İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?” başlıklı yayınında röportajın perde arkasını ve Türkiye’de yeniden tartışılan çözüm sürecine ilişkin gözlemlerini paylaştı. Çakır, söz konusu röportajın yalnızca bir gazetecilik faaliyeti olmadığını, sürecin “toplumsallaşması” açısından önemli bir adım olduğunu vurguladı.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, çözüm sürecinin kalıcı olabilmesi için toplumun sürece dahil edilmesi gerektiğini söyledi.
- Kandil’de yapılan Duran Kalkan röportajının güven inşasına ve sürecin toplumsallaşmasına katkı sunduğunu belirtti.
- Medyanın kamuoyunu şeffaf biçimde bilgilendirerek ön yargıların aşılmasında kritik bir rol üstlenmesi gerektiğini vurguladı.
Ruşen Çakır, değerlendirmesinde çözüm sürecinin en kritik eksiklerinden birinin kamuoyuyla kurulan zayıf ilişki olduğunu belirtti.
“Bu sürecin çok ciddi bir toplumsallaşma sorunu var”
Çakır, çözüm sürecinin taraflar arasında yürütülmesinin yeterli olmadığını, toplumun sürece dahil edilmesinin zorunlu olduğunu söyledi. Kürt hareketinin Türk kamuoyuna doğrudan seslenemediğini, devletin de Kürt tabanına yeterince açık mesajlar vermediğini dile getiren Çakır, bu durumun karşılıklı güvensizliği beslediğini ekledi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin süreçteki tutumunun Kürt hareketi tarafından dikkatle takip edildiğini belirten Çakır, buna karşın örgüt tarafının Türk medyasında yeterince yer bulamadığını ifade etti.

Kandil’de gerçekleştirilen Duran Kalkan röportajının bu açıdan önemli olduğunu söyleyen Çakır, örgütün ilk kez kendi medya alanı dışında bir gazeteciyi ağırladığını aktardı. Röportajın üniformalı yapılmasına rağmen farklı kesimlerden olumlu tepkiler aldığını, bunun sürecin toplumsallaşmasına katkı sunduğunu dile getirdi.
“Güven olmadan ilerleme mümkün değil”
Çakır, yıllarca süren çatışmaların ardından taraflar arasında güven inşa edilmeden kalıcı bir çözümün mümkün olmayacağını belirtti. Röportajın gerçekleşmesinde de karşılıklı güvenin etkili olduğunu vurgulayan Çakır, medyanın bu tür temaslarda kritik bir rol oynayabileceğini söyledi.
Farklı siyasi görüşlerden birçok kişinin röportaja olumlu tepki verdiğini ifade eden Çakır, bu durumun toplumun doğrudan bilgiye erişim ihtiyacını ortaya koyduğunu kaydetti.
Medyanın rolü ve kamuoyunun bilgilendirilmesi
Çakır, çözüm sürecinin başarıya ulaşabilmesi için yalnızca siyasi aktörlerin değil, medyanın da aktif rol oynaması gerektiğini belirtti. Kamuoyunun sürece dair doğrudan ve şeffaf bilgiye ulaşmasının önemine işaret eden Çakır, bu tür röportajların ön yargıların kırılmasına katkı sağlayabileceğini ifade etti.
Kandil’de yapılan röportajın, Türkiye’de uzun süredir tartışılan çözüm sürecine yeni bir boyut kazandırdığını belirten Çakır, benzer adımların artmasının sürecin sağlıklı ilerlemesi açısından kritik olduğunu vurguladı.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Bugün Duran Kalkan röportajının biraz öyküsünü anlatmak ve bu öyküyü anlatırken de Türkiye’deki şu anda yaşadığımız çözüm süreci üzerine bazı gözlem ve düşüncelerimi dile getirmek istiyorum. Başlıkta sordum: Üniformalar ne zaman çıkacak? Aslında bu röportaj fikri, bu sorudan hareketle başladı. Aklıma yıllar önce Abdullah Öcalan’ın yakalanmadan önce Orta Doğu’da, Şam’da, Suriye’de, başka yerlerde değişik iktidarlar döneminde bir arayışları geldi. Gazetecilere verdiği röportajlar geldi ve oralardaki, hepsinde olmasa bile önemli bir kısmında Abdullah Öcalan’ı biz sivil kıyafetle görmüştük. Takım elbise kravatla gördüğümüz halleri de olmuştu. Ve ben de bu süreçte — her ne kadar PKK’nın feshedildiği söylense de biz yine PKK diye konuşuyoruz ya da örgüt diyelim — örgütün üst düzey yöneticilerinin sivil bir şekilde konuşması düşüncesinden hareketle bu röportajı yaptım. Sonuçta öyle gerçekleşmedi ama oraya gelmek istiyorum.
