İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılında FETÖ’nün siyasi ayağı tartışmalarının sonuçsuz kaldığını söyledi. Çakır, Fethullahçı yapılanmanın yükselişinin 12 Eylül döneminde hız kazandığını, AK Parti iktidarında ise en güçlü dönemine ulaştığını belirtti.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılında FETÖ’nün siyasi ayağına yönelik tartışmaların sonuçsuz kaldığını belirtti.
- Fethullahçı hareketin en büyük atılımını 12 Eylül askeri yönetimi döneminde gerçekleştirdiğini ifade etti.
- Çakır, Fethullahçı yapılanmanın en güçlü dönemini AK Parti iktidarında yaşadığını vurguladı.
- 15 Temmuz sonrası operasyonların genellikle örgütün toplumsal tabanına yönelik olduğunu, siyasi alanda ise hesaplaşma yaşanmadığını söyledi.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılı dolayısıyla yaptığı “Bitmek bilmez ‘FETÖ’nün siyasi ayağı’ tartışmaları” başlıklı yayında, her yıl FETÖ’nün siyasi ayağının konuşulduğunu ancak bu konuda hiçbir adım atılmadığını söyledi.
“Fethullahçılık 12 Eylül’de büyüdü”
Çakır, Fethullahçı hareketin geçmişinin yalnızca AK Parti dönemine indirgenemeyeceğini belirterek, hareketin en büyük atılımını 12 Eylül askeri yönetimi döneminde yaptığını ifade etti.
12 Eylül sonrasında sol, ülkücü hareket ve sendikaların tasfiye edildiğini, buna karşılık bazı dini yapıların önünün açıldığını söyleyen Çakır, Fethullah Gülen’in bu dönemde büyüme imkânı bulduğunu, Turgut Özal döneminde de devletin sağladığı destek ve hoşgörünün sürdüğünü dile getirdi.

“AK Parti döneminde zirveye ulaştı”
Çakır, Fethullahçı yapılanmanın en güçlü dönemini AK Parti iktidarında yaşadığını söyledi.
AK Parti’nin devlet içindeki güç mücadelesi sırasında Fethullahçılarla ittifaka yöneldiğini belirten Çakır, bu süreçte örgütün eğitimden medyaya, yargıdan bürokrasiye kadar birçok alanda etkisini artırdığını kaydetti.
“Siyasi ayağa dokunulmadı”
15 Temmuz sonrasında yürütülen operasyonların ağırlıklı olarak örgütün toplumsal tabanını hedef aldığını belirten Çakır, siyasi alanda kapsamlı bir hesaplaşma yaşanmadığını söyledi.
Bunun nedenini, siyasi ayağa yönelik bir soruşturmanın iktidar çevrelerinde de ciddi sonuçlar doğurabilecek olmasına bağlayan Çakır, bu nedenle siyaset ve siyasetle yakın ilişkide bulunan isimlerin büyük ölçüde süreç dışında kaldığını ifade etti.
Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarına yanıt
Çakır, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yurt dışındaki FETÖ hesaplarının Özgür Özel’i desteklediğine ilişkin sözlerini de değerlendirdi.
17-25 Aralık sürecinde Kılıçdaroğlu’nun Fethullahçı çevrelerden gelen bilgi ve belgeleri kullandığını belirten Çakır, o dönemde bu yapının CHP yönetimiyle temas kurabildiğini söyledi.
Özgür Özel’in ise 15 Temmuz gecesi Meclis’e giderek darbeye karşı tavır aldığını hatırlatan Çakır, Kılıçdaroğlu’nun bu konuda daha dikkatli olması gerektiğini ifade etti.
Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar.
