İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, siyaset bilimci Seren Selvin Korkmaz ve Medyascope Ankara muhabiri Özgecan Özgenç ile CHP’de mutlak butlan kararının ardından yaşanan krizi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV yayınını, Özgür Özel’in son grup toplantısındaki mesajlarını ve partideki olası yeni yol haritasını değerlendirdi. Programda “Özgür Özel yalnız mı?” sorusu da tartışıldı.
Haberin özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, Seren Selvin Korkmaz ve Özgecan Özgenç, CHP’deki mutlak butlan ve Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV yayınını değerlendirdi.
- Korkmaz, Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarının yeni bir siyasal pozisyon ortaya koymadığını belirtti.
- Korkmaz, mutlak butlan sürecinin CHP’nin yönetim krizinin yanı sıra Türkiye’deki muhalefetin durumunu da etkilediğini ifade etti.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV yayınındaki açıklamaları konuşulmaya devam ediyor. Seren Selvin Korkmaz, Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV yayınında yeni bir siyasal pozisyon ortaya koymadığını belirterek, bu yayınların Kılıçdaroğlu açısından toplumsal tepkiyi değiştirmekten çok, süreci zaman içinde normalleştirme stratejisinin parçası olabileceğini söyledi.
Korkmaz’a göre mutlak butlan süreci yalnızca CHP’deki yönetim krizine değil, Türkiye’de muhalefetin seçim rekabetinden uzaklaştırıldığı daha geniş bir rejim dinamiğine de işaret ediyor.
Korkmaz, yayını çok başarılı bulmadığını ifade etti. Kılıçdaroğlu’nun tepkileri göğüsleyemediğini vurgulayan Korkmaz, “Kılıçdaroğlu’nun bu süreçten beklentisi kendisine duyulan öfkenin, tepkinin dinmesi değil. Bu yayınlara çıkarak bunları değiştirmeyi amaçlamıyor. Muhtemelen şöyle bir tablo var: Zamanla bu mesele unutulur, Özgür Özel marjinalleşir, kendisi ise yavaş yavaş ekranlara ve CHP’nin yüzü olarak topluma çıkmaya başladığında bu mesele normalleşir. Mutlak butlan meselesi sadece CHP’de bir yönetim değişikliğine ilişkin bir adım değil. Bence bu sürecin kendisi bir sonraki seçime hazırlığın dışında, Erdoğan sonrasındaki döneme hazırlık” dedi.

Özel’in yol haritası
Programda Özgür Özel’in “CHP fiilen kapatılmıştır” çıkışı da ele alındı. Korkmaz, bu sözlerin Türkiye’de seçimlerin, belediyelerin ve ana muhalefet partisinin fiilen askıya alındığı bir siyasal tabloyu tarif ettiğini söyledi.
Medyascope Ankara muhabiri Özgecan Özgenç, CHP’nin atanmış yönetimindeki son gelişmeleri aktardı. Özgür Özel’in Gaziantep ve Diyarbakır ziyaretlerinin de dikkat çekici bir zamanlamaya denk geldiğini söyleyen Özgenç, Gaziantep ziyaretinin, atanmış yönetimin il başkanını görevden aldığı illerden birine yapılacak olması nedeniyle önemli olduğunu vurguladı, “Gaziantep, CHP’nin atanmış yönetiminin il başkanını görevden aldığı iller arasında. Özgür Özel hem il başkanına desteğini gösterecek hem de il yönetimi görevden alınan bir teşkilatla sahaya inmiş olacak” dedi.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Cumhuriyet Halk Partisi’ni konuşmaya devam ediyoruz ve konuğum Seren Selvin Korkmaz’la birçok boyutunu ele almak istiyorum. Seren, merhaba.
Seren Selvin Korkmaz: Merhabalar, iyi yayınlar.
Ruşen Çakır: Şimdi çok konuşacak şey var ama önce şu tarihi Sözcü TV yayınıyla bir başlayalım. Çok kişi yorum yaptı ama benim gördüğüm kadarıyla büyük bir çoğunluk bunun Kılıçdaroğlu için talihsizlik olduğu yolunda değerlendirme yaptı. Tabii onun katı destekçileri çok başarılı olduğunu söyledi filan ama olabildiğince mesafeli bir şekilde bakmaya çalışıp ne dersin? Nasıl bir yayındı, ne öğrendik? Bize ne öğretti, anlamı var mıydı, yapılmasa olur muydu?
