İSTANBUL (Medyascope) – İstanbul Bilgi Üniversitesi kayyumu tarafından işine son verilen 21 yıllık Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Bilmez, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a konuştu.

Söyleşinin özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 21 yıl görev yapan Prof. Dr. Bülent Bilmez, işine son verilmesinin ‘Dersim Kırımı Envanteri’ kitabı ve medyadaki söyleşilerle bağlantılı olduğunu düşünüyor.
- Kovulma gerekçesi olarak Türk vatandaşlığının kaybı gösterildi, ancak Bilmez 21 yıldır Mavi Kart statüsünde çalıştığını belirtiyor.
- Bilmez, akademik özgürlükler ve tarihle yüzleşme konularında mücadele edeceğini vurguladı.
- Kayyım yönetiminin baskısı ve üniversitelere yönelik artan hukuksuzluklar, Bilmez’in işten çıkarılmasının arkasındaki sebepler arasında görülüyor.
- Bilgi Üniversitesi’nin özgürlükçü ve çoğulcu kimliğinden ayrılamadığını, bu özelliklerin hala önem taşıdığını ifade etti.
İstanbul Bilgi Üniversitesi yönetimi, üniversitenin 21 yıllık Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Bilmez’in görevine gerekçesiz olarak son verdi. Prof. Dr. Bülent Bilmez kararın İletişim Yayınları tarafından yayınlanan ve Cemal Taş ile birlikte kaleme aldıkları “Dersim Kırımı Envanteri” kitabı ve söyleşileri nedeniyle bağlantılı olduğunu düşündüğünü belirtti. Bilmez, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a bir tarihçi olarak entelektüel serüvenini, Dersim ve azınlık çalışmalarıyla ilişkisini, akademik özgürlük anlayışını, Bilgi Üniversitesi’ndeki dönüşümü ve kendi vakasını Türkiye’de üniversitelerin yaşadığı daha geniş baskı sürecinin bir parçası olarak nasıl gördüğünü anlattı.
İçindekiler
- “Ekonomiyle başladım, tarihte karar kıldım”
- “Tarihçilikten öte alanlarda da aktif olmam gerekti”
- “Tarih Vakfı’nın yakın Türkiye tarihinde eşsiz bir yeri olduğuna inanıyorum”
- “Bilgi benim hem zihinsel hem de duygusal olarak kendimi evimde hissettiğim bir yer oldu”
- “Temizlenmesi gereken çıban olarak görüldüm”
- “Onlar vazgeçmiyor, ben de vazgeçmeyeceğim”
- “Bundan sonra tüm etkinliklerim kayyumun radarındaydı”
- “Kararı fiilen kimin verdiğini yargılama ortaya çıkaracak”
- “Kişisel bir sorun değil, akademik özgürlükler meselesi”
- “Asıl mesele benim yaşadığım haksızlık değil, akademik özgürlükler”
“Ekonomiyle başladım, tarihte karar kıldım”
- “Öncelikle kendinden biraz söz eder misin? Nerelerde okudun? Neden tarihi seçtin?”
“Hocam ben aslında üniversite eğitimine ekonomiyle başlayıp hak yolu olarak gördüğüm en kapsamlı bilim dalı olduğu için tarihi seçmiş biriyim.
1970’lerin ikinci yarısında Ankara’da ortaokul ve liseyi okurken kaba ya da popüler Marksizm ile tanışmış bir tıfıl olarak 1982 yılında,yani henüz 18 yaşımda, ODTÜ Ekonomi Bölümü’ne girmemde ekonomiyi anlamanın ‘altyapı’yı, yani temeli anlamaya, onun da hayatı en doğru şekilde anlamaya yarayacağı düşüncesi belirleyici oldu. İlkokulu Dersim’de bitirdikten sonra, Ankara’da Yükseliş Koleji’nde okumam o zamana göre erken sayılacak yaşta İngilizce öğrenme olanağı sağlamıştı. Ardından (Yükseliş’in Hacı Ali Demirel’in okulu olmasının verdiği çocukça devrimci utancı daha fazla taşıyamamak için) ailemi zorla ikna ederek geçtiğim Sıhhıye’deki Atatürk Lisesi’nde oldukça iyi bir eğitim aldığım için, çok istediğim, benim gözümde ‘devrimci entelektüellerin kalesi’ olan ODTÜ’de fiyakalı bölümlerden ekonomiyi kazanmak zor olmamıştı. Ancak darbe sonrası üniversitelerin içlerininin boşaltılmış olduğu bir zamanda, benim asıl okumak istediğim ekonomi-politiğin ekonomi bölümlerinden kovularak yerini neo-klasik iktisada ve matematiksel iktisat bilime bıraktığı bir zamanda bölüme girmiştim. Bugünden bakınca hayatımda ilk “geç kalmışlık” deneyimim olduğunu düşünüyorum. Nitekim, daha ilk yılda büyük hayal kırıklığına uğradım ve eğitimime yurtdışında devam etmeye karar verdim. Ancak öğrenci olarak her yaz yurtdışına gitsem de, orada okuma hayalimi gerçekleştiremeyeceğimi anlayınca bölümü bitirip diplomayı aldıktan sonra, eğitimime devam etmek üzere yurtdışına gitmeye karar verdim. Bu arada Ankara’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca kurslarına devam ettim.