Her 15 Temmuz’da hep aynı muhabbet dönüyor: FETÖ’nün siyasî ayağı meselesi. Boş boş konuşuluyor ve hiçbir adım atılmıyor. Çünkü birçok neden var, herkesin bir şekilde bu olayda parmağı var. Kimilerinin çok, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kimilerinin az. Ama burada en önemli sorun şu: Fethullahçı hareketin miladını son döneme endeksleme meselesi. Hâlbuki Fethullahçılık 1970 ortalarında ortaya çıkan, en büyük atılımını 12 Eylül askerî rejiminde yapan bir hareket. Neden bunu söylüyorum? Çünkü 12 Eylül’de asker darbe yapınca, cunta, öncelikle solu ama aynı zamanda belli ölçülerde Ülkücü hareketi ve sendikal hareketi ve siyasî partileri büyük ölçüde tasfiye etmeye çalıştı. Bayağı da başarılı oldu. Bu kapsamda 12 Eylül döneminde aynı zamanda birtakım dinî yapılara yönelik de küçük çaplı operasyonlar oldu ama asla bir Ülkücü harekete, sol harekete yapıldığı gibi olmadı. Bunu özellikle vurgulamak lâzım.
Bir de şunun özellikle altını çizmek lâzım: 12 Eylül birtakım dinî grupları yanına, arkasına aldı. Bunların başında da bence Fethullahçılık geliyor. Fethullah Gülen hakkında arama kararı çıkartıldı ama hiçbir zaman bulunamadı ve Fethullah Gülen en büyük atılımlarını meydanın iyice boş bırakıldığı bir zamanda, 12 Eylül rejimi altında yaptı ve daha sonra ANAP iktidarıyla birlikte, Turgut Özal’ın tek başına iktidarıyla birlikte Fethullahçılığa tanınan, devlet eliyle tanınan tolerans, hoşgörü, onun da ötesinde teşvik alabildiğine genişledi ve bu bir tür bayrak teslimi gibi iktidarlar değiştikçe aynen devam etti. Fakat burada şöyle bir husus var: Fethullahçılığın bu güçlenmesinin belli bir andan itibaren tehlike olarak algılanması Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve onunla beraber hareket eden birtakım kurumları endişelendirdi ve bunu engellemeye çalıştılar. Özellikle ordu içerisindeki örgütlenmesinin önünü kesmeye çalıştılar. Fakat başarılı olamadılar. Bayağı bir geç kaldılar. Bunu özellikle vurgulamak lâzım. Ama bu işin temellerinin 12 Eylül’ün öncesinde ama esas 12 Eylül’de atıldığını özellikle vurgulamak lâzım.
Bir diğer yön, Fethullahçılığın dış desteği, özellikle ABD desteği ve onun da kendisini, bu hareketi Türkiye’de rejimin tamamı olmasa bile belli kesimleri gözünde meşru kılması realitesi var. Bunu ayrıca vurgulamak lâzım. Bir diğer husus da tabii ki Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber özellikle Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde neler olacağı beklentisi çok gündemdeyken Fethullahçılar, Özbekistan başta olmak üzere buralarda açtıkları okullarla bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir tür adı konmamış sivil ayağı gibi çalışmaya başladılar ve takdir gördüler. Fethullahçıların sadece Orta Asya ile sınırlı kalmayan, Balkanlarda, Afrika’da ve diğer yerlerde yürüttüğü okul çalışmaları da ülkeyi yönetenler tarafından az buçuk kaygıyla ama büyük ölçüde sahiplenilerek desteklendi, teşvik edildi. Bunun zirveye vardığı yer AKP iktidarıdır. AKP iktidarının da belli bir aşaması… O belli bir aşama ne? İlk başta AKP iktidara geldikten sonra Avrupa Birliği’nin, ABD’nin ve İsrail’in desteğiyle devlete karşı kendisine bir uluslararası meşruiyet alanı yaratmıştı ve bununla Türkiye’de ordu başta olmak üzere diğer kurumların, geleneksel devlet kurumlarıyla ilişkilerini dengeleyebilmeyi ummuştu. Ama bir yerden sonra AK Parti iktidarı kendisini tehlikede hissettiği andan itibaren Fethullahçılarla bir iş birliğine girişti. Aslında Fethullahçılar baştan itibaren AKP’ye böyle bir talepte bulunuyorlardı ama AKP yönetimi, Millî Görüş hareketi Fethullahçılığa hep şüpheyle baktığı için buna çok yanaşmıyordu.