Seren Selvin Korkmaz: Benim açımdan şaşırtıcı bir yayın performansı olmadı. Çünkü orada gördüğümüz Kılıçdaroğlu yeni bir Kılıçdaroğlu değildi. Açıkçası yani bizim uzun süredir takip ettiğimiz Kılıçdaroğlu performansını bir şekilde tekrar Sözcü TV ekranlarında performe etti. Fakat benim için yorumlar konusunda, hani mesafelenme dedin ya; yani mesafelenerek baktığımızda iki şeyin ayırdını yapmak gerekiyor. Şimdi bizler dışarıdan izleyiciler, analistler olarak bu süreçleri takip eden insanlar olarak bir kere nesnel bir açıdan bir yayının başarılı ya da başarısız olduğunu, bir siyasetçinin başarılı ya da başarısız olduğu yorumunu elbette yapabiliriz. Hani bu açıdan baktığımızda ben bu yayını çok başarılı bulmadım. Yani bunu farklı siyasetçiler için de söyleyebiliriz yayına çıktıklarında. Yayın bu açıdan başarılı bir yayın mıydı? Değildi. Mesela Kılıçdaroğlu’na yönelik tepkileri bir şekilde göğüsleyecek bir yayın mıydı? Değildi. İmajını değiştiren bir yayın mıydı? Değildi. Fakat baktığımızda ‘‘Kılıçdaroğlu’nun bu yayınla amacı neydi?’’ diye bir fikir yürütecek olursak kendi açısından bunu başarılı görüyor olabilir. Çünkü, biz daha önce yine Medyascope ekranlarında bu konuyu tartıştık, Kılıçdaroğlu’nun bu süreçten beklentisi kendine duyulan öfkenin, tepkinin dinmesi değil; bunların değişmesi değil. Bu yayınlara çıkarak bunları değiştirmeyi amaçlamıyor. Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında başarısız olunan bu tarz yayınların kendisi için pek bir önemi olduğunu düşünmüyorum. Onun açısından muhtemelen şöyle bir tablo var, yani beklenen strateji şu: Zamanla bu mesele unutulur, Özgür Özel marjinalleşir. CHP içerisinde koltuğu olmayan bir lider olarak, sürekli olarak aslında CHP’yi kavgaya çağıran bir lider olarak marjinalleşir. Kendisi ise hem yavaş yavaş ekranlara hem de Cumhuriyet Halk Partisi’nin yüzü olarak topluma, kamuoyuna çıkmaya başladığında bu mesele normalleşir diye görüyor. Hani açıkçası bu röportajın yapılıp yapılmaması hikayesi başka bir tartışma. Bence gazeteciler bütün siyasetçilerle röportaj yapabilirler ama Kılıçdaroğlu açısından bu tarz röportajlar kendi performansından ziyade bir başarı olarak gözlemleniyordur. O yüzden evet, dışarıdan baktığımızda belki başarısız ama kendisi toplumun tepkisini, orada söylediklerinin nasıl yankılandığını vesaire değil de kendisinin daha çok bu meseleleri nasıl ele aldığı ile ilgilendiği için böyle bir amaca hizmet etmiş olabilir bu tartışma. Ben önümüzdeki süreçlerde de elbette farklı ekranlarda farklı isimlerle bu mülakatların devam edeceğini ve Kılıçdaroğlu’nun stratejisini bu şekilde adım adım uygulayacağını düşünüyorum. Tekrar altını çizeyim çünkü bu yorumlarımız yanlış anlaşılabiliyor; bunlara doğrudur, yanlıştır, şöyle yapılmalıdır, böyle yapılmalıdır demiyorum ama kendisinin stratejisinin bu olduğunu düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Peki, burada şimdi yayının bir yerinde “biraz dış politika konuşalım” diyor. Şimdi dış politika konusuna belli ki bir hazırlık yapmış. Bir başka husus benim dikkatimi çeken; özellikle yerel seçim sonrası CHP’nin girdiği bir ‘‘yumuşama, normalleşme’’ süreci olmuştu. Ona yönelik birtakım eleştiriler yaptı, “müzakere değil mücadele olur” diye. Tabii ki 19 Mart sonrası mücadeleyi hiç gündeme getirmeden onu söyledi. Bir de en son barış süreciyle ilgili, mayınlı arazilerin tarıma açılması falan… Ağırlıklı olarak CHP’nin arınması üzerinden bir söylemi var. Ama şöyle söyleyeyim, birazcık hani kelime oyunuyla; Kılıçdaroğlu ve ekibi Türkiye’nin arınması konusunda ya da Türkiye’de iktidar değişimi konusunda ne söylüyor, ne söyleyebilir? Yani şu anda Cumhuriyet Halk Partisi ana muhalefet partisi, ‘‘Ama hangisi?’’ tartışmasını bir kenara bırakalım. Kılıçdaroğlu ve onu destekleyenler nasıl bir muhalefet yapabilirler, yapıyorlar mı? Yapma şansları var mı sence?
