyle var oluyor; bıraktığı izlerle, başkalarında uyandırdığı titreşimlerle, kendi içinde tekrar tekrar çoğalan seslerle… İşlerimdeki tekrar eden formlar da bu yüzden birebir tekrar etmiyor aslında. Her tekrar küçük bir sapma taşıyor. Tıpkı hayatta olduğu gibi. Aynı duyguyu ikinci kez yaşayamıyoruz; aynı yere dönsek bile aynı insan olmuyoruz.
Benim için yankı, tam olarak o dönüşüm alanı. “Echoes” sergisindeki eserlerimin yaratım süreci de benzer bir şekilde gelişti. Başlangıç noktası oldukça yapısal ve sistematikti; ritim, tekrar, katman ve renk ilişkileri üzerine yoğunlaştım. Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki grafik tasarım eğitimimin etkileri üretimime doğrudan yansıdı. Pentürden ziyade, izleyici–sanatçı ilişkisini merkeze alan bir görsel iletişim dili kurmayı amaçladım. Grafik tasarım pratiğinde izleyiciyi yönlendiren temel unsur olarak rengi ele alış biçimim, bu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturdu.
Özellikle Josef Albers’in rengi bir algı ve ilişki alanı olarak ele alan yaklaşımı, bu çalışmanın düşünsel zeminini derinleştirdi. Rengin tek başına değil, çevresiyle birlikte var olması fikri; bir rengin diğerini dönüştürmesi, değiştirmesi… Bu durum bana çoğu zaman insan ilişkilerini ve varoluşun kendisini hatırlatıyor. Ama üretim ilerledikçe işler daha sezgisel bir yere evrildi. İlk başta kontrollü gibi görünen yapıların içinde kırılmalar oluşmaya başladı. Kusursuz hizalar kaydı, ritimler bozuldu, bazı alanlar titreşmeye başladı. Ve aslında tam o noktada işler nefes aldı diye düşünüyorum. Çünkü bana göre yaşamın kendisi de tam bir düzen hâli değil. Düzen dediğimiz şey, çoğu zaman kaosla kurduğumuz geçici bir denge.

- Çalışmalarınız bana Belçikalı kimyager-fizikçi İlya Prigogine’in “düzensizlikten düzen doğması” teorisini hatırlattı; bakmanın, görmenin ve anlamlandırmanın zaman içinde sürekli yeniden kurulduğu bir alan gibi… Sergideki formlar ilk bakışta matematiksel bir kesinlik hissi yaratıyor; fakat uzun süre bakıldığında bir kırılganlık, bir titreşim ortaya çıkıyor. Düzenin içindeki kaos veyahut düzeni yaratan kaos gibi… “Echoes-Yankı” nasıl bir yaratım sürecinden sonra doğdu?
İlya Prigogine’in teorisini çok derinlemesine bilmiyorum ancak sizin söylediğiniz üzerine düşüncelerindeki “düzensizlikten düzen doğması” fikrine kendimi oldukça yakın hissediyorum. Kaosu bastırılması ya da yok edilmesi gereken bir durum olarak görmüyorum. Hele ki İstanbul gibi, kendi içinde çok katmanlı ve sürekli hareket halinde bir şehirde doğup büyümüş biri olarak… Tam tersine, yaratımın en canlı ve verimli alanı çoğu zaman tam da orada ortaya çıkıyor. Çünkü mutlak düzen bir noktadan sonra hareketi durdurabiliyor; oysa belirsizlik, kırılma, hata ya da sapma yeni olasılıkların kapısını açıyor.
“Echoes” benim için tam olarak bu eşikte doğdu. İlk bakışta kontrollü, neredeyse matematiksel bir düzen hissi taşıyan yapılar üretmeye çalışırken, işi elle üretmenin doğası gereği, bu düzenin zaman içinde kendiliğinden çatlamaya başladığını fark ettim. Elin müdahalesi, tekrarın içindeki küçük sapmalar, tamamen aynıyı üretmenin imkânsızlığı; bunların hepsi yavaş yavaş işin yapısına sızdı.