Fakat devletin eski sahiplerinin baskısıyla birlikte iktidarın tehlikede olduğunu düşünen Erdoğan ve arkadaşları Fethullahçılarla o ittifaka girdiler ve orada Fethullahçıların önü alabildiğine açıldı. Gerek yurt dışındaki faaliyetleri ama esas olarak Türkiye’deki faaliyetleri… Türkiye’de Fethullahçılık öyle bir gelişti ki eğitim, medya gibi alanlar başta olmak üzere yayıncılık gibi alanlar, devlet içerisinde kadrolaşmada o kadar güçlü oldu ki diğer tüm cemaatler iyice etkisizleşti, zayıf düştü. Böyle bir ortamda Fethullahçılar kelimenin gerçek anlamıyla aldı başını gitti. Burada yalnız şunu özellikle vurgulamak lâzım: Fethullah Gülen bütün yumurtalarını tek bir sepete koymadı. Bu arada olabildiğince diğer partilere de ama esas olarak da sağ partilere sızmaya, onlarla ilişkiler kurmaya çalıştı. Ecevit’le, Demokratik Sol Parti ile iyi ilişkiler kurdu. CHP ile de kurmanın yollarını aradı ama esas tercihi her zaman için öncelikle AK Parti oldu.
Bu arada şunu özellikle vurgulamak lâzım: Fethullahçıların siyaseten mesafeli olduğu, bir ilişki geliştirmeye yanaşmadığı tek yer Kürt hareketi oldu. Hatta ona karşı hasmane tutum da takındı; bu hasmane tutum onu diğer partilere daha da yakınlaştırdı. Ve sonra bir yerden sonra işler, bu saadet zinciri bozulunca, özellikle 17-25 Aralık’la doğrudan Fethullahçılar Erdoğan’ı ve yakın çevresini, ailesini hedef alınca saflar allak bullak oldu. Orada işte siyaseten, siyasetin içerisinde yer alıp Gülen ve onun örgütüne destek verenlerin kafası çok karıştı. Genellikle şunu yaptılar: Bekle gör yaptılar. Bu kavgadan kimin galip çıkacağını beklemeye başladılar ve Fethullah Gülen’in 17-25 Aralık’tan sonuç alamayacağı anlaşıldığı andan itibaren Erdoğan’ın yanında durmaya karar verdiler. Az sayıda insan, siyasetçi, yazar çizer Fethullahçılarda kaldı ama Fethullahçılarla beraber hareket edenlerin büyük bir kısmı ilişkisini dondurdu ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tam bir FETÖ düşmanı oldu ama bunların büyük bir kısmı yine de tam bir savaşa girişmediler, ne olur ne olmaz diye.
Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrasında Fethullahçılığın sosyal yapısına yönelik yürüttüğü o büyük operasyonun, siyasî alanı çok fazla kapsamamasının en önemli nedeni, bunun yaratacağı zayiatın kendisini de doğrudan olumsuz etkileyeceği gerçeğiydi. Ya da şöyle söyleyelim; bugün Fethullahçı bir yayın organına abone olduğu için, bankasına hesap yatırdığı için ya da Fethullahçı bir sendikaya, vakfa üye olduğu için işlerinden edilen, hapse atılan binlerce insan var. Bunu siyasî alana taşımaya kalkıp Fethullahçılarla iyi ilişki kuran insanlara yönelik bir tasfiyeye girişecek olsalardı, çok yakınlarındaki çok kişiyi de aynı şekilde tasfiye etmek zorunda kalacaklardı ve yalnızlaşacaklardı. Orada siyasî alana ve siyasî alana komşu gibi olan bu yazar çizer takımına karşı alabildiğine bir tolerans gösterildi. Onlara çok fazla dokunulmadı. Ve şunu özellikle vurgulamak istiyorum, bunu daha önce değişik vesilelerle dile getirdim, tekrar söyleyeyim: Kim ki bugün herkesten fazla FETÖ düşmanı ise, her taşın altından Fethullahçı arıyorsa bilin ki onun Fethullahçılıkla geçmişinde çok yakın ilişkisi vardır. Bunu bir not olarak düşeyim. Bunu özellikle siyasetçilere taşıyabilirsiniz.