Seren Selvin Korkmaz: Mutlak butlan sürecini ben kendi açımdan şöyle yorumluyorum. Mutlak butlan meselesi sadece CHP’de bir yönetim değişikliğine ilişkin bir adım değil. Aktörler kendileri bu süreci farklı saiklerle rasyonelleştirirler, rasyonelleştirmek isterler. Bugün Kılıçdaroğlu için de etrafındaki isimler için de kendi çıkarlarının dışında onları rasyonelleştirdikleri, topluma da öyle anlattıkları — toplum inansın inanmasın — bir çerçeve var. Onların çerçevesi de arınma. Ama biz dışarıdan baktığımızda ne görüyoruz? Bir kere onu net tartışmak lazım. Bence bu sürecin kendisi bir sonraki seçime hazırlığın dışında Erdoğan sonrasındaki döneme hazırlık. Açıkçası okuduğumuz durum şu; Türkiye’de ben mutlak butlanla göreve gelen isimlerin, senin sorduğun o üç soruyu da bir araya getirdiğimde, yorumlarım da buna aslında paralel, o sorunun cevaplarına, onlara da hızlıca gireceğim ama mutlak butlan sürecinin, Türkiye’de Erdoğan rejiminin değişmeyeceği, en azından bir sonraki seçimde bu iktidarın gitmeyeceği ve devam edeceği yönündeki bir politik okumadan kaynaklandığını da düşünüyorum. Hani bir, CHP’de kurultayla kaybedilen, seçimle kaybedilen koltukların bir şekilde tekrar geri alınması; ikincisi ise Türkiye’de bir iktidar değişikliğinin yakın vadede olmayacağı, bu nedenle bir şekilde bu rejimle anlaşmanın yolu olarak görüyorum bu mutlak butlan sürecini. O yüzden de dış politika, yeni çözüm meselesi ve diğer, hani AK Parti’ye muhalefet edip etmeme konusu, Özgür Özel’e yönelik normalleşme meselesinin bu çerçevede değerlendirildiğini düşünüyorum. Şimdi neydi en çok eleştiri mutlak butlan sürecine dair toplumda? “Ya siz iktidarla iş birliği yapıyorsunuz.” Kılıçdaroğlu da buna aslında cevaben muhtemelen şöyle bir formülasyon geliştirdi; ‘‘Aslında Özgür Özel iktidarla normalleşmeyi başlatan kişi, ben mücadele ediyorum’’ anlayışına sığındı. Ama aslında siyasetçilerin ne söylediklerinden ziyade hangi eylemlerle bu süreçlere imza attıkları daha açıklayıcı bir şey toplum açısından. Şimdi mutlak butlan meselesi Türkiye’de, ısrarla altını çiziyorum, seçimlerin rekabetçi yönünü zayıflatan, gittikçe yok eden ve Türkiye’de muhalefet etmeyi sembolik bir noktaya indirecek, muhalefetin seçim kazanamayacağı bir rejim dinamiğini oluşturan, yani hegemonik otoriterliğe bizi geçiren hamlelerden bir tanesi. Bunun altına aslında imza atmış bir CHP var. Bu CHP iktidara ne kadar sert muhalefet ederse etsin aslında iktidarla gerçek anlamda muhalefet etmenin aracını, yolunu yani o bizzat Türkiye’yi, Türkiye’nin muhalefet partilerini bir arada tutan ana muhalefet partisini rekabet etmekten alıkoyan bir yolu açmış oluyor. Dolayısıyla ‘‘nasıl muhalefet eder’’in pek bir anlamı yok. Böyle bir rejimde, rekabeti ortadan kaldıran bir sistemde rekabeti nasıl edeceğinin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Birincisi çok net bir şekilde bunun altını çizmek lazım. Çünkü diğer türlü rekabet, istediğiniz kadar sertleşin, istediğiniz kadar eleştirin, eğer sizi gerçek anlamda muhalefet ettiremiyorsa, bir anlamda yargı yoluyla da olsa o rejimle ya da o iktidarla sizi iş birliği yaptıran bir noktaya sürüklüyorsa o zaman gerçek anlamda muhalefet etmiyorsunuz demektir. Bu yüzden iktidara yönelteceği tonun ben anlamı olmadığını düşünüyorum. Siyasetin zemini değişmiş oluyor. Peki burada Kılıçdaroğlu bu üç şeye, özellikle dış politikaya neden değindi? Çünkü dış politika bugün o rejim geçişinde yani benim ‘‘Erdoğanizmin ikinci aşaması’’ dediğim yeni rejim kurulurken muhalefeti de aslında sisteme entegre eden ve Türkiye’deki o çok çeşitli rejime itiraz edebilecek toplulukları bir anlamda bir araya getiren bir tutkal olarak görülüyor. Zaten Kılıçdaroğlu kendi döneminde de hep neyle eleştiriliyordu? Bizler de bu konuda çok tartıştık, yazdık, çizdik. CHP’nin alternatif bir dış politika vizyonu olmamasıyla çok eleştiriliyordu. Peki kendi bayram sırasında yaptığı konuşmada aslında bundan çok farklı bir vizyon çizerek bugünkü Cumhur İttifakı’nın dış politika söylemine kendini entegre eden, pek çok insan için de şaşırtıcı bulunan bir konuşma yaptı. Çünkü kendisinin bugüne kadar izlediği dış politika anlayışından farklı bir dış politika anlayışı çizdi ve bu alanda iktidara eklemlenmek kolaydır. O pakta, iktidarla yaptığı uzlaşıya dış politika üzerinden eklemlenmesi oldukça kolaydır. Normalleşme ile de Özgür Özel’in zaten bunu yaptığını, kendisinin farklı bir alan çizmediğini aslında ifade etti. Bence özellikle önümüzdeki süreçte Kılıçdaroğlu’nun iktidarla ortak dil kurabileceği zeminleri bize çok net bir şekilde gösterdi. Bunlardan biri yeni çözüm süreci olabilir. Burada özellikle bir anayasa değişikliği konusunda Kılıçdaroğlu ve ekibi belki onay verebilir. Biri dış politika, diğeri ise iktidarı özellikle ekonomi gibi çok daha böyle kolay başlıklar üzerinden yani toplumun farklı kesimlerine zaten ulaşan hatta iktidar mensuplarınca da eleştirilebilen bir noktadan eleştirmek. Ben bu noktada ilerleyeceğini düşünüyorum Kılıçdaroğlu muhalefetinin.
