İSTANBUL (Medyascope) – Süleymancılar cemaatinin lideri Alihan Kuriş’in tutuklanmasının ardından Türkiye siyasetinde ve cemaat-devlet ilişkilerinde yeni bir dönem mi başlıyor? İBB davasında duruşmalar kaldığı yerden devam ederken süreç nasıl ilerleyecek? Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Kadri Gürsel ile değerlendirdi.
Ruşen Çakır, Kadri Gürsel ile Hafta Başı’nın bu bölümünde Süleymancılar cemaatine yönelik operasyonu ele aldı. Ruşen Çakır, operasyonun dikkat çekici biçimde mali suçlar üzerinden yürütüldüğünü söyledi:
“Alihan Kuriş tutuklandı. Adalet Bakanı Akın Gürlek yaptığı açıklamada, vatandaşların inançlarını ve dini duygularını istismar ederek suç işleyen ve bu yolla haksız kazanç elde eden yapılara karşı gerekli adımların atıldığını söyledi. Türkiye’de dini yapılara yönelik operasyonlarda yıllardır benzer bir dil kullanılıyor. Fakat burada operasyonun güçlü bir mali boyutu olduğu özellikle vurgulanıyor.”
Kadri Gürsel ise operasyonun Süleymancıları ortadan kaldırmaya değil, iktidarın çizgisine çekmeye yönelik olduğunu dile getirdi:
“Türkiye’de siyasi gücü ele geçiren yapılar dini cemaatleri bir biçimde hizaya getirmenin derdine düşüyor. Geçmişte Fethullahçı yapı da bunu yaptı. Bugün Süleymancılara bir operasyon yapılıyorsa burada da esas amaç onların hizaya getirilmesi. Ben bunun Süleymancılığı tasfiye etmeye yönelik bir operasyon olduğunu düşünmüyorum. Seçim öncesinde hizaya sokmayı amaçlayan bir tarikat mühendisliği bu.”

İBB davası kaldığı yerden
Ruşen Çakır ile Kadri Gürsel İBB davasının ikinci celsesinin başlamasını yayında ele aldı. İlk celsenin sonunda Ekrem İmamoğlu’nun savunma yapmasına izin verilmediğini hatırlatan Çakır, İmamoğlu’nun avukatlarının yeniden sözlü savunma talebinde bulunduğunu belirterek, “Bugünün en önemli olayıİBB davasının yeniden başlaması. İkinci celse diye adlandırılıyor. Bu kez tutuksuz sanıkların savunmaları alınacak. Ekrem İmamoğlu ilk celsenin sonunda savunma yapamadı. Tutanağa ‘susma hakkını kullandı’ diye geçirildi ama aslında savunma yapmasına izin verilmedi. Bugün avukatları yeniden sözlü savunma talebinde bulundu ancak bunun kabul edilip edilmeyeceği henüz belli değil” dedi.
İBB davasının siyasi niteliğinin açık olduğunu ve mahkeme heyetinin İmamoğlu’nun siyasi savunmasını geciktirmeye çalıştığını vurgulayan Kadri Gürsel, “Bu bir siyasi dava. Siyasi dava olduğu için de heyet, gördüğüm kadarıyla İmamoğlu’nun siyasi savunma yapmasına bir şekilde engel olmak istiyor ama bunun günün sonunda mümkün olmayacağını düşünüyorum. İmamoğlu siyasi savunmasını yapacak. Burada karşılıklı bir bilek güreşi var. Mahkeme çeşitli gerekçelerle bu savunmayı geciktirmek, geciktirebildiği kadar geciktirmek ve sonra da etkisini azaltmak istiyor” diye konuştu.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Hafta Başı’yla karşınızdayız yine. Kadri Gürsel’le bu haftayı konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Bugünün en önemli olayı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Davası’nın yeniden başlaması; İkinci celse diye adlandırıyorlar. Büyük salonda başladı ve yeni salonda avukatların birçok açıdan çok ciddi itirazları var. Ben daha henüz gitmedim, orayı görmedim ama herhalde bu hafta gideceğim, göreceğim. Orada artık tutuksuz sanıkların savunmaları alınacak. Liste yapıldı, ben de 61. sıradaymışım bu arada, onu öğrendim. Herhalde bir iki ay sonra bana da sıra gelir.