Lisansı bitirirken asıl okumak istediğimin ‘gelişme ekonomisi’ olduğunu ve onu da çok disiplinli büyüme, kalkınma, emperyalizm, sömürgecilik ve azgelişmişlik genel çerçevesi içinde yapmam gerektiğini biliyordum. Bu nedenle 1980’lerin sonunda yurtdışındaki üniversitelerde arayışa girdiğimde, birçok ana disiplinin alt dalı olarak görülen ya da çok kapsamlı ve dolayısıyla çok disiplinli bir alan olarak kabul edilen ‘gelişme çalışmaları’ alanının artık inişe geçmiş, hatta sönümlenmeye başlamış olduğunu gördüm. Çok sonra bunun, dünyada çoktan başlamış olup Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararları ile ekonomik çerçevesi çizilen ve 12 Eylül 1980 darbesiyle uygulamaya geçirilen neoliberal dönüşümün sonucu olduğunu anlayacaktım. Bugünden bakınca diyebilirim ki hayatımdaki ikinci ‘geç kalmışlık’ deneyimim bu oldu.
Nihayet Göttingen’de Almanca dil derslerini tamamlayıp sertifikamı aldıktan ve tarih, Türkoloji ve İranistik bölümlerinde bir yıl takıldıktan sonra, hak yolunu buldum ve tarihçi olmaya karar verdim. Bu amaçla gittiğim Berlin Humboldt Üniversitesi’nde tam da istediğim gibi çok disiplinli niteliğiyle ilgimi çeken Modern Ön Asya Çalışmaları’nda doktoramı tamamladım. Doktora konum, daha lisansta bitirme tezi konusu olarak seçtiğim, 20. yüzyılın başında hayata geçirilmek gündeme gelen ve bazılarınca Bağdat Demiryolu projesinin devamı olarak görülen bir Amerikan demiryolu ve petrol projesi ile ilgiliydi. Daha doğrusu, Amerikalı yatırımcılara karşı inanılmaz cömert bir imtiyaz anlaşmasıyla ilgiliydi. Hakkında henüz bir monografi yayınlanmamış olan bir konuydu. Ancak benim için asıl mesele, tarih yazımına bu konuda özgün bir katkı sunmaktan ziyade, hem İttihatçılar hem de Kemalist ‘Kurtuluş Savaşçıları’ hakkında yaygın olan ‘anti-emperyalist’ algısının yanlış olduğunu göstermekti ki bu proje konusunda İkinci Meşruiyet döneminde İstanbul’un ve Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalistlerin ne kadar teşne olduklarını göstermenin, iktisadi bağımlık dahil olmak üzere Batı ile ilişkilere bakışlarını doğru anlamak için önemli olduğunu düşünüyordum.
Tezi bitirdiğimde adeta iki ayrı tez yazmış gibi oldum. Biri, farklı disiplinlerdeki tartışmaları sentezlemeye çalışan gelişme, modernleşme ve emperyalizm teorileriyle ilgili oldukça uzun, neredeyse küçük bir kitap oylumunda giriş bölümü, diğeri ise ilk olarak projenin hikayesini detaylı olarak anlatma kaygısıyla yazdığım ampirik ana gövde. Bu bölümü hazırlarken, hem tarihçiliğin zorluğunu deneyimleyerek öğrendim hem de kaynak avcılığından olgusal katkıya kadar her alanda büyük zevkini daha çok yaşadım. Çalışmanın sonunda ise asıl ‘tez’ olarak, neden Kurtuluş Savaşçılarının ve Kurtuluş Savaşının anti-emperyalist sayılmayacağını tartıştım. Aslında yola çıkarken, İbrahim Kaypakkaya’nın solda yaygın olan Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist olduğu iddiasını en açık ve net şekilde reddeden yazıları rehberim olmuştu. Ancak tezi bitirdiğimde daha temelde bir değişim yaşamıştım. Yola çıkarken dayanağım olan Leninist ‘kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizm’ tartışmasının ne kadar eksik ve sorunlu olduğunu görmüş olmanın verdiği özgürlükle, o günden sonra emperyalizm kavramsallaştırmasının sorunlarını ve -siyasi yelpazenin en sağından en soluna paylaşılan- anti-emperyalist anlayışın sorunlu olduğunu ve hatta sol için bir ‘ergenlik hastalığı’ olduğunu anlatmaya çalıştım her fırsatta.”