Uzun süre bakıldığında ortaya çıkan titreşim de aslında baştan planlanmış bir efekt değil; üretim sürecinin kendi izleri. Yani düzeni kurmaya çalışırken, o düzenin içinden sürekli sızan bir kırılganlık alanı oluştu. Bu kırılganlık, işi bozmak yerine tam tersine canlı tuttu. Çünkü her tekrar, aynı olanın içinde küçük bir fark üretti ve o farklar birikerek görünmez bir hareket alanı yarattı. Bu sergide anlatmak istediğim şeylerden biri de şu: Hiçbir şey tamamen kaybolmuyor. Bir form başka bir formda, bir renk başka bir yüzeyde, bir düşünce başka bir düşüncede yaşamaya devam ediyor. Her şey birbirine temas ediyor ve görünmez bir dolaşım içinde varlığını sürdürüyor. Belki sanat dediğimiz şey de tam olarak bu görünmeyen dolaşımı, bu yankıyı görünür kılma çabası.

“İzleyicinin biraz yönünü kaybetmesini önemsiyorum”
- İşlerinize bakarken göz sürekli yer değiştiriyor; hiçbir merkez tam olarak sabitlenemiyor. İzleyicinin bu “kararsız görme hâli” sizin için neden önemli? Bu noktada “bakmak” ile “görmek” arasında nasıl bir ayrım/fark kuruyorsunuz? Çünkü bu sergide izleyici yalnızca bir yüzeye bakmıyor; sanki kendi algısının sınırlarıyla da karşılaşıyor.
Evet, bu “kararsız görme hâli” benim için serginin en önemli katmanlarından biri aslında. Çünkü izleyicinin yalnızca bir görüntüyü tüketmesini değil, görüntüyle birlikte kendi algısının da farkına varmasını önemsiyorum. İzleyiciyi işin içine katmak ve eserle aktif bir ilişki kurmasına alan açmak istiyorum. Gözün sürekli hareket etmesi, bir merkezin tam olarak sabitlenememesi bilinçli bir tercih. Çünkü hayatı da tekbir merkezden, tek bir hakikatten okuyabildiğimize inanmıyorum. Bakmak ile görmek arasında da tam burada bir ayrım kuruyorum. Bakmak daha hızlı, daha yüzeysel ve çoğu zaman tanımaya dayalı bir eylem. Göz bir şeyi hemen kategorize etmek istiyor: geometrik, düzenli, soyut, simetrik… Ama görmek biraz daha yavaş bir şey.
Zaman isteyen, belirsizliğe tahammül eden bir süreç. İlk anda gördüğünü sandığın şeyin dönüşmesine izin vermek… Benim işlerimde izleyici ilk bakışta bir düzen hissiyle karşılaşıyor olabilir; ama baktıkça o düzen kaymaya başlıyor. Renkler birbirini değiştiriyor, katmanlar titreşiyor, bazı formlar öne çıkarken bazıları geri çekiliyor. Göz tam bir denge kurduğunu düşündüğü anda başka bir olasılık açılıyor. Çünkü algı dediğimiz şey aslında sabit değil; sürekli yeniden kurulan bir deneyim.
Bu yüzden izleyicinin eser karşısında biraz yönünü kaybetmesini önemsiyorum. Çünkü o küçük “kararsızlık anı” çok kıymetli bir eşik. İnsan tam da orada, yalnızca işe değil, kendi görme biçimine de bakmaya başlıyor. Belki de serginin asıl meselesi tam olarak bu: Görüntünün kendisinden çok, görüntüyle kurduğumuz ilişkinin görünür hale gelmesi. Ben resmi sadece görülen bir yüzey olarak düşünmüyorum. Daha çok, izleyicinin zihninde ve bedeninde devam eden bir alan gibi görüyorum. O yüzden işler tek bir anlam vermiyor; sabitlenmiyor. Her bakışta yeniden oluşuyor. Çünkü yankı da zaten böyle bir şey değil mi? Aynı gibi duyulan ama her defasında değişerek geri dönen bir titreşim…

- Tekrar, sanat tarihinde çoğu zaman mekanik bir eylem olarak düşünülür. Oysa sizin işlerinizde tekrar, canlı bir organizma gibi davranıyor; her dönüşte başka bir şeye evriliyor. Tekrar sizin pratiğinizde neden hiçbir zaman aynı kalmıyor ya da birebir geri dönmüyor; bunu nasıl yorumlarsınız?