Ekrem İmamoğlu birinci celsenin sonunda savunma yapamadı biliyorsun; “Susma hakkını kullandı” diye tutanağa geçirdiler, savunma yapmasına izin vermediler. Bugün Ekrem İmamoğlu’nun avukatları sözlü savunması için başvurmuşlar ama sanki kabul edilmeyecek gibi. Şu saatlerde mahkeme ara verdi diye biliyorum; aradan sonra birtakım kararları açıklayacaklar. Bayağı bir gündem dışında kalmıştı biliyorsun bu olay, özellikle mutlak butlan olayı. Mutlak butlan tam birinci celsenin sonlarına doğru olmuştu biliyorsun ve ardından bir de YENİ Parti kuruldu. Bu arada çerçeve yasa filan derken Büyükşehir Davası biraz geride kaldı. Tabii arada belediyelere yönelik birtakım operasyonlar yapıldı yine. Davaya ilk başlardaki kadar ilgi olur mu çok emin değilim. Çünkü tutuksuz sanıklar olacağı ve önemli isimlerin savunmaları bittiği için çok dikkat çekici şeyler olmayacaktır. Ama şöyle bir husus var tabii: Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere tutuklu sanıklar mahkemeye katılacakları için, onlar o sırada mahkemede arada söz isteyerek ya da tutuksuz sanıklara soru sorarak belki bir şekilde gündeme gelirler. Ama eski ilgiden sanki uzak kalacakmış gibi geliyor bana. Ne dersin?
Kadri Gürsel: Bu bir siyasi dava ve siyasi dava olduğu için de heyet, gördüğüm kadarıyla İmamoğlu’nun siyasi savunma yapmasına bir şekilde engel olmak istiyor. Ama tabii engel olması mümkün değil; günün sonunda İmamoğlu siyasi savunmasını yapacak. Ama bunun ilgi görmemesi için, en azından toplumun, kamuoyunun ilgisinin biraz küllenmesini bekliyorlar sanıyorum. Burada karşılıklı bilek güreşi gibi bir şey var, ama kararı veren de mahkeme. Çeşitli gerekçelerle İmamoğlu’nun siyasi savunma yapmasını geciktirebildiği kadar geciktirmek ve daha sonra da bu savunmayı etkisizleştirmek gibi bir amaçları var. Bu, bir endişenin veyahut bir korkunun ifadesi. Niye İmamoğlu’nun siyasi savunma yapması bu kadar engelle karşılanıyor, bu bir soru işareti.
İmamoğlu’nun savunma hakkının engellenmesi, tek başına İmamoğlu açısından bence bu siyasi davanın mantığı için de siyasi bir kazanım. İmamoğlu’nun siyasi savunma yapması elbette ki mümkün olacaktır, günün sonunda bu olacak. Yeterli süreyi vermeyecekler belki, daha kısa bir savunma yapmaya zorlayacaklar, 3 gün, 2 gün olmayacak, belki daha önce olacak. Çünkü o süre tartışması yüzünden ertelenmişti. O zaman, “susma hakkını kullandı” diye kayda geçmiş. Çünkü mahkeme savunma için ona 6 saat gibi bir süre tanımıştı sanıyorum, değil mi? Yanlış mı hatırlıyorum bilmiyorum ama…
Ruşen Çakır: Evet, doğru.