Ruşen Çakır: Seren şimdi bugün grup toplantısını — biliyorsun geçen hafta iki taraf da pas geçti — Özgür Özel yaptı. Oradan kısa bir bölümü izletelim izleyicilere. Çünkü çok kritik bir şey söyledi Özgür Özel. ‘‘Bu parti kapatıldı’’ dedi. Onu bir dinleyelim. Sonra devam edelim.
Özgür Özel: ‘‘Erol Bakanım burada. 9 Eylül 1923’te kurulan partiyi darbeciler kapatmıştı. 9 Eylül 1992’de Erol Tuncer ve arkadaşları tekrar açtılar. Şimdi saray darbesi ile parti fiilen kapanmıştır. CHP’lilerin seçtikleri değil, AKP’nin talimatıyla bir yargıcın atadıkları partidedir. Bu partiyi öyle ya da böyle bir kez daha alacağız, açacağız ve biz bu partiyi hep birlikte iktidar yapacağız. Bunun için yürüyoruz. Partide büyük bir mücadele veriyoruz. Sonuna kadar direneceğiz; ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız ama eninde sonunda iktidara kavuşacağız. Hep beraber yürümeye var mısınız? ‘Varız!’ Var mısınız? ‘Varız!’ Yürüyelim arkadaşlar.’’
Ruşen Çakır: Evet, sonunda söylüyor bunları: “Parti fiilen kapatılmıştır” diyor. “Bu partiyi geri alacağız ve yeniden açacağız ve iktidara yürüyeceğiz.” Şimdi, mutlak butlan kararından beri hep bu soruluyor: Yeni parti olacak mı? Bir taraftan da görüyoruz ki Özgür Özel ve arkadaşlarının sonuna kadar tüm hukuk yollarını tüketmek gibi bir perspektifleri var. Ama bunun pek bir işe yarayacağı herhâlde söylenemez, çünkü zaten mutlak butlan kararı vesaire hepsi bize bir şey gösteriyor. Ne dersin, Özgür Özel’in bu “parti fiilen kapatılmıştır” sözünü, yeni parti konusunda daha aceleci olacağı olarak yorumlayabilir miyiz?
Seren Selvin Korkmaz: Tam olarak öyle yorumlayamam ama çok doğru bir yorum. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi bugün fiilen kapatılmıştır. Bizim mevcut rejimde yaşadığımız şey mesela seçimlerin fiilen askıya alınması, seçilmiş belediye başkanlarının fiilen görevlerinden el çektirilmesi, ana muhalefet partisinin seçilmiş yönetiminin fiilen görevden alınması. Yani aslında Türkiye’de seçimler yapılıyor en küçüğünden en büyüğüne ama bunlar fiilen iptal ediliyor. İktidarın işine gelmediği sonuçlar alındığında veya iktidar bu sonuçları değiştirmek istediğinde bizim ‘‘kayyum’’ dediğimiz sistemle çok da sistematik bir şekilde yıllara yayılan bir şekilde bu sistemin normalleştirilmesiyle Türkiye’de zaten pek çok hakkımız fiilen askıya alınmış durumda. Yani insanlar seçtiği, kendi yaşadıkları belediyelerde seçtikleri belediye başkanları tarafından yönetilmiyorlar. Bu ilk neyle başladı? Bu ilk DEM Parti belediyeleriyle başladı. O süreçte yeterli ses çıkarılamadığı için, etkili tepki verilemediği için normalleşti. Bugün Türkiye’nin genelinde yayılan bir durum oldu. Hatta artık şirketlere kayyum atanıyor. Dolayısıyla Türkiye’de zaten fiilen temel hakların askıya alındığı bir süreci yaşıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi de fiilen kapanmıştır. Çünkü bugünkü sistemde Cumhuriyet Halk Partisi’ni kapatmak demek çok büyük bir reaksiyon doğuracaktır. Cumhuriyet Halk Partisi’ni metropollerden en ücra köşelerdeki kasabalardaki köylerdeki üyelerine kadar mobilize edecektir. Ama bugün aslında CHP’yi fiilen kapatmayarak, CHP’yi ortadan ikiye bölerek, yani daha doğrusu CHP’yi doğrudan kapatmayarak, fiilen kapatarak, ortadan ikiye bölerek, iktidar başka bir alan yaratmıştır. Benim dikkatimi bugün en çok şu çekti Ruşen abi. Konuşurken Özgür Özel ‘‘kurultay kurultay’’ diye sloganlar atılmaya başlandı. Daha sonra ‘‘iktidar’’ sloganları da atıldı ama o an benim için çok çarpıcıydı. Çünkü biz yıllar sonra ilk kez 2024 seçimlerine giden süreçte yani CHP’de bir değişim gerçekleştikten sonra ve 2024’te yerel