“Tarihçilikten öte alanlarda da aktif olmam gerekti”
- “Tarihte hangi dönemlere ve konulara odaklanmayı tercih ediyorsun?”
“Doktora yıllarımdan bana kalan asıl miras, modernleşme sürecini dünya tarihi ve özellikle Osmanlı ve Türkiye tarihi bağlamında çalışmayı ‘meslek’ edinmek oldu. Nitekim bugünden baktığımda, başından itibaren akademik her araştırmamın ve yazımın bu genel çerçeve içinde kaldığını görüyorum. Bu nedenle sanırım mesleğimle ilgili en doğru niteleme ‘modern tarihçi’ olur. Yıllar içinde değişen şey, iktisadi tarih ağırlıklı konulardan, toplumsal, siyasi ve daha ziyade entelektüel-kültürel tarih ağırlıklı konulara geçiş oldu. Ancak daha ziyade hepsini birbirinin üstüne koymaya çalışarak yapmaya çalıştım bu geçişi. Bunda, öğrencilik yıllarımın idollerinden olan sevgili Şerif Mardin Hocamızla Berlin’deyken doktora tezim ve sonrasında yapmak istediklerim hakkında yaptığımız konuşmalar çok etkili ve hatta belirleyici oldu.
Bu bağlamda, son 15-20 yıldır Osmanlı son döneminde (Arnavutlar, Türkler ve Kürtler başta olmak üzere) özellikle Müslüman aydınlar arasında ve özellikle söylemsel inşa bağlamında farklı ulus inşa süreçleri, bu bütüncül yaklaşım için çok uygun bir çalışma alanı olarak karşıma çıktı. Bu süreçlerin bugün halen devam etmesi nedeniyle çalışmalarım çoğu zaman günümüze de kapsadığı için bazen çalışma alanlarım bazılarına fazla dağınık gelmiştir. Akademik görevim kadar entelektüel görevim olarak gördüğüm siyasi, toplumsal faaliyetlerim de bu algıda rol oynadığı gibi, Mete Tuncay hocanın benim için alaycı bir şekilde söylediği (‘her çiçekten bal alan’ veya ‘her telden çalan’ Rönesans insanı) anlamında ‘polimat’ kişiliğim de bunda rol oynamış olabilir. Nitekim son yıllarda kültürel çoğulluk ile kültürel ve siyasi çoğulculuk konusunda yaptığım çalışmalar ve yazdığım köşe yazıları, gündelik toplumsal ve kültürel hayata ve siyasete ilgimi de dışa vurduğu gibi, güncel dil hakları ve kültürel çoğulculuk konusundaki araştırmalarım ve ağ oluşturma çabam, tarihçilikten öte alanlarda da aktif olmamı gerektirdi.
Mete Hoca’nın emekliliğinden önceki son bir-iki yıl birlikte verdiğim ve emekliğinden sonra devraldığım cumhuriyet tarihi derslerinin yanı sıra, 2013 yılında kurduğumuz Türkiye Araştırma Birimi (TÜKAB) içinde genç yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin oluşturduğu ve Kürdoloji, Alevi, Lazuri, Çerkes ve Yahudi Toplulukları ‘çalışma grupları’ aracılığıyla kültürel çoğulluk araştırmaları ve kültürel çoğulculuk savunusu alanında -diğer üniversitelerden hocalarımızın da desteğiyle- nitelik ve nicelik olarak Türkiye üniversitelerinde pek görülmeyen bir faaliyet yürüttük. Tüm bu çalışmalar sırasında Türkiye ve dünyadaki konjonktürün değişimi, çoğulculuktan tekçiliğe gidişatın bariz hale gelmesi, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere azınlıkları çalışmanın ‘yeniden’ sorun olarak görülmeye başlamasından pek etkilenmeden, bir anlamda küresel ve ulusal düzeyde akıntıya karşı kürek çekerek ve doğrusu genel hatlarıyla üniversite yönetiminin desteğiyle bugüne kadar bu faaliyetlerimize devam ettik.