Kadri Gürsel: İmamoğlu bu süreyi yeterli görmemişti, görmemekte de haklı tabii. Ama mahkeme heyetinin, böyle yaparak buradaki bir itiş kakış hâlinden amacına ulaşabileceğini zannetmiyorum. Sonuçta yargılama usulü diye bir şey var. Bu ne kadar siyasi bir dava olsa da, mahkeme, yargılama usulüne uygun hareket etmek zorunda kalacaktır. Bugün de mesela, tutuksuz yargılanan sanıkların listesi kesinleşmedi ya da sıraya konmadı gibi bir gerekçeyle, buna engel olundu. Sen de onların arasındasın. İmamoğlu’nu Silivri’ye tıkan irade, bu davanın seçim sath-ı mailine girmezden önce bitirilmesini amaçlayacaktır. Seçim sath-ı mailinde seçim kampanyası sürerken, bir taraftan da İmamoğlu’nun hâlâ İBB Davası’nda yargılanıyor olması, herhalde iktidar açısından pek de istenmez diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Bu davayı daha sonra çok konuşacağız ama şimdi bir başka olayı konuşalım. Ben birkaç gündür bu Süleymancılar olayında epeyce yayın yaptım görmüşsündür. Alihan Kuriş tutuklandı. İlginçtir, Ankara’da gözaltındayken benim hemşerim sendikacı Başaran Aksu’yla aynı anda gözaltında kalmışlar. Başaran, ona bayağı propaganda yapmış, çok ilginç şeyler anlatıyor. Sonuçta Alihan Kuriş tutuklandı. Adalet Bakanı Akın Gürlek bununla ilgili yaptığı açıklamada, “Vatandaşlarımızın inançlarını ve dînî duygularını istismar ederek suç işleyen ve bu yolla haksız kazanç elde eden yapılara karşı gerekli adımlar atılmaktadır” diyor. Türkiye’de dînî yapılara karşı yıllardır yapılan operasyonlardan farkı, -ki çoğu siyasiydi-, bu operasyonun mâli boyutu olduğunun vurgulanması. Hep “Vatandaşlarımızın inançlarını ve dini duygularını istismar ediyorlar” deniyordu. ‘’Biz hiçbir zaman dine, İslamiyet’e karşı değiliz ama bunlar dînî suistimal ediyor’’ argümanı, yıllar geçse de halen devam ediyor. Tabii ki işin içerisinde olayın bir mâli boyutu var ama mâli boyut bütün cemaatlerde var. Maliye müfettişleri bugün cemaatlerin hangisine el atsa, hepsinden diz boyu usulsüzlük, yolsuzluk çıkartır. Buradaki mesele Süleymancıların AKP’ye destek vermiyor olması. Nitekim Başaran da “Niçin aldılar sizi?” diye sorunca, “Biz AK Parti’ye destek olmadığımız için aldılar” demiş Alihan Kuriş. Ama burada görüyoruz ki iktidar gözdağı veriyor.
Ben pazar günü “Cübbeli Ahmet Hoca’ya da sıra gelir mi?’’ başlığıyla bir yayın yaptım. Biliyorsun Fethullahçılar daha önce Cübbeli’yi içeri atmıştı, bayağı zorladılar. Ben o başlığı bir varsayım olarak yazmıştım, Meğer Cübbeli aynı gün yaptığı bir açıklamayla, Süleymancılar olayını bir ibret vesikası olarak açıklayıp, hemen devletin yanına konumlanmış. “İşte böyle yapılırsa, tabii ki devletimiz şöyle yapacak, böyle yapacak” demiş. Belli ki mesajı almış.
Mesela en son, Menzil tarikatında, baba öldükten sonra kardeşler arasında savaş çıktı. Savaşın içinde hiçbir şekilde dînî argüman yok. Bunlar Nakşibendî. “Ben bu hareketi daha tasavvufa uygun yönetirim” gibi bir argüman yok. Bütün mesele, mal varlığının paylaşımı üzerinden çıktı. Vakıf ona kaldı, ötekisi buna kaldı. O olay da gösteriyor ki büyük ölçüde zaten para pul üzerinden yürüyen yapılar bunlar. Ama siyasi iktidar “Kardeşim, tamam, yap, et ama siyasi duruşunu netleştir” diyor. Biliyorsun Süleymancılara yönelik bir iki yıl önce birtakım medya üzerinden saldırılar oldu; bence onlar bir uyarıydı. O uyarıya rağmen siyasi pozisyonlarını değiştirmedikleri için de kendilerine çok ciddi bir operasyon yapıldı. Çok sayıda şirketlerine el konulmuş ve önde gelen isimler tutuklandı.
Geçenlerde sosyal medyada yayınlanan görüntüleri görmüşsündür; bu cemaate bağlı bir hastaneye, arama yapmak için polis giriyor. Hastanenin kapısında toplanan yüzlerce Süleymancı olayı protesto ediyor. Süleymancılık 100 yılı aşan bir hareket. Süleyman Hilmi Tunahan’ın ilk faaliyeti 1924. Yani cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra. 100 yılı aşmış bir harekete, şu âna kadar cumhuriyet tarihindeki en büyük operasyonu, AKP iktidarı çekti. Bu çok anlamlı.