seçimlerdeki zaferden sonra CHP’nin grup toplantılarında çok yüksek sesle, çok şevkle ve mitinglerde ‘‘iktidar’’ sloganlarını duymaya başlamıştık. Yani bu çok duyduğumuz, bu kadar şevkle söylenen bir slogan değildi. Ama bugün dikkatimi çeken bugün de ‘‘iktidar’’ sloganları atıldı ama ‘‘kurultay’’ sloganları daha şevkliydi. Bence iktidarın CHP’yi hapsetmek istediği şey tam da buydu ve Özgür Özel bunun tanımını yaptı. Ancak ben bunun doğrudan hızlı bir şekilde yeni parti kurulan sürece götürdüğünü düşünmüyorum CHP’yi. Bugün açıkçası Özgür Özel’in performansını da bu açıdan biraz daha sıkıntılı buldum. Şu anlamda; Özgür Özel aslında doğrudan hukuk süreçlerine işaret ediyor. Yani hakemli bir dergide yayınlanan bir hukuk şeyine kadar girdi, yani bunun hukuka aykırı olduğuna kadar girdi Özgür Özel konuşmasında. Anayasa hocalarının bu mutlak butlan kararının ardından bir kurultay yapılabileceğine dair bir bildirileri var. Ondan bahsetti. Yani hukuka uygun bir söylem kurdu. Bu doğru, yani bunları anlatması doğru. Ama bugün içinde bulunduğumuz durum, aslında tam da kendisinin söylediği gibi hukukun askıya alındığı bir süreç. Dolayısıyla bunun karşısında kurulacak strateji eğer Özgür Özel’in bu grup toplantılarına bu şekilde hapsedilmesi ise bana kalırsa buradan Kılıçdaroğlu ekibi istediğini zaten almış olacak. Çünkü Kılıçdaroğlu ekibinin istediği şey şu; ‘‘Onlar kendi kendilerine konuşsunlar. Biraz kavga etsinler. Zamanla durulur.’’ Özellikle yaz giriyor. Hatta önümüzde bir NATO toplantısı var. Yani, ‘‘Gündem değişir. Türkiye’de başka şeyler olur. Bu işler unutulur’’ diye bakılıyor. Zamanla belediye başkanları, milletvekilleri onlar da saf değiştirir diye bakıyorlar. Özgür Özel de orada konuşur, yani bir şeyler söyler diye bakıyorlar. Bence yani özellikle son iki haftadır bu tansiyonun yükseltilmemesi de bununla ilgili. Şimdi tansiyon yükseldiğinde orası bence Özgür Özel’in güçlü alanı. Özgür Özel tansiyon yükseldiğinde duygularıyla konuşabilen, aktivizm yapabilen, toplumu kazanan bir lider. Ama tansiyon düştüğünde hemen insanlar da şey diyorlar doğal olarak, ‘‘İşte gitti, anlaşmaya bakıyor’’ falan. Yani Özgür Özel’in işi kolay değil ama güçlü olduğu alan duygularıyla konuşabildiği, topluma hitap ettiği bir alan. Bir de şeyi söyleyeyim, öyle sana bırakayım. Mesela bugün kürsüde öğretmenlerden emeklilere herkesin hakkını savundu. Denizli’de insanlarla ne konuştuğunu geldi aktardı. Bu da önemli ama Denizli’deki konuşmasının kendisi kadar, yani sahada olmak kadar tabii ki etkili değil.
Ruşen Çakır: Tam burada, yayına başlık olarak verdiğimiz ‘‘Özgür Özel yalnız mı?’’ sorusunu sorayım bari. Sona saklıyordum ama tam bu anlattığın yere geliyor. Şimdi, dikkat edersen hep ‘‘Özgür Özel’’ diyoruz, bir de ‘‘seçilmiş CHP’’ diyoruz, ‘‘Özgür Özel ve arkadaşları’’ diyoruz. Ama şöyle bir şey var; 19 Mart’tan beri ve şimdi de 21 Mayıs’tan beri Özgür Özel var. Yani tamam, bir ekip var belki, şu var bu var ama hep Özgür Özel var. Yani medyaya çıkan Özgür Özel, mitinglerde konuşan Özgür Özel. Yani bu bir görev bölümü mü, ne diyorsun? Yani böyle tek adam üzerinden giden bir olaya tanık oluyoruz. Bunu becerip becermediği ayrı bir husus. Bence çok başarılı. Yani ben hatta ‘‘mucizevi’’ olduğunu söyledim. Hatta en son yaptığım yayında, kendini aştığını söyledim falan. Bunları bir şey olarak değil, hakikaten olabildiğince serinkanlı bir değerlendirme olarak söyledim. Şaşırtıyor yani. Ama sonuçta bu büyük bir hareket, hani CHP adını taşısa da taşımasa da. Bunu nasıl buluyorsun? Yani burada bir sorun var mı yoksa aslında siyaset bilimi, dünya örneklerini düşününce böyle olması normal mi?