Bu sırada cumhuriyet tarihi araştırmalarımda Türkiye’de azınlıklara karşı devlet şiddeti giderek öne çıktı ve nihayet Dersim Kırımı tarihi çalışmalarımın odağına oturdu. Bunun kişisel (aile) boyutu kadar siyasi, yani ‘Bir daha asla’ boyutu da önemliydi. Kişisel boyutu, kırımdan geçirilse de boyun eğmemiş bir alenin ferdi olmamla ilgili ki bu, -çocukluğumdan beri dinlediklerim ve gördüklerimden dolayı- konuya ‘içeriden’ bakma olanağı sunarken, yetişkin yaşlarımda toplamaya başladığım kırımla ilgili tüm yazılı kaynaklar buna eklenince ‘dışarıdan’ bakma ve dönemin Ankara’sının meseleyi ele alış biçimini öğrenme olanağı yarattı. Teorik-kavramsal çerçeve ve genel dünya tarihi bağlamında karşılaştırmalı soykırımlar ve genelde devlet şiddeti konulu okumalarım, Dersim Kırımı tarihine farklı bakmamı sağladı. Daha önce seninle birlikte yaptığımız programda İletişim Yayınları tarafından yayınlanan ortak yazarlı Dersim Kırımı Envanteri kitabımızı seninle konuşurken detaylı anlattığım üzere, saha çalışması ve kaynakların çapraz okumasına dayalı uzun erimli mikro tarih ve envanter çalışması, bir süredir akademik araştırmalarımın merkezine oturmuş durumda.
Bu arada, geçen yıl iki cilt olarak yayımlanan ‘Osmanlı ve Türkiye Demokrasi Tarihi’ kitaplarımın ve uzun süre köşe yazılarımda ele aldığım anayasa tarihi çalışmalarımın da gösterdiği gibi, modernleşme sürecinin parçası olarak demokrasi ve anayasa tarihi okumaları yapmaya devam ediyorum. Ayrıca, bir süredir odaklandığım popülizm konulu bir çalışma planım da var.
Tüm bunlar devam ederken, elbette İstanbul Bilgi Üniversitesi Türkiye Kültürleri çatısı altında kültürel çoğulluk ve özellikle dilsel çoğulluk ve dil hakları çalışmayı geniş bir genç akademisyen ve aktivist çevreyle sürdürüyordum. Nitekim, hem bu konularda hem de (özellikle söylemsel boyutuyla) ulus inşa süreçleri ve ulusçuluk konusunda araştırma ve yazma faaliyetim de devam ediyor.”
“Tarih Vakfı’nın yakın Türkiye tarihinde eşsiz bir yeri olduğuna inanıyorum”
- “Tarih Vakfı’nda da aktif bir şekilde yer alıyorsun değil mi?”
“Daha Almanya yıllarımda büyük takdir ve gıptayla takip ettiğim Tarih Vakfı tarafından yayınlanan Toplumsal Tarih dergisinde ‘yayın kurulu üyesi’ olarak 2009 yılında başlayan Tarih Vakfı ile ilişkim, daha sonra Yönetim Kurulu (YK) üyeliği ve başkanlık göreviyle devam etti. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde sürdürmekte olduğum Türkiye Kültürleri çalışmalarım araştırma merkezi kuruluşuna evrilerek daha çok zamanımı almaya başlayınca önce çok değerli ve sevgili meslektaşım Işık Tamdoğan’a bırakarak başkanlık görevinden ve kısa bir süre sonra yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldım. Ancak her zaman yakından takip ettiğim, bence yakın Türkiye tarihinde eşsiz bir yere sahip olan Tarih Vakfı’nın yaşaması ve faaliyetlerini en iyi şekilde gerçekleştirmesi için her türlü katkıyı, olanaklarım ve zamanım elverdiği kadarıyla sunmaya çalışıyorum.”

“Bilgi benim hem zihinsel hem de duygusal olarak kendimi evimde hissettiğim bir yer oldu”
- “Bilgi Üniversitesi’nde tam 21 yıl. Burası senin için ne anlam ifade ediyor?”
“Doğrusunu istersen, bu soruya vereceğim cevaptan yola çıkarak, içinde bulunduğum koşullardan dolayı fazla romantik davrandığımı düşünmenden çekiniyorum, ama bunu her zaman söylediğimden emin olabilirsin: Bilgi benim hem zihinsel hem de duygusal olarak kendimi evimde hissettiğim bir yer oldu. Gençliğimden beri en büyük idollerimden Mete Tunçay’ın bölümünde çalışmanın yanı sıra Türkiye koşullarında oldukça çoğulcu ve özgürlükçü iklimi ve meslektaşlarımın kalite konusundaki hassasiyeti, uzun yıllardan sonra Türkiye’ye yerleşip kalmamda belirleyici oldu.