Kadri Gürsel: Evet, Türkiye’de siyasi gücü ele geçiren cemaat demeyeceğim ama parti ya da örgütler, hep dînî cemaatleri bir şekilde hizaya getirmenin derdine düşüyorlar. Bunu geçmişte Fethullahçı örgüt de yaptı. O zaman boşluk bırakmamıştı ve her şeye hâkim durumdaydı. Bütün bu dînî cemaatler, Fethullahçı örgütün gölgesi altında görünmez hâle gelmişlerdi o dönemde. Daha sonra Fethullahçılığın tasfiyesinin ardından bazı dînî cemaatlerin devlet, nezdinde de kabul gördüklerine, hatta bazı yerlerde kapıların onlara açıldığı dair haberler duymaya başladık. Şimdi burada Süleymancılara bir operasyon yapılıyorsa, Süleymancıların hizaya gelmesi isteniyor; amaç bu. Süleymancılığın tasfiyesini amaçlayan bir operasyon değil bu. Süleymancıları seçimden önce hizaya getirmeyi, hizaya sokmayı amaçlayan bir tarikat mühendisliği. Yine büyük bir siyaset mühendisliği yaklaşımının, operasyonlar bütününün parçası.
Son bir iki yıldır, yargı kanalıyla yürütülen operasyonların ne olduğuna baktığımızda, sivil toplumun olsun, bazı sektörlerin olsun, bunlara edep bildirilmesi, bunların hizaya sokulması gibi bir amaca hizmet ettiği çok açık. Ben iktidarın ideolojisi doğrultusunda totaliter bir toplum düzeni oluşturabilmesi imkânının, istese de olmadığını düşünüyorum. Bu sadece toplumda çatışmayı, toplumla devlet arasındaki ayrışmayı arttırabilir. Ama ona gelmeden önce, niye bunun bir tarikat mühendisliği olduğu, tarikatı tasfiye etmekten ziyade, Fethullahçılara yapıldığı gibi olmadığını belirtmek isterim. Pek çok insanın da dikkat çektiği gibi, Süleymancıların, yüzlerce, belki binlerce Kur’an kursu ve yurtları var ve bunlara el konulduğunu veya kayyum atandığını, yurtların Kredi ve Yurtlar Kurumu’na, Kur’an kurslarının da Diyanete devredildiğini duymadım henüz. O noktaya gelir mi, bilmiyorum. Anladığım kadarıyla Süleymancılar çok büyük bir cemaat. İktidarla iyi geçinecek, iktidarın dümen suyuna girecek, iktidarın vesayeti altına girecek, iktidardan bir şeyler saklamayacak bir gruba devredilmesi isteniyor. Ama bu da ne kadar kolay bilmiyorum, sen belki daha iyi bilirsin.
Benim burada ilgimi çeken şu: Köln’de 70 milyon euroya mal olan çok büyük devâsa bir merkez inşa edildiği söylendi, ki bu bina bitmiş ve hizmete girmiş gibi görünüyor. Bu Köln’de bir Külliye aslında. Hatta satır aralarında Süleymancılar Cemaati’nin genel merkezini Köln’e taşıyacağı yolunda da bazı iddialar, duyumlar vardı. Tabii bu tedirgin edici olabilir. Devlet mantığı açısından, Fethullahçı örgütle Türkiye’nin yaşadığı tecrübeyi de dikkate alarak konuşursak, 1999’da liderleri Fethullah Gülen’in yurt dışına çıkmasıyla beraber, bu örgütün merkezi Pensilvanya olmuştu, Fethullah Gülen’in yerleştiği yer açısından. Lider neredeyse merkez oradadır. Ama belki de kendisine böyle bir operasyon yapılacağını bu cemaat bekliyordu.
Mesela soruşturulan konular arasında belli başlı katalog suçlar sıralanıyor. Ama bunları biraz daha detaylandırınca, vergi kaçırma var, vakıflara yapılan bağışların şirketlere aktarılması gibi açık bir suç var ve 1 milyardan fazla sermayesi olan, çalışanı olmayan, aktivitesi olmayan şirketler kanalıyla para gizleme gibi bir amaç da güdüldüğü görülüyor. Bu şebekenin, varlığını devletin vergi denetiminden gizlemek istediği gibi bir iddia ve bu iddiaya mesnet teşkil eden birtakım bulgular var. Tabii buradan yakalıyor ama naifçe baktığımız zaman, burada yargının objektif, tarafsız ve bağımsız hareket ettiği naifçe varsayımdan hareketle düşünürsek, demek ki Türkiye’de bunu yapan tek büyük cemaat Süleymancılardı. Böyle düşünmemizi icap ettiriyor bu durum.