Ben tekrarın hiçbir zaman mekanik bir şey olduğuna inanmıyorum. Çünkü yaşamda da hiçbir şey gerçekten birebir tekrar etmiyor. Aynı cümleyi yeniden kursak bile tonu değişiyor, aynı yere dönsek bile biz değişmiş oluyoruz. Aynı resmi tekrar üretmeye çalıştığımda, aynı duygunun yeniden ortaya çıkmadığını fark ettim. Bu yüzden işlerimde tekrar, sabit bir kopyalama hareketi değil de dönüşen, her seferinde kendini yeniden kuran bir ritim gibi ilerliyor. Formlar tekrar ediyor gibi görünse de her dönüşte küçük sapmalar, kırılmalar ve titreşimler oluşuyor. Renk ilişkileri değişiyor, boşluklar farklılaşıyor, göz başka bir hareket hissediyor. Benim için önemli olan da tam olarak bu canlılık hâli. Çünkü tekrar bazen hafıza gibi çalışıyor; aynı şeyi geri çağırıyor ama onu her seferinde yeniden dönüştürüyor. Belki de bu yüzden işlerimde tekrar, bir sonuca ulaşmaktan çok süreklilik hissi yaratıyor. Bitmeyen bir hareket, devam eden bir yankı gibi…
“İnsan çoğu zaman görmeye hazır olduğu şeyi görür”
- Josef Albers renklerin birbirini dönüştürdüğünü söyler. Sizin işlerinizde ise renkler yalnızca dönüşmüyor; birbirlerinin hafızasına da karışıyor gibi. Rengi sizin pratiğinizde belirleyen şey nedir?
Benim için renk tek bir düzleme ait değil; fiziksel, psikolojik ve sezgisel katmanlar birlikte çalışıyor. Albers’in dediği gibi renkler birbirini fiziksel olarak dönüştürüyor, ama benim işlerimde bunun ötesinde birşey daha var: renkler hafızaya ve duyguya da karışıyor. Bir renk sadece görülen değil, aynı zamanda hissedilen ve çağrışım yapan bir şey. Bu yüzden seçimler çoğu zaman tamamen hesaplı değil; kompozisyon içinde doğru “titreşimi” sezgisel olarak bulma meselesi. Renkler böylece birbirini sadece değiştirmiyor, aynı zamanda iz bırakıyor ve yeni bir algı alanı oluşturuyor.
- Optik sanat çoğu zaman “göz yanılsaması” üzerinden okunur. Ancak bu sergide mesele sanki bir yanılsama üretmekten çok, gerçeklik algısının ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkarmak / hissettirmek gibi duruyor. Sizce insan gerçekten gördüğü şeye mi inanır, yoksa zihninin görmek istediği gerçekliği mi kurar?
1994 yazında, henüz üniversite öğrencisiyken Budapeşte’deki Vasarely Müzesi’nde Victor Vasarely’nin orijinal eserlerini ilk kez canlı olarak görme fırsatı buldum. Bu deneyim, iki boyutlu bir yüzeyde üç boyut yanılsamasının ne kadar güçlü ve büyüleyici olabileceğini ilk kez derinlemesine kavramamı sağladı. O andan itibaren resme bakışım köklü bir şekilde değişti. O gün edindiğim görsel deneyim ve birikim, bugün hâlâ ürettiğim işlerin düşünsel ve görsel zemininde etkisini sürdürmektedir.