Seren Selvin Korkmaz: ‘‘Özgür Özel yalnız mı?’’ sorusunun cevabı, Özgür Özel yalnız değil. Özgür Özel’in arkasında milyonlar var ve en büyük gücü de bu aslında. Yani Özgür Özel bugün toplumun desteğini kazanabilen bir lidere dönüştü. Hatta Özgür Özel’den bu performansı beklemeyen pek çok kişi için, kendim de dahil, bence çok farklı bir performans çizdi ve bunun da farkında olan bir lider. Tam hangi yayında söylediğini hatırlayamıyorum ama son zamanlardaki mülakatlarından birinde bunu kendisi de ifade etmişti. 19 Mart süreci kendiliğinden bir Özgür Özel çıkardı.
Ruşen Çakır: Evet. Bizim yaptığımız röportajdı. Özgecan’la yaptığımız röportajdı. Hatta şey diye sorduğumda, ‘‘Başınıza bir şey gelirse malum dokunulmazlık falan…’’ İşte ‘‘Ben de böyle oldum. Hareket kendisi böyle anlarda liderini — ‘diğerlerinden bir adım önde giden’ diye tarif ediyor — çıkartır’’ dedi.
Seren Selvin Korkmaz: Evet. Tam doğru yere referans vermişim o zaman. Bunun da farkında olan birisi ama iki şeyin altını çizeceğim. Bir, normal demokratik şartlarda da yani her şeyin doğru ve düzgün gittiğini varsaysak da tek başına gitmesinin, tek tabanca olmasının zaten problemli olduğu bir nokta vardı. Tüm bu olaylar olmadan mesela Özgür Özel’in ve CHP’nin Kürt meselesine yaklaşımını tartıştığımızda da benim yorumum şuydu: Yani bu meseleye CHP’nin yaklaşabilmesi için orada Kürt toplumunu ikna edecek etkili, farklı aktörlerin CHP’de siyaset yapıyor olması ve bunu CHP adına, yani başka bir partinin politikaları olarak değil CHP’nin politikaları olarak sahiplenmesi gerekiyor bu aktörlerin. Mesela orada bir aktör eksikliği vardı. Şimdi CHP’de siyaset yapan, yöneticileri olan pek çok iyi isim de var; bu isimleri yok saymak gibi düşünülmesin bu yorumum ama sonuçta baktığımızda isimlerin, CV’lerin iyi olması başka bir şey, siyaseten etkili aktörler, figürler olabilmeleri başka bir şey. Özgür Özel var, Özgür Özel’in siyasette bugüne kadar geldiği bir siyasetçi ekip var. Bir de daha çok bu CHP’ye eklenen, daha sonradan yani değişim süreciyle birlikte dahil olan, daha yeni, daha CV’leri parlak, kendi alanlarında iyi isimler var. Ama aktör başka bir şey. Yani aktörleşen, toplumun önünde liderleşen isim konusunda evet, Özgür Özel yalnız. Demokratik şartlarda da bu süreci götürmesi çok tek başına mümkün değildi. Çünkü bir aktör tek başına hangi konuya yetişebilir? Bazen sosyal medyada espriler dönüyor ya: “Özgür Özel sabah burada, öğlen burada, akşam burada.” Nasıl yetişebilir? Fiziksel olarak da çok zor. İkincisi ise anormal şartlardayız. Yani maalesef siyaset yapan figürlerin birinin ertesi gün olmayacağı şartlar altındayız. Bakın biz bugün İmamoğlu’nu siyaseten aktif bir noktada tartışamıyoruz. Neden? Çünkü İmamoğlu cezaevinde. Onunla birlikte pek çok etkili belediye başkanı cezaevinde, bugün siyaset yapabilecek, siyasette söylem üretebilecek. Bazı isimlere ise bu sistem doğal olarak ‘‘öne çıkma’’ diyor. ‘‘Öne çıkarsan, popüler olursan kendini cezaevinde bulursun,’’ fikrini yayıyor. Dolayısıyla bu bakımdan da bu yalnızlığın birtakım sonuçları var. Yani sorunun cevabı; aktör olarak belki yalnız ve bu sorunlu, bunun artması, çoğalması lazım ama bugün ne yazık ki mevcut şartlarda bu hareketin taşıyıcısı Özgür Özel olmuştur artık. Yani yalnız götürmesi gereken ama yalnız kalmaması için de arkasına toplumu, milyonları alması gereken bir siyasi hareketi Özgür Özel’in ateşlemesi gerekiyor kendi açısından.