Sen Süleymancıların Almanya’da 100 yıllık bir cemaat olduğunu söyledin, hatta kuruluşu 1924, cumhuriyetin hemen sonrası. Bunların Almanya’da da tam adıyla İslam Kültür Merkezleri Birliği adıyla bir teşkilatları var. Yüz bin mensubu var, çok sayıda yerde şubeleri var ve çok geniş bir faaliyet yürütüyorlar. İlginç olan da Alman Devleti’nin bu gruba karşı epey iltifatkâr ve yakın davranması. Mesela bizim o dönemdeki medyanın “kara ses” adını taktığı Cemalettin Kaplan’ın, 90’larda kurduğu Anadolu Federe İslam Devleti olayında olduğu gibi, bu örgütü yasa dışı ilan etmemeleri, ki Süleymancıları yasa dışı ilan etmeleri için de bir mesnet yok, ama bir muhabbet var burada.
Mesela şunu hatırlatayım, zaten araştırınca çıkıyor: 2023’te, 1973’te kurulan İslam Kültür Merkezleri Birliği’nin 50. kuruluş yıl dönümü törenlerine, Alman Federal Cumhuriyeti en üst seviyede temsilcisini yolluyor. Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier geliyor buraya. Bu gayet ilginç bir durum. Almanya’daki din tedrisatında, müfredatın belirlenmesinde resmi muhatap Süleymancılar. İslam Kültür Merkezleri Birliği resmi hüviyetiyle, bunlar tedrisatın belirlenmesinde Alman Devleti’nin ortağı. Böyle bir durum var.
Ben devlet olsam, açıkçası daha önce de aslında sicili kabarık olan çok güçlü bir Avrupa ülkesinin, Türkiye’de faaliyet gösteren bir dini cemaatle bu kadar haşır neşir olmasına biraz kuşkuyla bakardım açıkçası. Ama saik bu mudur? Eski devlet devam etseydi bu bir saik olabilirdi. Çünkü bu da buzdağının görünür yüzü olabilir. Almanya’da iç istihbarat örgütü Anayasayı Koruma Dairesi, bu Süleymancılar Cemaati’ni bir tehdit olarak görmüyor, radikalleştirici unsur gibi de görmüyor. Belli ki Alman Devletiyle bunlar arasında bir işbirliği var. Ama biz sadece gördüğümüz kadarını bilebiliriz ve ancak açık kaynak istihbaratıyla eriştiğimiz bilgileri paylaşabiliriz. Ama bu operasyon başladığında bunun altı çizildi, bu da ilginç. Çünkü 1999’da Amerika’ya yerleşen Fethullah Gülen, o tarihten önce zaten küresel bir güç olma yoluna girmişti örgütüyle. Daha sonra bu küresel güç olma vasfını alabildiğine geliştirdi ve küresel bir casusluk şebekesi gibi hareket etti. Burada da aynı şey olur demiyorum, ikisi çok farklı yapılar. Fakat ‘’sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer’’ demek lâzım; belki de böyle bir mantık işliyor. Bunu da bir yere not düşmek açısından paylaşmak istedim.
Ruşen Çakır: Evet Kadri, 100 yılı aşkın faaliyet gösteren hareketin lideri tutuklandı, 50 yılı aşkın olan hareketin lideri Türkiye’de çok önemli bir rol üstleniyor.Abdullah Öcalan’dan bahsediyorum. Şimdi çerçeve yasa geçti. Bu yasa geçtikten sonra da silah bırakmalar başlayacak ve MGK kararını bekleyeceğiz. Hızlı bir şekilde olacağını ileri sürenler var. Eylül ayındaki, ama daha çok ekim ayındaki MGK toplantısına yetişebileceği söyleniyor. Eğer MGK tespitleri onaylarsa, ‘’feshedilmiş örgüt’’ statüsünde olacak ve geri dönüşler başlayacak. Bu arada Bahçeli yine Öcalan’ın süreçte daha etkili olması konusunda bir şeyler anlatmış Türkgün Gazetesi’ne.
Kadri Gürses: Evet.
Ruşen Çakır: Anladığım kadarıyla, yakın bir zamanda İmralı’ya gidiş gelişler başlayacak. Gazetecileri alacaklarını ve beni de çağıracaklarını umuyorum. Ama onun dışında birtakım akademisyenlerin, aydınların gitme ihtimali var. Bu arada, YENİ Parti’deki “evet mi, hayır mı?” tartışması biraz geride kaldı, şimdi süreçle ilgili birtakım yeni haberler göreceğiz. En son Murat Karayılan’ın yaptığı açıklamayı görmüşsündür, “Eksikleri var” diyor ve “Aslında biz devlete değil, Öcalan’a bakıyoruz. Devlete güvenmiyoruz, Öcalan’a güveniyoruz” diyor. Arıza çıkmayacak gibi gözüküyor ama tabii ki zor bir süreç olacak ve bakalım nasıl devam edecek. Ne bekliyorsun?