Neden böyle bir şey yapmak istedim? Çünkü bence bu sürecin çok ciddi bir toplumsallaşma sorunu var. Bunu değişik yayınlarda dile getirdim. Tarafların, çatışan tarafların, birbirlerine güvenmeyen tarafların arasında güven arttırıcı birtakım adımlar atılması gerekiyor; özellikle de bu tarafların tabanlarında. Yani şöyle söyleyelim; örgüt, Türk kamuoyuna meram anlatmak durumunda, onlara bir şeyler söylemek zorunda. Öte yandan devlet de Kürt hareketine ve Kürt hareketi tabanına bir şeyler söylemek durumunda. Bu anlamda Devlet Bahçeli’nin bu sürecin başından itibaren izlediği tutum çok fonksiyonel oldu. Gerek Türkiye’deki gerek Türkiye dışındaki Kürtlerde ve Kürt hareketinin, başta Abdullah Öcalan olmak üzere birçok kadrosunda o güvensizliğin, iptal olmasa bile, azalmasına vesile oldu. Yani Bahçeli’yi Kürtler ve Kürt hareketi çok yakından takip etti ve genellikle olumlu olarak, tabii ki kuşkulu bir olumlulukla takip etti. Ama öte yandan Kürtler adına, Kürt hareketi adına konuşanların neredeyse hiçbiri Türk kamuoyunda bir ilgi uyandırmadı. Burada yasal alandaki kişiler tabii ki söz konusu. Çünkü Kandil ya da Avrupa’daki örgütlülüğün ayakları, oradaki isimler Türk medyasına konuşmadılar ya da Türk medyası onlarla konuşmadı. Öyle söyleyelim. Onlar daha çok örgüte yakın yerlerde konuştular. Bunlar Türkiye’ye çok az yansıdı, dolaylı bir şekilde yansıdı ve sonuçta Türkiye’de bir toplumsallaşma, sürecin toplumsallaşması meselesi gündeme geldi.
Bunu beni izleyenler bilirler, yazılarımda da yazdım. Başından itibaren bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini de düşündüm; hem süreci destekleyen bir vatandaş olarak ama aynı zamanda esas olarak tabii ki gazeteci olarak. Ve nitekim bu konuda birtakım taleplerim oldu Kürt hareketinin yasal ayağında, tabii ki DEM Parti ve çevresine bunu söyledim. Ama oradan bana genellikle olumsuz cevaplar geldi. Böyle bir şeye ihtiyaç olmadığı söylendi. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Uzun bir süredir tanıdığım ve yakın arkadaş olarak bildiğim bir isim bana açık açık “Böyle bir ihtiyaç yok, devletle Öcalan bu işi çok iyi götürüyor. Bunu toplumsallaştıracağız” diye, herhalde öyle düşündü, “Bir şeyler yapmaya çalışırsak ters teper” diye düşündü herhalde. Ama bu cümleyi kurdu: “Devletle Öcalan bunu pekâlâ götürüyor.” Ve ondan sonra da benim o süreçte bir şekilde elime geçen Öcalan’ın görüşme notlarından hareketle yazdığım haberlere kızdı ve bu haberlerin kaynağını öğrenmek istedi. Tabii ki böyle bir şeyi elde edemedi, edemeyeceği de belliydi. Hâlbuki o yayınlar, Medyascope‘ta yazdığımız o haberler çok ciddi bir şekilde Kürt olmayan kamuoyunun, Kürt hareketinin ve Öcalan’ın ne dediğini öğrenmesine vesile oldu ve bence olumlu bir işlev gördü. Neyse…