Benim için mesele “yanılsama üretmek”ten çok, görmenin nasıl beyinde kurgulanan bir süreç olduğunu açığa çıkarmakla ilgilidir. Çünkü göz tek başına çalışmaz; hafıza, beklenti, duygu ve alışkanlıklarla birlikte bir “gerçeklik” inşa eder. Bu nedenle insan çoğu zaman görüneni değil, görmeye hazır olduğu şeyi görür. Zihin boşlukları kendi deneyimiyle tamamlar; eksik olanı kendi belleği üzerinden yeniden kurar. Böylece gördüğümüz şey, sabit bir hakikat olmaktan çıkar, sürekli yeniden inşa edilen bir yoruma dönüşür. Benim işlerimdeki kırılmalar, titreşimler ve kaymalarda tam olarak bu durumu görünür kılmakla ilgilidir: Görsel olanın güvenilirliğini değil, algının ne kadar değişken olduğunu açığa çıkarmak. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey çoğu zaman dışarıda duran sabit bir yapı değil, içeride, zihnin sürekli yeniden yazdığı bir alandır.
- Baskı resim pratiği doğası gereği çoğaltılabilir bir yapıya sahip. “Yankı” fikri de benzer şekilde bir geri dönüşü, çoğalmayı ve her tekrarın ardında bıraktığı izi taşıyor. Sizin için baskı tekniğiyle yankı kavramı arasında nasıl bir düşünsel veyahut sezgisel bir ilişki var?
Sanat üretmeye baskı resimle başlamış biri olarak üzerinde çok düşündüğüm konulardan biri, baskı resmin çoğu zaman “çoğaltılabilirlik” üzerinden okunmasıdır. Oysa ben baskı resmi hiçbir zaman yalnızca bir çoğaltma tekniği olarak görmedim. Kalıbı hazırlamaktan boyayı yüzeye verme ve kâğıda aktarma sürecine kadar her aşamayı, tek ve özgün bir eser üretiminin parçası olarak deneyimledim ve bu şekilde kullandım. Baskı, doğası gereği tekrar üretir; ama bu tekrar hiçbir zaman tamamen aynı değildir. Mürekkep, baskı yüzeyi, basınç, zaman gibi küçük değişkenler her edisyonda mikro farklılıklar yaratır. Yani aslında her kopya, aynı formun farklı bir “geri dönüşü”dür. Bu da bana çok güçlü bir şekilde yankıyı hatırlatıyor diyebilirim. “Yankı” da aynı sesin birebir kopyası değil; mesafeyle, yüzeyle ve ortamla değişen bir dönüş. Baskı da tam olarak böyle çalışıyor: aynı görüntü geri geliyor ama her defasında başka bir yoğunlukla, başka bir iz bırakma biçimiyle. Bu yüzden baskı pratiği benim için çoğaltmaktan çok, çoğalma içinde farkı görünür kılma alanı. Her tekrar hem aynı olanı hem de değişeni birlikte taşıyor.
“Hareket eden şey gerçekten izleyicinin algısı”
- “Her şey diğerinde yankı bulur; varlık tek başına değil, ilişkide çoğalır” cümleniz, bana sosyolog Georg Simmel’in “etkileşim” (Sociation) kavramını çağrıştırdı. Simmel’e göre toplum, bireylerin birbirleri üzerindeki kalıcı etkileşimlerinden ve bu etkileşimlerin yarattığı “yankılardan” ibarettir. Tek başına birey soyut bir kavramken, ilişki içindeki birey sosyolojik gerçektir. Sizce bir form, başka bir form olmadan gerçekten var olabilir mi?