Kadri Gürsel: Arıza çıkmayacak gibi görünüyor diyorsun. Aslında objektif şartlar, bugün PKK’nın içinde bulunduğu durum, bölge ve Türkiye’nin şartları arıza çıkmamasını kolaylaştırır, ama arıza çıkartmak isteyenler olabilir. Arıza çıkmamasını daha ihtimal dâhilinde görüyorum ben, yani buna kesinlik atfetmiyorum, “çıkmaz” demiyorum, çünkü burası Ortadoğu sonuçta. Daha önceki programlarda da söyledim, bunu söyleyince de PKK tandanslı izleyiciler kızıyor ama bu bir gerçeklik. PKK, onların ifadesiyle askerî alanda, önce Türkiye’nin dağlarında, sonra Türkiye’nin şehirlerinde, ardından Irak’ta, Irak’ın kuzeyinde ve son olarak da Suriye’de yenildi, etkisizleştirildi ve hareketsizleştirildi. Hepsinin ayrı ayrı değerlendirmesi yapılabilir. Hepsi için yenilgi ifadesi kullanılmayabilir ama böyle. Bundan sonra, mevcut, bildiği yöntemlerle, 50 yıllık örgüt olarak izleye geldiği yöntemlerle bir sonuç alması, ilerlemesi imkânsızlaştı. Aslında alabileceği sonuçları da almış bulunuyor.
Ben ilginç bir anekdotu hatırlatayım burada; birkaç yerde daha paylaşmıştım ama yine paylaşmak istiyorum; 2004’te KKTC’de bir üniversitenin toplantısına çağrılmıştım. Toplantı arasında fuayede, o zamanlar çok popüler olan, televizyonların popüler konukları arasında yer alan bir emekli orgeneralle ayaküstü sohbet ediyorduk. “Keşke Abdullah Öcalan yakalanmasaydı” dedi. Şaşırdım, “Neden böyle düşünüyorsunuz?” dedim. “Çünkü Abdullah Öcalan yakalandığı için şimdi sorun siyasallaşacak” dedi.” O, “Kürt sorunu” demedi, “Sorun siyasallaşacak. Bu mücadele, güvenlik alanından başka bir alana kayacak, sorun siyasallaşacak, idaresi zorlaşacak” anlamında söyledi. Aslında bugüne kadar gelinen noktada, o günkü kaygı sahiplerinin bugün de değişik veçhelerde, bu çözüm sürecinin en azından fesih ve silahsızlandırma aşamalarına da böyle baktıklarını düşünüyorum. Bugün birkaç siyasi parti bu soruna şiddetle karşı çıkıyorlar, bazıları da onları destekliyor. Neyse ben kimseye cevap hakkı doğsun istemiyorum, onu günü geldiğinde ayrıca yine konuşuruz. Ama aslında burada saik aynı. Bu sorunun siyasallaşmasının ayrı bir aşamaya gelmesinden korktukları için. Siyasallaşma aşamasına gelirse, o zaman siz de buna siyasetle cevap verirsiniz, bu kadar basit bir şey aslında.
Kürt hareketiyle Türk muhalefetinin bağlarını koparmak, onları ayrıştırmak amacıyla da yürütülen bu süreçte, keşke YENİ Parti’de ‘’evet’’ diyenler daha çoğunlukta olsaydı, ama genel başkanın, 30 kadar milletvekiliyle beraber ‘’evet’’ demesi de önemlidir. Çünkü tam tersine bu planın bozulması açısından, Türk muhalefetiyle Kürt hareketinin birbiriyle soğuklaşması, arasının açılması ve manevi açıdan bu ilişkinin zedelenmesi istenmiyorsa, ‘’evet’’ ya da ‘’hayır’’ demelerinin sonucu değiştirmeyeceği ortadayken, buna ‘’evet’’ denmeliydi. Bu bakımdan da ‘’evet’’ diyenler bence akıllıca hareket ettiler.