Burada tekrar aynı perspektifle şunu düşündüm: ‘‘Örgütün üst düzey bir yöneticisi sivil olarak röportaj verse — tabii ki bana, Medyascope’a — ne güzel olur.’’ Bu konuda birtakım ilişkilerimi zorladım. Bereket, bizim Medyascope’ta yaptığımız işlerin önemini idrak eden, çoğu yurt dışında olan bu hareketin birtakım önemli isimleri var ve o talep bir şekilde gelişti, iletildi, Kandil’e de iletildi ve sonra bir görüşme yaptık. Bir vesileyle gittiğim Süleymaniye’de orada örgütten birisiyle, önemli birisiyle ne yapmak istediğimi konuştum. Kendisi bana, bu sivil kıyafetle görüşmenin çok iyi bir fikir olmadığını söyledi. Kendilerinin buna sıcak bakmadığını söyledi. Ama o arada kendisi sivil kıyafetleydi. Bir evde muhabbet ediyorduk, yani konuştuk uzun uzun. Ben de ona dedim ki; ‘‘Niçin yapıyorsunuz böyle?’’ ‘‘İşte bu bizim kimliğimiz’’ gibi bir şeyler söyledi. Ben de dedim ki; ‘‘Bu sizin şu andaki kimliğiniz olabilir ama esas bundan sonraki mesele önemli. Siz ‘sivil siyaset, demokratik siyaset’ diyorsunuz. Ne olduğunuzu biliyoruz ama ne olmak istediğinizi bize anlatmanız daha iyi olmaz mı?’’ dedim. Anlaşamadık. Ama sonunda o görüşmenin ardından kısa bir süre sonra örgütün benimle, Medyascope’la konuşmak istediği, hazır olduğu söylendi ve biz gittik. Ve hâlâ bilmiyorduk tabii ki nasıl bir görüşme olacağını. Kiminle olacağını da bilmiyorduk. Ama üst düzey birilerinin olmasını bekliyorduk.
Önce bizi karşılayan, bizi ağırlayan örgütün medya ile ilişkilerinden sorumlu kişiler baştan dediler ki; ‘‘Sivil kıyafet yok. Siz bunu istemişsiniz, tamam, biliyoruz ama bu konuda böyle karar alındı.’’ Yani bildiğimiz kıyafetle çıkacak. Şimdi oraya kadar, Kandil’e kadar gidip de ‘‘O zaman ben yapmıyorum’’ diyecek halimiz yok. Olsun dedik, ne yapalım… Keşke böyle olmasaydı. Sonra da bir gün gecikti. Çarşamba günü yapacaktık. Bir şekilde ertelenmek durumunda kaldı. Bir gün Kandil’de bir köy evinde kaldık Kaya ile beraber ve ertesi gün sabah erkenden bir yere gittik ve orada Duran Kalkan’la bu röportajı yaptık. 70 dakikaya yakın bir video ve gerçekten bence ilk günlerdeki tepkilere baktığımda, sizler ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama sürecin toplumsallaşması anlamında daha şimdiden çok olumlu bir etki yarattı. Şunu biliyorum, birbirinden farklı kesimlerden beni tanıyan insanlar bana ulaşıp teşekkür ettiler. Yani gerçek anlamda birbirini tanımayan, farklı siyasi görüşlerden, farklı tutumlardaki insanları söylüyorum. Medyada yaptığımız yayın birbirinden farklı yerler tarafından alıntılandı, edildi ve bir iki istisna dışında herkes çok olumlu bir şekilde karşılık verdi.