Son zamanlarda her ortamda söylediğim gibi, elbette aynı zamanda Bilgi’de son 10 yıldır durmaksızın kaymaya devam eden bir zemin üzerinde hayatımızı ve işimizi devam ettirdiğimizin de farkındaydım, farkındayım. Nitekim önce Amerikalıların üniversiteyi devralması sonrasında emek hakları bağlamında başından itibaren sendikalı mücadele içinde yer almanın, ve o günden beri akademik özgürlükler dahil her alanda haksız veya yanlış bulduğum her uygulamaya itirazda öne çıkmamın nedeni bu farkındalıktı. Çoğulculuk ve özgürlükçülük anlayışın kıymetiyle ilgili bir farkındalıktı bu. Aynı anda hem başörtüsü yasağını uygulamama gururunu hissetmek hem de ilk LGBTİ+ öğrenci kulübü kurulan üniversitenin hocası olma onurunu yaşamak herkese nasip olacak bir şey değil sonuçta! Daha sonra Barış Akademisyenleri’ne karşı linç sürecinde birçok üniversitenin, kraldan kralcı davranarak adeta şehvetle kendi akademisyenlerini kapı dışarı ettikleri bir sırada, okul yönetiminin, sayısı az olmayan benim gibi Bilgili Barış Akademisyenlerine aynı şeyi yapmaması da bence unutulmaması gereken okulumuzun gurur duyması gereken şey sonuçta.
Her şeye rağmen son 10 yılda Bilgi’de kalmayı başarmış veya bunu tercih etmiş meslektaşlarımla birlikte yarattığımız özgürlükçü ve çoğulcu iklim veya belki bu yönde beklenti sayesinde ve Bilgi’yi bu özellikleri nedeniyle bilerek ve isteyerek seçmiş olan öğrencilerimizin büyük katkısıyla, kendimi evimde ‘hissetme’ hissi halen devam ediyor. Biraz naif bulabilirsin, ama okulumuzun yaşadığı onca badireye rağmen ve son bir yıldır kayyımlar tarafından yönetilmemize rağmen, ‘benim okulum’ ya da ‘bizim okulumuz’ anlayışı ve hissi kaybolmadı doğrusunu istersen.”
“Temizlenmesi gereken çıban olarak görüldüm”
- “Bu süre zarfında okul yönetimiyle sıkıntılar yaşadığın oldu mu?”
“Bu okula geldiğimden beri bölüm hocası ve idareci olarak aldığım görevlerden dolayı okul yönetiminden hep takdir aldım sadece. Bir süredir akademyanın başına musallat edilen ve bence çok saçma olan ‘performans değerlendirmesi’ de benim için asla sorun olmadı, çünkü gerekli performans puan ortalamasının altına hiç düşmedim.
Bu arada sendikal mücadelede yer almamın ve haksız veya yanlış bulduğum her uygulamaya itirazda öne çıkmamın yarattığı ‘muhalif’ imajın okul yönetimi nezdinde baki olduğu her zaman bana gösterildi. Ancak ‘işini iyi yapan akademisyen ve entelektüel’ imajının da onlar nezdinde mevcut olduğu, bu nedenle saygı duyulduğu ve arada ‘yukarıdan’ yani Ankara’dan gelen baskılara rağmen okuldan uzaklaştırılmadığım, yani yaptığım işe saygıdan dolayı korunduğum da dolaylı olarak gösterildi… İşte (son yıllarda yaşananlardan dolayı azalsa da) bana Bilgi’de evimde olma hissi veren ve 21 yıl boyunca hocalarının çoğulcu ve özgürlükçü tavrı nedeniyle her zaman okulumu sahiplenmeme yol açan ‘Bilgi farkı’ da bu oldu hep…
Diğer yandan Türkiye Kültürleri konulu faaliyetlerimin, Türkiye’de akademinin uzak durduğu veya durmak zorunda kaldığı kültürel çoğulluk ve azınlıklar konusunda çalışmak isteyen genç akademisyenlere fırsat sunması nedeniyle yönetici meslektaşlarımdan daha ziyade saygı ve sevgi gördüm. Akademik faaliyetlerimin doğal parçası olan bu faaliyetleri yürütürken bazen yaşadığım sorunlar olsa da genelde okul yönetimin desteğiyle ve genç meslektaşlarımın azim ve isteğiyle bu çalışmalarımı devam ettirdim. Ta ki kayyım yönetim gelene kadar…
Bu akademik yılın başında üniversiteye el konulmasından itibaren durum tamamen değişti. Mesleğimin ve toplumsal görevimin gereği olarak, bir akademisyen ve entelektüel için ‘normal’ olanın bu olduğunu düşündüğüm etkinliklere okulda ve dışarıda düzenleyici veya konuşmacı olarak devam etmemin ve tarihçi olarak görüşlerimi medya dahil davet edildiğim her ortamda açıkça paylaşmamın, kayyum gözünde beni ‘sorun’ veya temizlenmesi gereken ‘çıban’ konumuna getirdiği, her fırsatta yönetici akademisyen arkadaşlarımız aracılığıyla dolaylı veya doğrudan iletildi. Nitekim son altı ayda birkaç kez bu gerçeklikle karşılaştım.