Diğer taraftan, kartlar Erdoğan’ın elinde. Orada Karayılan’ın dikkat çektiği metindeki birtakım problemler… O onu mu kastediyor bilmiyorum, Feshin ve silah bırakmanın da gerçekten gerçekleştiğinin tespiti için verilen bir sürenin olmaması lastikli bir şey, oynayabilir. Burada yasanın uygulanması açısından, tarafların siyasi iradelerinin ve işbirliklerinin önemi büyük. Diğer taraftan, PKK’ya bağlı oluşumların ne olduğu belirtilmiyor ama mesela SDG’den, YPG’den gelen ilk sinyaller çok olumlu. Onların Suriye Ordusu’na katılma süreçlerinin büyük ölçüde tamamlandığı ve bu bakımdan da en azından Suriye açısından bu sorunun yakın vadede çözüleceği gibi bir beklenti içine sokabilir bu insanları. Bu açıdan faydalı, önemli bir şey.
Ama konuşmamın başında söylediğim gibi, objektif şartlar, fesih ve silahsızlanma sürecinin sorunsuz ilerlemesini kolaylaştırırken, bazı müdahaleler de olabilir buraya; yabancı güçler, “yabancı servisler” karışabilirler. TUSAŞ saldırısı benzeri şeyler olur mu, olmaz mı bilemiyorum, ama bu süreci akamete uğratmak, sarsmak ve kamuoyunda derin şüpheler uyandırmak, süreci sıkıntıya sokmak isteyen, PKK’nın kendileri açısından artık kullanılabilecek bir vasıta olmaktan çıkmasından endişe duyan bölgesel güçler ki bunun başında İsrail geliyor, bazı müdahalelerde, sabotajlarda bulunabilirler.
Artı, böyle çok büyük örgütlerin tasfiyesinde mutlaka bazı radikal unsurlar, silah bırakmak yerine silahlarıyla devam etmeyi tercih edebilirler, silah bırakmaya karşı çıkabilirler, örgütten kopabilirler. Böyle bir şey olursa, ki bunun başta Kuzey İrlanda olmak üzere dünyada pek çok yerde örnekleri var. Böyle bir oluşum çıkarsa ortaya, bu silah bırakma ve fesih sürecinden sonra PKK’lıların gelip başvurup bu yasadan faydalanmaları için olan 6 aylık başvuru süresinin bitiminde, hâlâ silahlarıyla kaldıkları tespit edilen unsurlara karşı tam da seçim satrancında yeni operasyonlar başlar ve milliyetçi Türk kamuoyunda oluşan endişe ve belki de öfke veya gaz biraz da alınabilir. Böyle şeyler de olabilir. Bu aslında iktidar açısından çok kullanışlı bir süreç. “Eğer silah bırakmazlarsa da kendileri bilirler, sonuçlarına katlanırlar” denip, tekrar başka bir şeyler başlatılabilir. Geçen programda söylediğim gibi, ‘’bu pilav daha çok su kaldırır,’’ ama kötümser olmaya, geçen süreçlerdeki fırsatların olduğu gibi bunun da kaçacağına dair ümitsiz olmak için çok fazla neden olmadığını düşünüyorum eskisi gibi.
Ruşen Çakır: Evet Kadri, istersen toparlayalım, bu haftaya noktayı koyalım. AKP’nin 25, yılını da konuşabilirdik belki, ama artık süreyi bayağı aştık. İstersen bir iki cümle de onunla ilgili konuş ve bitirelim.
Kadri Gürsel: Ben AK Parti’nin, 25. yılında bir devlet partisine dönüştüğünü görüyorum. Siyasal İslamcılığın ana akımı, bir devlet partisi olmuş durumda. Bu mânâda canlılığını, dinamizmini yitirdi. Devletle iltisaklı hâle gelen her şeyde yaşandığı gibi, AK Parti de canlılığını yitirdi, zaten menziline de vardı. Bundan sonra AK Parti’nin önündeki siyasi amaç ne olabilir? İktidarı korumak ve toplumu dönüştürmek. Rejimi zaten değiştirdiler ama toplumu dönüştürme yönünde de çabalarının devam ettiğini görüyoruz.