Benim düşüncemde bir formun “tek başına” varlığı aslında eksik bir varlık halidir. Formu yalnızca kendisi olarak düşünmek mümkün ama onu gerçekten anlamlı kılan şey, başka formlarla kurduğu ilişki. Bir çizgi ancak bir boşlukla, bir renk ancak başka bir renkle, bir yüzey ancak başka bir yüzeyle karşılaştığında görünür oluyor. Yani form dediğimiz şey, sürekli bir karşılaşma hâli içinde kendini kuruyor. Bu yüzden benim işlerimde hiçbir öğe tek başına “tam” değildir. Her şey birbirini çağırarak, birbirini değiştirerek var oluyor. Bir form diğerini etkiliyor, o etki geri dönüp ilk formu yeniden tanımlıyor. Sorunuzun cevabına gelince: Bir form, başka formlar olmadan var olabilir ama “anlam” olarak var olamaz.
- Bir diğer dikkat çekici mevzu ise; sergide hareket eden şey aslında yüzey değil; izleyicinin algısı. Eser karşısında yaşanan optik kayma ya da kısa süreli yön kaybı, çağımızın genel algı krizine dair bir metafor olarak da okunabilir mi? Sürekli hızlanan, dikkatin parçalandığı ve insanların artık bırakın uzun süreyi, birkaç saniyelik odaklanmayı bile korumakta zorlandığı bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir dönemde sanatın hâlâ bedensel ve duyusal bir deneyim yaratabilmesi sizce ne ifade ediyor? Sanat bugün gerçekten hâlâ insanın algısına dokunabiliyor mu?
Bunu bir “metafor” olarak okumak mümkün, ama ben daha çok doğrudan bir deneyim alanı olarak görüyorum. Evet, çağın hızlandığı, dikkatin parçalandığı ve algının sürekli bölündüğü bir gerçek var. Ama benim işlerimde yaratmak istediğim şey, bu durumu temsil etmekten çok, izleyiciyi onunla yüzleştiren bir karşılaşma anı. Yüzey sabit kalıyor gibi görünse de aslında hareket eden şey gerçekten izleyicinin algısı. Gözün bir noktaya tutunamaması, merkezin sürekli kayması, o “kısa yön kaybı” hali benim için bir hata değil; tam tersine üretimin parçası. Çünkü algı zaten bugün çok stabil bir şey değil. Sürekli uyarılan, sürekli yön değiştiren bir yapıda çalışıyoruz.
Sanatın bu noktada hâlâ bedensel ve duyusal bir deneyim yaratabilmesi bence çok önemli. Çünkü ekranlar üzerinden yaşadığımız deneyimlerde beden çoğu zaman geri çekiliyor; algı daha zihinsel ve hızlı bir akışa indirgeniyor. Oysa bir işin karşısında durmak, mesafeyi ayarlamak, gözün yorulması, bedenin konum değiştirmesi, hatta bakan kişinin gözünü kısıp yeniden odaklaması gibi şeyler çok temel ama giderek unutulan deneyimler. Sanat hâlâ insanın algısına dokunabiliyor mu: Evet, ama bu “dokunma” artık doğrudan bir etki değil. Daha çok küçük bir kırılma, bir duraksama, bir anlık fark ediş gibi. Belki birkaç saniye sürüyor ama o kısa süre bile algının otomatik akışını kesebiliyorsa, bence sanat hala işlevini sürdürüyor. Çünkü mesele uzun süreli bir etki yaratmak değil; algının nasıl çalıştığını bir anlığına görünür kılmak.
“Ne tamamen kontrollü ne de tamamen rastlantısal”
- Eserlerinizdeki ritmik yapı bazen müzikal bir kompozisyon hissi yaratıyor. Üretim sürecinizde müzik ya da ses düşüncesinin görünmez bir etkisi var mı? Bu işleri ya da genel olarak üretimlerinizi ortaya çıkarırken atölyenizin görünmez atmosferinde neler dolaşıyor? Sesler, düşünceler, tekrar eden fikirler, zihinsel uğultular… Üretim anında size eşlik eden iç ritim nasıl oluşuyor?