Ruşen Çakır: Şimdi şunu hatırladım. 19 Mart sürecinden kısa bir süre sonra, birkaç gün sonra — hatta böyle çünkü çok çarpıcı başladı biliyorsun Saraçhane’de mitinglerle — ben ‘‘Özgür Özel mucizesi’’ diye bir yayın yapmıştım ve yayına YouTube‘da gelen tepkilerin ezici bir çoğunluğu bana kızdı. Yani şey diye kızdı: ‘‘İmamoğlu var, bizim adayımız o.’’ Hani ben Özgür Özel’i aday olarak pazarlıyormuşum gibi böyle bir refleks vardı. Yani Özgür Özel’e başta insanlar çok temkinli yaklaştı, CHP tabanı vesaire. Ve şöyle de bir gerçek var, zaten Özgür Özel de hep bunu bir şekilde söylüyor; bu CHP’deki değişimci hareketin lideri Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel CHP Genel Başkanı gibi böyle bir ikili yönetim, eş başkanlık sistemi diyelim, öyle bir şey vardı. Ama fiilen lider olarak Ekrem İmamoğlu görülüyordu. Sen demin bahsettin, cezaevinde olması… Bu sadece cezaevinde olmasıyla ilgili mi emin değilim. Çünkü Özgür Özel bu performansı sergileyerek, yani o 19 Mart’tan ve 21 Mayıs’tan sonra gösterdiği mücadeleci tavırla bir anlamda hareketin lideri gibi oldu sanki. Bilemiyorum sen ne dersin. Yani Ekrem İmamoğlu’nu her zaman için sahipleniyor, sürekli ziyaret ediyor. Hatta bu yüzden çok hedef alınıyor. Şunu diyorlar biliyorsun: “Ekrem İmamoğlu’nu bıraksa ona bir şey olmayacak.” Bunu aylardır söylüyorlar, şimdi de bunu söylüyorlar. Ekrem İmamoğlu’nun şu andaki bu hareketteki pozisyonu ne? Yani hapiste olması, yargılanıyor olması boyutu tabii ki çok önemli.
Seren Selvin Korkmaz: ‘‘Ekrem İmamoğlu’nun pozisyonu ne?’’ dersen buna pek çok cevap verebiliriz ama belki verebileceğimiz en net cevap şu: İmamoğlu gibi bir siyasi figür Türkiye’de toplumun çok farklı kesimlerini ikna edebilen, çarşıda, pazarda onlara doğrudan dokunabilen ve bu ülkeyi iyi yönetebileceğine inandıran bir lider olduğu için aslında tüm bunlar bence CHP’nin bugünkü süreciyle ilişkili. Çünkü hem İmamoğlu hem Özel hem onların özellikle belediyelerde ve partide kurdukları o değişim anlayışı etrafında örülen siyaset bir alternatif alan oluşturdu. Mükemmel olmasa da, kendi içerisinde eksikleri olsa da toplumun değişim duygusunu sahiplendi. Tam da bu yüzden bence İmamoğlu bu hareketin önemli bir merkezinde. Bakın, bu toplum her zaman yüzüstü bırakıldı son seçimlerde. Muhalifler sandıklara gittiler, sandıkları beklediler, seçim döneminde mobilize oldular, umutlandılar ve aslında bu rejim altında yaşamanın bedelini her gün ve her gün ödüyor insanlar. Ama seçim geceleri bu insanlar yalnız bırakıldı, hayal kırıklıklarıyla bırakıldı. İmamoğlu ve Özel gibi isimler ise toplumun bu hayal kırıklıklarını, bu duygu durumunu sahiplenebilen ve onları değişim yönünde dönüştürebilen liderlerdi. O yüzden her ikisi de bence hâlâ bu hareketin merkezindedir. Ama siyasetin realitesine baktığımızda ne yazık ki liderin sokakta olabilmesi, insanlara dokunabilmesi ve onlara etkisinin devam edebilmesi önemli. Yani İmamoğlu cezaevinde olduğunda Özgür Özel aslında onu unutmayacağını, onunla birlikte yürüttüğü, başlattığı siyasetin devam edeceğini göstermiş ve bence kanıtlamış oldu. Ama biz bu süreçte neye şahit olduk? İmamoğlu her seferinde daha da tecrit edilen bir konuma geldi. Milletvekilleriyle görüşmesi yasaklandı, sosyal medya hesapları yasaklandı, değil mi? Demek ki bu, bir etkisinin cezaevinde de olsa devam ettiği ve onun sönümlendirilme isteği ile ilgili. Ama şu da doğru, yani senin dediğin; bu süreç kendiliğinden, aslında Özel’in performansıyla, onun bence tam da toplumun bu duygularını sahiplenebilen performansıyla liderleştiren bir süreç oldu. Ama ben hep şu yorumu yapıyorum, yani siyasete, siyasetçilere, ülkeye dair yorum yaptığımda şunu daha gerçekçi buluyorum: Siyaset yapan insanların ülkeye dair, geleceğe dair idealleri var, bu ayrı; bir taraftan da yani siyasetçilerin bütününe baktığımızda farklı farklı çıkarları var, beklentileri var, kişisel gelecek idealleri var; ben en çok değişimin bu beklentiler, ideallerle toplumun çıkarları örtüştüğünde olduğunu düşünüyorum. Şu an ise Özgür Özel’in bence liderliğini pekiştirecek şey bir sıkışmışlık ama aynı zamanda da bir fırsat. O da şu: Bugün Özgür Özel’in gerçekten başka bir şansı yok. Yani bu toplumun duygularını sahiplenip onları mobilize etmekten başka bir şansı yok. Ya tamamen sessiz kalacak, siyaset sahnesinden çekilecek, Kılıçdaroğlu ekibine eklemlenecek ya da bir şekilde bu mücadeleyi, toplumun değişim duygusunu, toplumun öfkesini sahiplenip onu itici bir güçte siyasi bir harekete çevirerek devam etmesiyle mümkün. Bu noktada, bu ülkenin çıkarı da yani toplumun değişim beklentisi çıkarı da, Özgür Özel’in kendi kişisel geleceğine dair çıkış da örtüşüyor. Ben fırsatı burada görüyorum, hani siyasi kişilerin gerçek kişiliklerinden bağımsız bir noktada. Bu açıdan bir fırsat da olabilir ama elbette çok riskli ve zorlu bir yol da bence önümüzdeki süreçte Özgür Özel’i bekliyor.