Ama şöyle bir problemleri var; artık eskisi gibi refah dağıtamıyorlar. Refah dağıtamamalarının, refahı yaygınlaştıramamalarının en büyük nedeni de hem 2015’ten itibaren ama asıl 2021’den itibaren uyguladıkları Ortodoks olmayan, ekonomi politikaları dedikleri o şeyleri yaparak patlattıkları enflasyonla beraber, aslında çok temel stratejik, tarihsel bir durum nedeniyle, Türkiye’yi duçar ettikleri çıkmazlardan, problemlerden çıkarmaları mümkün gözükmüyor. Çok basit bir örnek vereceğim, ben hep bunu tekrarlıyorum ve tekrarlamaya devam edeceğim. 2003’te iktidara geldiklerinde, devlette, kadrolu, kadrosuz, sözleşmesiz memur, işçi vs. toplam 2 milyon 600 bin kişi çalışıyordu. Şimdi bu sayı şimdi 5 milyon 417 bini yani hemen hemen iki katı, iki katından da fazla hatta. O dönemde nüfus 66 milyondu, şimdi 86 milyona çıktı. Nüfus artışı %30, ama dijitalleşmeye, e-Devlet’e, hizmetlerde çok tarihsel özelleştirmeler yapılmasına rağmen, devlette çalışan sayısı iki katından fazlaya çıkmış. Bunu hangi gerekçeyle açıklarsınız? O zaman devlet çalışmıyor muydu, bugün mü çalışıyor? Ne eksikti 2003’te de 2 milyon 600 binle dönen çark, şimdi 5 milyon 417 bine çıktı?
Aynı zamanda çok gözle görülür bir şey daha var: Bu sağ partilerin iki anahtar sloganı ve şiarı vardır; ‘’ev ve araba.’’ Türkiye’de 2012’den bu yana ev sahipliği oranında düşme var. 2014’te bu oran %61’miş, bu çok ilginç. En büyük başarı öyküsü olarak söylenen, TOKİ üzerinden dar gelirlilerin ev sahibi yapılmasıydı. Türkiye’de bir kesim, haklı olarak iktidara bu açıdan minnet besliyor. Ev sahibi olma oranı %61 iken, bugün %57’ye düşmüş durumda. Bu çok önemli bir şey. Otomobilde de aynı durum söz konusu. O da ilginç. 2021’de Türkiye’deki ortalama binek otosu yaşı 13,2 yılken, şimdi bu 15,6’ya çıkmış durumda. İnsanlar artık eskisi gibi otomobil alamıyorlar. Çünkü ‘’ekonomiyi soğutacağız’’ diye insanların alım gücünü fevkalade düşürdüler. Belki de seçime doğru bir kredi genişlemesi yaşanacak yeniden ve enflasyonu şişirecekler, patlatacaklar. Ellerinde iki ucu pis bir değnek var. AK Parti zor durumda bence.
En büyük başarısı ise devlet katında siyasallaşmış bir askerî endüstriyel kompleks oluşturmak oldu. Bunun sürdürülmesi için de ihracatın da sürdürülebilir olması şart. Bütün bu 25 yılda, artık devletleşmiş bu iktidarın en büyük başarısıdır bu. Onun dışında, sosyal projelerde, ekonomik kalkınma ve refah dağıtımında, gelir adaletsizliği uçurumunun büyük ölçüde derinleşmesiyle de kendini gösteren bir başarısızlık söz konusu.
Bir cümle daha söyleyeceğim ve bitiriyorum; AK Parti’yi iktidara, Türkiye’deki tarihsel kırdan kente göç fenomeni taşımıştır. Bugün bu fenomenden de artık söz edemiyoruz. AK Parti, en büyük toplumsal dinamizmini sağlayan o tarihsel motoru, taşıyıcı gücü yitirmiş durumda. 1980’de nüfusun %56,1’i kırlarda, yani köy ve kasabalarda yaşarken, bugün bu oran %6,4’e düşmüş durumda. Bu büyük bir cereyan, büyük bir altüst oluş. AK Parti tarihsel misyonunu yerine getirmiştir. Bundan sonra kendi misyonu, iktidarda kalmak, gücünü korumaktır. Bundan sonra ancak ve ancak, daha da sertleşerek, bu baskı rejimini koyulaştırarak iktidarda kalabilir. Zaten devletleştikleri için, bu konuda devletin menfaatlerini ön planda tutuyor gibi görünerek bu konumlarından bir meşruiyet devşiriyorlar. Bu da ne kadar yardımcı olacak bilemiyorum. Ama önümüzdeki seçimler seçimlerin anlamını yitirip yitirmeyeceği bakımından ayırt edici olacak.
Ruşen Çakır: Evet Kadri, ‘Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.”