Bu arada, üniversitemizin halen anlaşılmayan nedenle mayıs ayının sonunda keyfi şekilde kapatılıp aynı keyfilikle tekrar açılmasından sonra okulda sıkça dile getirilen ‘üniversitenin Erdoğan ailesinden birilerine veya bir sermaye grubuna devredileceği’ yönünde değerlendirmeler sırasında, aynı zamanda ‘yeni sahiplerine okulu çıban veya dikensiz devretme’ amacı de ekleniyor çoğu zaman. Benim kovulmam da birçok meslektaşım tarafından bu bağlamda değerlendirildi nitekim.
Son aylarda faaliyetlerimi engellemeye çalışan kayyumların gözündeki imajımın, ‘temizlenmesi gereken çıban’ olduğunu öğrenmem, bir tarihçi olarak bana, ‘Tek Parti Döneminde Dersim’in ‘çıban’ olarak görülerek ‘temizlenmeye’ çalışılması’ tarihsel gerçekliğini düşündürmüştü, halen öyle düşündürüyor. Yani, kırımdan 90 yıl sonra, üstelik devlet tarafından ‘Terörsüz Türkiye’ adıyla sürdürülen barış ve demokrasi sürecinde, tarihle yüzleşme amacıyla bu kırımı çalışan tarihçilere üniversitelerde tahammül edilemediği ortaya konuluyor bu hamleyle.”
“Onlar vazgeçmiyor, ben de vazgeçmeyeceğim”
- “İşten çıkarılmana gerekçe olarak TC vatandaşı olmaman gösterilmek istenmiş. Nedir bu işin aslı?”
“Resmi fesih bildiriminde kovuluşum için “Türk vatandaşlığı statüsünden çıkmış olmanız nedeniyle mevcut statünüzde öğretim üyesi olarak görevinize devam etmenizin mümkün olmaması ve Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’nın görüş yazısı uyarınca Üniversitemiz nezdinde yabancı uyruklu öğretim elemanı olarak görevlendirilebilmenizin de mümkün bulunmaması” gibi mesnetsiz bir gerekçe ortaya konuyor. İşin aslı şu: Ben Türk vatandaşlığından 2000 yılında, İçişleri Bakanlığı’nın izniyle, yasaların öngördüğü usulle ayrıldım. O günden beri, yani 26 yıldır, devletin tam da bu durumdaki insanlar için ihdas ettiği Mavi Kart statüsündeyim: Mavi Kartlılar, kanun gereği çalışma hakkı dahil neredeyse tüm haklarda Türk vatandaşlarıyla eşittir; çalışma izni bile gerekmez, bunu gösteren Bakanlık belgesi de elimde. Bilgi Üniversitesi beni 2005’te işe aldığında Türk vatandaşı değildim. 2018’de emekli olup yeni sözleşmeyle devam ettiğimde de değildim. Yani üniversite, benimle iki ayrı sözleşmeyi bu statümü bilerek imzaladı ve beni 21 yıl kesintisiz çalıştırdı. Şimdi kalkıp “Türk vatandaşı olmadığı için çalışması hukuken imkânsız” diyorlar. 21 yıldır süren bir “imkânsızlık” olur mu? Benim durumumda değişen hiçbir şey yok; değişen, yönetimin bana bakışı. Gerekçe bu kadar temelsiz olunca, insan ister istemez gerçek saikin ne olduğunu soruyor.