Ruşen Çakır: Peki son olarak şunu sormak istiyorum. Şimdi son günlerde çok spekülasyon yapılıyor: baskın seçim. Yani şu anda CHP’nin durumu karışık, Özgür Özel ve arkadaşları parti kuracak olsa bile ortada parti yok vesaire ve bir baskın seçim, hatta nedense Kasım ayı deniyor, Kasım ayında baskın seçim. Erdoğan böyle bir seçim için, Meclis’ten 360 oy gerekiyor, aslında çok da zorlanmayabilir, hele DEM Parti’yi bir şekilde ikna edebilirse filan. Ama teorik olarak, yani Erdoğan’ın böyle acele bir seçim yapma ihtimalini önemsiyor musun, yoksa “Nasıl olsa bir yıl sonra da olsa koşullar çok fazla değişmeyecek” mi diyorsun? Çünkü ben açıkçası baskın seçimi… Yani CHP şu haliyle bakıldığında birkaç ay daha ayakları üzerinde durmakta bayağı bir zorlanacak sanki. Yani yeni parti kuracak diyelim ya da başka var olan bir partinin içerisine girecekler falan ama her halükarda enerjilerini, imkanlarını büyük ölçüde buna ayıracaklar ve sonra diyelim ki bir seçim olduğunda bir anlamda hazırlıksız yakalanabilirler diye bir varsayımda bulunuyorum.
Seren Selvin Korkmaz: Türkiye’de bir erken seçim olacak ve bu erken seçimin olacağı tarih tamamen iktidarın kazanmayı garanti gördüğü an olacak. Bence emin olduğumuz ve emin olmamız gereken nokta burası. Bir baskın seçim olabilir mi? Elbette olabilir. Şimdi bence önümüzdeki ay, yani 6-7 Temmuz’a çok yakın artık, NATO zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nasıl bir resim vereceği de çok önemli. Şimdi bu mutlak butlan kararı ve CHP’nin içinde bulunduğu tablo bir taraftan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemlerini de takip edersek sürekli olarak CHP’nin kendi içerisinde kaos halinde olan, ülkeyi düşünmeyen bir parti olduğu imajını zaten orada çizmeye çalışıyor. Bence burada AK Parti’nin temel beklentisi kendi temel seçmenini mobilize etmek. Çünkü aradaki seçmeni bütün ekonomik sıkıntılardan dolayı ve ülkenin içinde bulunduğu sorunlardan dolayı ikna etmesinin çok zor olduğunun farkında. O yüzden yaptığı şey, o en temelde AK Parti’ye oy verecek tabanı tutmak. Bunun için de aslında CHP’yi yine ‘‘beceriksiz, yönetemez, kendi içerisinde sorunlu’’ göstermek ve muhalefeti paramparça etmek çok iyi ama özellikle de o aradaki seçmen için, kopup muhalefete gidebilecek seçmen için ve muhalefetin geniş blokundaki seçmenin de CHP’ye yönelmemesi için oldukça elverişli bir alan var. NATO zirvesiyle de Cumhurbaşkanı Erdoğan — Trump da artık gelecek gibi görünüyor, son an değişikliği çıkmazsa — Trump’la ve diğer liderlerle iyi resimler verecektir ve bir ‘‘dünya lideri’’ imajı çizecektir. Bence bunun getirdiği iklimde, yani zirveden sonraki birkaç ay içerisinde, ben bir seçim ihtimalinin elbette olabileceğini düşünüyorum. Ama dediğim gibi, yani tam bir tahmin olarak değil fakat netliği şuradan kurabiliyorum: Bu seçimler iktidarın kendisi için elverişli alanın, siyasi zeminin tam da ne dönemde olacağını görüp görmemesi ile ilgili. Ve son olarak şunu söyleyeyim: Ben açıkçası muhalif aktörlerin genelinde bir sonraki seçimi zaten iktidarın kazanacağı varsayımının çok kabul gördüğünü düşünüyorum ve siyasetin buna göre yapıldığını gözlemliyorum. Ama iktidar açısından bu rahatlık yok. Yani iktidar çok daha bence temkinli, çok daha siyasetin kodlarıyla oynayan ve o kadar da garantide görmediği için tüm bu hamleleri yapan bir noktadayken, muhalefette, hem özellikle Kılıçdaroğlu ekibinde hem diğerlerinde biraz daha bir kabullenmişlik seziyorum.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Seren. Çok güzel bir yayın oldu. Eksik olma. Çok sağ ol.