Bir diğer not da Kemal Kılıçdaroğlu’nun en son çıktığı bir televizyon kanalında, yurt dışındaki FETÖ’cü hesapların Özgür Özel ve arkadaşlarına destek verdiği sözünü gördüm. Daha önceki bir yayında da “Ben sosyal medya takip etmiyorum” diyen bir Kemal Kılıçdaroğlu vardı. Şimdi nedense takip ediyor ve bunların Özgür Özelci olduğunu saptıyor. Bilemiyorum, öyle midir? Çok sanmıyorum ama şunu biliyorum; 17-25 Aralık sürecinde Kemal Kılıçdaroğlu, Fethullahçıların çizgisine çok yakındı. Onların birtakım malzemelerini grup toplantılarında okudu. Fethullahçılar Kemal Kılıçdaroğlu’na CHP lideri iken ulaşabiliyorlardı. Bunu kendisi de çok iyi biliyor. Mesela benim de gazeteci olarak izlediğim ABD gezisinde Kongre’de yaptığı toplantıyı izlemeye gelen isimlerin, o az sayıdaki ismin yarıdan fazlası Fethullahçıydı. Hiç unutmam. Dolayısıyla bu Fethullahçılık konusunda ona buna, Kemal Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi, 15 Temmuz gecesi Meclis’e giden Özgür Özel’e FETÖ şaibesi yaratmaya çalışan Kemal Kılıçdaroğlu’nun biraz daha dikkatli olması bence iyi olacak diyeyim.
Bugünün ithafı… Önceki gün Ayşenur abladan bahsettim, Ayşenur Arslan’dan, Nokta dergisindeki ilk şefim diye. Bugün de onun da üstündeki şefimiz Tuğrul Eryılmaz’dan bahsetmek istiyorum. 80 yaşına basmış Tuğrul, helâl olsun. Ankara Mülkiyeli, solcu, gazeteci, sıkı bir entelektüel, deli bir adam, zor birisi, çok zor birisi; ama gazeteciliğe ilk başladığımda Tuğrul’la tanışmış olmak benim gibi birisi için hem çok zor hem de çok iyi bir şeydi. Bana, hiç unutmuyorum, İngilizce bir haber vermişti. O zaman o haberleri yapmak… Tabii internet falan yok. Yıl 85. Şunu da unutmuyorum, olay şu: Bir Amerikalı kadın, beyaz bir kadın, bir Amerikalı siyahi erkeğin tecavüzüne uğruyor ve hamile kalıyor — dizi, film senaryosu gibi — ve çocuğunu doğurmaya karar veriyor gibi bir öyküsü vardı. Bana dedi ki, ‘‘Bundan bir haber yap.’’ Yaptım, beğenmedi. ‘‘Bir daha yap’’ dedi. Bir daha yaptım, yine beğenmedi. ‘‘Bir daha yap’’ dedi. Sonra öyle girdi ama ben tabii çok demoralize olmuş durumdayım. Nokta‘da biz büyük toplantılar yapardık, herkesin katıldığı ve çok sert geçerdi. Orada bir tartışma oldu ve birtakım şikâyetler gündeme getirildi. Tuğrul’da şef olduğu için ona yönelik eleştiriler. O da, hiç unutmuyorum, şunu dedi: “Ya her şeyden şikâyet ediyorsunuz; burada genç bir insana bir yazıyı üç kere yazdırıyorum, ağzını bile açmıyor!” demişti. Ve ben de orada Tuğrul’u tanıdığımı düşünmüştüm. Nice yıllara… Biliyorsunuz, o “entel dantel” dedikodu yazıları, sosyete yazıları yazıyor; keyifle okuyoruz T24‘te. Yazmaya, konuşmaya, düşündürtmeye ve güldürmeye devam etsin diyorum. Tuğrul’a buradan sevgilerimi yolluyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