Bu gerekçenin geçersizliği, iş feshini büyük üzüntüyle sözlü olarak bildiren akademik yönetimden arkadaşlar tarafından açıkça ifade edildiği gibi, özel görüşmelerde bu kararın Ankara’dan gelen talimat üzerine verildiğinin söylenmesi de “büyük resmi” ortaya çıkarmaktadır: Türk-İslamcı Tek Parti iktidarı gidiyor, İslamcı-Türkçü iktidar bloku geliyor, ama “çıban” olarak görme ve “temizleme” zulmü değişmiyor.
Anlaşılan onlar baskı, haksızlık ve yasaktan vazgeçmiyor, ama ben de çoğulcu ve özgürlükçü demokrasi mücadelenin ayrılmaz parçası olarak gördüğüm tarihle yüzleşme, hesaplaşma ve onarıcı adalet konulu faaliyetlerimden vaz geçmeyeceğim.”
“Bundan sonra tüm etkinliklerim kayyumun radarındaydı”
- “Üniversitenin kapatılıp tekrar açılmasıyla birlikte sana yönelik bazı engellemeler olduğunu duydum. Doğru mu?”
“Aslında bu engellemeler, kayyumların koltuklarına alışıp yönetimi tamamen ele geçirmeye başladığı son altı ayda başladı. Önce ocak ayında İsmail Beşikçi Vakfı ile ’90. Yılında Tunceli Kanunu’ konulu etkinliğimizin, afişte etkinliğin ana konusu olan İsmail Beşikçi’nin ‘Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi’ kitabının kapağı olduğu için okulumuzda yapılması engellendi. Kayyumların bu alandaki çalışmalara tahammüllünün olmadığını ilk olarak o zaman açıkça gördüm ki daha sonra konuştuğum akademik yöneticiler bana, bundan sonra tüm etkinliklerimin kayyumun radarında olduğunu, bu konuda onun onayı olmadan iş yapılmayacağını söyledi.
Daha sonra, nisan ayında Bilgi Kürt Dili ve Tarihi öğrenci kulübü tarafından, ortak yazarımızla birlikte davet edildiğim “Dersim Kırımı Envanteri” kitabımızla ilgili öğrencilerle yapılacak söyleşi etkinliği, tüm oyalamalara karşın kulübün ısrarlı girişimlerine rağmen engellendi. Bu aşamada artık esas olarak Dersim Kırımı konusundaki çalışmalarımın kayyım sansürcülüğünün odağında olduğu da yönetici dostlarımız tarafından öğrencilere ve bana iletildi. Ancak ben akademik yönetim ve kayyımlarla hiçbir tartışma veya çatışma içine girmeden, akademik faaliyetlerimin doğal parçası olarak gördüğüm kitap söyleşilerimize okul dışında devam ettim.
Son olarak okulun kapatılmasından önce hazırlıklarını tamamladığımız ve yeniden açıldıktan sonra haziran ayının başında gerçekleştirdiğimiz, Kürdoloji ve Alevi Çalışmalarının duayeni ‘Mehmet Bayrak’a Saygı’ etkinliğimiz, etkinliğe bir gün kala yine kayyum yönetimin müdahalesiyle engellenmeye çalışıldı, ancak akademik yönetimden arkadaşların çabasıyla yasaklanması son anda engellendi. Bu sürecin kayyum yönetiminde yarattığı anlamsız teyakkuzu ve düşmanca ruh halini gözlemlemek ya da hissetmek üzücüydü doğrusu.”
“Kararı fiilen kimin verdiğini yargılama ortaya çıkaracak”
- “Son çalışmanız olan, Medyascope’ta da hakkında yayın yaptığımız ‘Dersim Kırımı’ kitabı başına gelenlerde önemli bir rol oynuyor, en azından tetikleyici olmuş dersem doğru olur mu?”
“Az önce anlattığım sürecin bana düşündürdüğü, bu tespitin kesinlikle doğru olduğu yönünde, ama başıma son gelen kovulma kararının esasen kimin tarafından verildiğinden emin değilim. Kayyımların rolünü yukarıda anlattım, ama nihai olarak onlar imzalamış olsa da bu kararı YÖK’ün (mesnetsiz de olsa gerekçe uydurarak) sunduğu destekle mi gerçekleştirdikleri yoksa YÖK tarafından verilmiş bir kararın kayyımlar tarafından sadece uygulanması mı söz konusu emin değilim. Ankara’yı iyi bilen ve Ankara’da çalışan deneyimli dostlarımın söylediğine göre, bu ikincisi geçerli. Bana tebliğ edilen tek belge üniversitenin fesih bildirimi. Orada bir YÖK ‘görüş yazısı’ndan söz ediliyor ama bu yazı bana gösterilmedi bile, tarihini, içeriğini, kimin talebiyle yazıldığını bilmiyorum. Kararı fiilen kimin verdiğini yargılama ortaya çıkaracak. İşten çıkarılma sürecinde görüştüğüm yönetici akademisyen arkadaşlarım da YÖK’ü adres gösterdiler. Hatta bazılarına göre YÖK’e de bu yönde öneri ya da talimat esasen ‘başka kurumlar’ tarafından verilmiş olabilirmiş.