Üretim sürecimde ses, doğrudan “duyulan” bir unsurdan çok, zamanın içine sızan görünmez bir yapı gibi çalışıyor. Bazen bir ritim değil de, ritmin hatırlattığı bir tekrar hissi ile üretiyorum. Atölyede çoğu zaman gerçek bir sessizlik yok; ama bu sessizlik, dış seslerin yokluğundan ziyade içte çalışan bir uğultu gibi. Düşünceler, yarım kalmış fikirler, tekrar eden görsel motifler ve belleğin kendi kendine geri çağırdığı imgeler aynı anda dolaşıyor. Bu dolaşım zamanla bir “iç tempo”ya dönüşüyor. Ne tamamen kontrollü ne de tamamen rastlantısal. Bu iç ritmi tarif ederken benim için güçlü referanslardan biri de sergiye ismini koyduğum “Echoes” parçası olmuştur. 23 dakikalık bu parçada olduğu gibi, sesin lineer değil; katmanlı, genişleyen ve dönüşen bir yapısı var. Giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle neredeyse kendi içinde bir hikâye anlatan bu yapı, benim üretim pratiğimdeki görsel akışlarla da örtüşüyor.
Başlangıçtaki en küçük titreşimin zamanla büyüyüp başka bir forma evrilmesi, tekrarların farklılaşarak yeni bir algı üretmesi, işlerimde ortaya çıkan ritmik ve optik hareketlerle güçlü bir bağ kuruyor. Müzik burada belki de en çok şu anlamda etkili: Bana “zamanın akışını” hatırlatıyor. Görsel üretimde zaman görünmez ama aslında çok belirleyici. Bir işin ne zaman duracağı, nerede yoğunlaşacağı, nerede nefes alacağı… Bunların hepsi ritmik kararlar. O yüzden üretim sürecini çoğu zaman görsel bir şeyden ziyade, zamansal bir kompozisyon gibi hissediyorum.
- Geometrik formlar çoğu zaman insan dışı, steril ve mekanik görülür. Fakat sizin işlerinizde çok insani bir titreşim hissediliyor. Buradan ele aldığımda da “Echoes” hafızanın çalışma biçimini düşündürdü diyebilirim: Hiçbir şey birebir geri dönmüyor; her şey dönüşerek geri geliyor. Sizce hafıza da bir yankı sistemi midir? İnsan zihni de gördüklerini sürekli yeniden mi kurar?
“Hafızayı bir yankı sistemi olarak düşünme” fikri benim için güçlü bir metafor. Çünkü hafıza, bir şeyi olduğu gibi saklayan bir yapıdan çok, onu sürekli yeniden üreten ve dönüştüren bir alan gibi çalışıyor. Karşılaştıklarımız, algıladıklarımız ve öğrendiklerimizle birlikte her deneyim yeniden şekilleniyor; hiçbir şey zihinde ilk hâliyle kalmıyor. Zaman geçtikçe bazı ayrıntılar silinirken bazıları büyüyor, bazı duygular ise beklenmedik biçimde yüzeye çıkıyor. Hiçbir anı birebir geri dönmüyor. Hatırladığımız şey, yaşanmış olanın kendisi değil; onun bizde bıraktığı iz, zamanla değişmiş hali, başka deneyimlerle karışmış versiyonu.
Bu yüzden hafıza sabit bir arşiv değil, sürekli yeniden kurulan bir anlatı. Benim işlerimdeki geometrik yapıların “insani” bir titreşim taşıması da biraz buradan geliyor. Formlar ne kadar sistematik olursa olsun, onların içinde küçük sapmalar, ritim kırılmaları ve belirsizlikler var. Çünkü ben düzeni hiçbir zaman mutlak bir şey olarak kurmuyorum; onun içinde hafızaya benzer bir akış, bir deformasyon alanı bırakıyorum. İnsan zihni de gördüklerini sürekli yeniden kuruyor. İlk bakışta “bu budur” dediğimiz şey, zaman geçtikçe başka anlamlarla yeniden yazılıyor. Belki de bu yüzden hem hafıza hem de algı sabit değil; sürekli hareket eden, kendi içinde yankılanan yapılar. “Echoes” tam olarak bu hareketi görünür kılmaya çalışıyor diyebilirim.