İstisnalar çok da önemli değil. Yok efendim ben Duran Kalkan’la çok samimi bir sohbet yapmışım. Ne bekliyorlarsa yani, ben gideceğim orada Duran Kalkan’a sorgu yargıcı gibi mi sorular soracağım? Ki Duran Kalkan benim PKK içerisinde ilk röportaj yaptığım kişidir 2013’te ve çok güzel bir röportaj olmuştu ve o da çok memnun kalmıştı. Karşılıklı olarak birbirimize güvenen insanlarız ve sonuçta o güven sayesinde de bu röportaj çıktı. Buradaki temel mesele güven meselesi. Yani ön yargılarla, ön kabullerle gittiğiniz zaman bir adım bile ileriye gitmiyorsunuz. Tamam, yıllarca savaşıldı. Duran Kalkan bu savaşın ilk başından itibaren var olan, yanılmıyorsam 21 PKK kurucusundan hayatta olan az sayıdaki kişilerden birisi. Tamam, hepsi doğru. Üstelik Duran Kalkan Kürt de değil, bir Türkmen. Hani bazılarının gözünde tam bir hain. Olabilir ama sonuçta onun söyledikleri Türkiye’nin bu barışa, çözüme ne kadar yakın olduğumuzu bize gösterdi ve doğrudan kendi ağzından dinleyebildi insanlar. Videoda bir de, sesiyle, görüntüsüyle görebildiler ve bu anlamda bizim bu röportajla sürecin toplumsallaşmasına çok ciddi bir şekilde katkıda bulunduğumuzu düşünüyorum. Düşünüyorumun ötesinde eminim. Tabii bu bir röportajla olacak bir iş değil ama çok önemli bir eşikti. İlk kez, bu süreç boyunca ilk kez örgüt kendi medyasının dışında bir medya kuruluşunu ve bir gazeteciyi kendi mekanında, o efsanevi Kandil’de ağırladı. Çok profesyonel bir şeydi. Yani bizim kameramıza izin vermediler güvenlik nedeniyle ama üç kamera, genç birtakım örgüt üyeleri ama profesyonel, işlerini iyi bilen kişiler bu görüntüleri çektiler, fotoğrafları çektiler, sonra bize hafıza kartlarını verdiler. Her şey tıkır tıkır işledi. Çok ciddi bir örgütlülükleri var. Bunu daha sonra, muhtemelen yarınki yayında biraz daha anlatmak istiyorum. Neyse, sonuçta Duran Kalkan’ın o üniformasını çıkartma imkanımız olmadı ama sürecin toplumsallaşmasına katkıda bulunan bir röportajı onun da sayesinde gerçekleştirmiş olduk. Ve bu noktada — adını vermeyeceğim ama kendisi çok iyi biliyor — bu röportajı, bu yaptığımız işi, bana ‘‘Sürecin toplumsallaşmaya ihtiyacı yok. Sen de böyle haberler yapmaktan artık vazgeç’’ diyen ‘‘eski’’ arkadaşıma ithaf ediyorum.
Ama bu yayını bir aileye ithaf edeceğim: Tosun ailesi. Tosun ailesi derken Necdet Tosun, Erdal Tosun, Gürdal Tosun. Necdet Tosun Balıkesir’de bir terzi yanındayken sinemacıların keşfettiği bir isim ve sinemada şişman, genellikle aşçı rollerinde çıkan, bizim çocukluğumuzun en sempatik oyuncularındandı ve sonra oğulları da onun peşine gittiler. Onlar da babaları kadar iri, öyle diyelim ve onlar da komedi yaptılar. İkisi de, Erdal da Gürdal da konservatuvarda okudular. İkisi de BKM‘de oynadı. Ben Erdal’ı İstanbul’da Fındıklı Lisesi’nde okuduğu zamanlardan biliyorum. Çünkü o tarihte — neredeyse biz yaşıtız Erdal’la, öyle biliyorum; benden bir yaş küçük, evet — Fındıklı Lisesi bizim sol hareket adına örgütlenme yürüttüğümüz okullardan birisiydi ve o zamanlardan orada okuduğunu, “Necdet Tosun’un oğlu da burada” diye Fındıklı Lisesi’ndeki arkadaşlar anlatırdı. İkisi de oyunculukta çok parlaktı. Ve ama hepsinin kaderi, üçünün de kaderi çok trajik oldu diyeyim. Önce Necdet Tosun’la başlayalım. Bir iş için gittiği Almanya’da trafik kazası geçirdi. Türkiye’ye geldi ve maalesef 48 yaşında kurtarılamadı, hayatını kaybetti. Oğlu, ilk olarak Gürdal. Gürdal da 33 yaşında, erken bir yaşta hastalandı ve hayatını kaybetti. Erdal’ın durumu ise babasına benzer bir durum. Bir trafik kazası, bizim iş yerine çok yakın, Büyükdere Caddesi’nde, orada jandarmanın birliği vardır, orada sapakta arabasının üzerine başka bir araba geldi ve o da hayatını 53 yaşında kaybetti. Üç Tosun, yani hayatları bizleri güldürmekle geçmiş üç Tosun’un; Necdet Tosun, Gürdal Tosun ve Erdal Tosun’un maalesef hayatları çok trajik oldu. Ama üçünü de sevgiyle ve minnetle hatırlıyoruz ve anıyoruz. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