İçinde bulunduğum koşullarda bunlara akıl erdirmek iyice zorlaştı, ama özellikle devlet tarafından ‘Terörsüz Türkiye’ adıyla sürdürülen barış ve demokrasi sürecinde böyle bir şeyin nasıl yaşanabildiğini anlamak ve bu karara anlam vermek zor gerçekten.
“Kişisel bir sorun değil, akademik özgürlükler meselesi”
- “İşten çıkarılman sende nasıl duygulara ve tepkilere yol açtı?”
“Farklı aşamalarda sürekli değişti. İlk gün şok ve ne hissedeceğini ve düşüneceğini bilememe ruh hali hakimdi, ama daha sonra buna kızgınlık ve üzüntü de eklendi… Ancak kısa süre sonra haksızlığa karşı mücadele azmi ve adalet arayışı bunlara baskın geldi.
Doğrusu, bir ara ‘bir süredir ülkede yaşanan zulüm yanında benimki bir şey değil’ anlayışı ve hissi ile ‘kişisel sorunumu öne çıkararak asıl meseleyi ikincilleştirme kaygısı’ nedeniyle ne yapmam gerekenler konusunda tereddüt yaşadım. Ancak çok saygı duyduğum değerli meslektaşım Mithat Sancar ve diğer saygıdeğer dostlarımın, meselesinin asla kişisel sorun olmadığı; özellikle içinde bulunduğumuz çözüm sürecinde akademik özgürlüklerin kısıtlanmasının ve tarihle yüzleşme amaçlı çalışmaların engellenmesinin hayati önemde olduğu uyarısı üzerine, verdiğim mücadelenin anlam ve önemi konusunda kafam netleşti. Şu anda bende hakim olan duygu bu.”
“Asıl mesele benim yaşadığım haksızlık değil, akademik özgürlükler”
- “Olay daha taze ama hafta sonuna denk gelmesine rağmen epey tepkiye yol açtı, ne düşünüyorsun?”
“Evet, bu haksızlık, beklediğimden daha yaygın ve büyük bir tepkiyle karşılaştı. Ancak bunun nedeni biliyorum sanıyorum sanırım: Tepki duyan herkes için asıl mesele, benim yaşadığım haksızlıktan ziyade, her yerde yaşanan kayyum kıyımlarının artması, akademik özgürlüklerin her gün daha çok kısıtlanması ve giderek pervasızlaşan hukuksuzluk.
Bu arada Bilgi’den kovulduktan sonra arayan veya yazanlara henüz cevap veremediğim için çok üzgünüm, ama içinde bulunduğum koşullar nedeniyle anlaşılacağıma inanıyorum ve en kısa zamanda bu görevimi yerine getirmek istiyorum. Bu süreçte DEM eşbaşkanı sayın Tülay Hatimoğulları ile sözcüsü Ayşegül Doğan, değerli milletvekilleri Mithat Sancar, Gültan Kışanak, Ahmet Şık, Celal Fırat, Ceylan Akça ve şimdi aklıma gelmeyen diğer milletvekili dostlarımın mesajı benim için büyük bir moral ve motivasyon kaynağı oldu. Sevgili dostum ve meslektaşım İzmir Milletvekili Yüksel Taşkın tarafından TBMM’ye verilen soru önergesi, meseleyi başka bir boyuta taşıdı. Bu vesileyle, esas meselenin akademik özgürlükler önündeki engellerin kaldırılması olduğunu söyleyen değişik partilerden milletvekillerinin, son zamanlarda akademisyenlere ve gazetecilere yaşatılan baskı ve açık zulmü Meclis gündemine getirmek için bir araştırma önergesi vermek istediğini öğrendim ve çok sevindim. Çünkü benim esas derdim, bu tepkinin, akademisyenlerin böyle kolayca kovulmayı engellemesine veya en azından zorlaştırmasına katkı sunması. Benden sonra da Bilgi başta olmak üzere her üniversitede benzer hukuksuz uygulamaların devam edeceği yönünde işaretler artmış olduğu gibi, buna duyulan tepkinin de artması çok önemli.”