- IMOGA İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi üzerinden kolektif üretim alanları açıyorsunuz. Tek başına çalışan sanatçı mitiyle ilişkiniz nasıl? Sizce sanat gerçekten bireysel bir alan mı?
Atölyeler, üniversiteler ve müzeler kurmuş eğitimci kökenli bir sanatçının kızı ve o üretim ortamlarının içinde büyümüş biri olarak IMOGA’da deneyimlediğim yaşam bana şunu gösterdi: En bireysel gibi görünen iş bile aslında çok katmanlı bir etkileşim içinde oluşuyor. Malzeme, teknik, atölye ortamı, birlikte çalışılan insanlar, hatta önceki kuşakların bıraktığı bilgi… Bunların hepsi üretimin içine sızıyor. Yani sanatçı tek başına çalışıyor gibi görünse de aslında sürekli bir ağın içinde üretiyor, daha çok bireysel bir yoğunlaşma anı… Ama o yoğunlaşmanın arkasında kolektif bir zemin var. Baskı resim pratiği de zaten bunu çok açık gösterir; tek bir elin işi gibi görünür ama aslında süreç, bilgi ve paylaşımın üst üste binmesiyle oluşur. Bu yüzden benim için sanat, “tek başına üretim”den çok, ilişkiler içinde şekillenen bir düşünme ve yapma biçimi.
- “Echoes”ı bir algı laboratuvarı gibi düşünürsek; sizce insan dünyayı gerçekten olduğu gibi mi deneyimler, yoksa kendi iç yankılarının içinden süzülen bir gerçeklikle mi karşılaşır?
“Echoes”u bir algı laboratuvarı olarak tanımlamanız çok hoşuma gitti, teşekkür ederim. Bu ifade bende yeni bir düşünce ufku açtı. İnsan dünyayı olduğu gibi değil, her zaman kendi algı süzgeci üzerinden deneyimler. Görme, duyma ya da hissetme dediğimiz şeyler yalnızca dış dünyadan gelen verileri almakla sınırlı değildir; bunlar hafıza, duygu, beklenti ve öğrenilmiş alışkanlıklarla sürekli yeniden kurulur. Bu yüzden aynı şeye bakan iki kişi, aslında aynı şeyi görmez, görse dahi aynı hissetmez. Çünkü orada olan şey, dışarıdaki görüntünün değişmesi değil; izleyicinin algısının nasıl çalıştığının görünür hale gelmesi. Yani her izleyici aslında kendi içindeki sistemi de izliyor. Belki de insan, dünyayla doğrudan karşılaşmıyor; dünyayı kendi içinde yeniden üreterek karşılıyor. Ve bu yeniden üretim süreci de sürekli değişiyor. O yüzden gerçeklik sabit bir şey değil, sürekli yankılanan bir deneyim alanı.
- Son olarak söylemek veya paylaşmak istediğiniz bir not var mı?
Bu sergiye alan açan galerim Red Rouge Art’a ve kurucusu Ayşe Akkülah’a ayrıca içtenlikle teşekkür ediyorum. Serginin görünür olabilmesi, yalnızca eserlerin değil, onlara inanan ve onları sahiplenen bir yaklaşımın da sayesinde mümkün oldu.
- Cinsel saldırıya uğradığına ilişkin suç duyurusunda bulunduktan sonra intihar eden Eda Nur Kaplan soruşturmasında gözaltına alınan Yusuf G. serbest bırakıldı
- A Milli Kadın Voleybol Takımı’nın kaptanı Eda Erdem Dündar, son dört Avrupa şampiyonasında “En İyi Orta Oyuncu” seçilerek tarihe geçti
- Eda Nur Kaplan davası 1 Mart’a ertelendi – Av. Gökçen Uzgel: “ATK raporu çok eksik, Eda Nur’un beyanları dikkate alınmamış”
- Sinan Ateş suikastının yankıları sürüyor: Ateş’in eşinden açıklama
- Sinan Ateş suikastı tartışması şiddetleniyor








