Resul Emrah Şahan ile söyleşi: “Siyaset, toplumdaki hazır öfkenin arkasından sürüklenmek değildir”

İSTANBUL (Medyascope) – Tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, kamuoyuna açıklandıktan çok kısa bir süre sonra çerçeve yasanın taslağı hakkındaki eleştirilerini belirtmiş ve şöyle demişti: “Eksiğiyle fazlasıyla bu bir başlangıç. Ortak gelecek için, ben başlamaktan yanayım.”

Resul Emrah Şahan ile TBMM’deki oylamayı, YENİ Parti’nin tutumunu ve bundan sonra olabilecekleri konuştuk.

Resul Emrah Şahan'ın tutukluluk incelemesinde avukatı yer almadı
Resul Emrah Şahan ile söyleşi
  • Çerçeve yasaya ilk desteğini açıklayanlardansınız. Riskli bir karar değil miydi? Nasıl bir motivasyonla hareket ettiniz?

Tutukluluğumun 17. ayını doldurmak üzereyim. İnsanın burada düşünecek çok zamanı oluyor. Dışarıda siyaset çoğu zaman anlık tepkilerle ilerliyor, burada ise o temas yok. Elinizde sadece bolca zaman, bir kalem, bir kâğıt ve kendi vicdanınız var. O yüzden evet, buradan böyle bir konuda konuşmak riskli olabilir. Çünkü içeriden dışarıya neyi neden söylediğinizi anlatmak hiç kolay değil. Çok açık söyleyeyim ben bu destek açıklamasını yaparken bu mesele kime yarar, kime zarar diye hiç bakmadım. 40 yıldır bu çatışmanın bu ülkeye ne kaybettirdiğine baktım. Kaybettiğimiz insanları, evine ateş düşen aileleri düşündüm. Ve bu meselenin artık başka bir yoldan yürüyebilme ihtimaline -sadece ve sadece o ihtimale- baktım. Sonra kendime çok basit bir soru sordum: Ben bu ihtimale sırtımı dönebilir miyim? Hayır, dönemezdim. Dışarıda olsam da dönmezdim, içerideyken de dönemezdim.

“Biz bugün hâlâ o ilk aşamadayız”

Yasanın eksiklerini elbette görüyorum. Bu bir demokratikleşme yasası değil. Kürt meselesini çözmüş değiliz, eşit yurttaşlığı kurmuş değiliz, önümüzde daha çok ama çok uzun bir yol var. Ama şu an sürecin hangi aşamasında olduğumuzu doğru görmek lazım. Daha önceki çözüm sürecinden de bir deneyim var. Bugünkü süreçse başından beri kabaca iki aşama üzerinden ilerliyor. İlki, silahların geri dönülmez biçimde devreden çıkması, örgütsel yapının sona ermesi ve bunun teyit edilmesi. İkincisi de benim asıl önemli gördüğüm demokratikleşme ayağı. Biz bugün hâlâ o ilk aşamadayız. Meclis’ten geçen yasaya da ben biraz buradan bakıyorum. Çatışma sona eriyorsa silahın bırakılması, insanların dönüşü  ve bunun hukuk içinde olması için bir kapı açmak zorundasınız. İşte bu yasa benim için o kapının bir adımı. O kapının ardında nasıl bir Türkiye kuracağımız ise asıl büyük mesele.

Bakın, bu ülkede güvenlik gerekçesi yıllarca her şeyin önüne kondu. Demokrasi hep sonraya bırakıldı, haklar için hep daha sakin, daha güvenli bir gün beklendi. Ama şimdi silah artık gerçekten konuşmayacaksa, bu gerekçenin arkasına da eskisi kadar kolay saklanılamaz. O yüzden bana göre asıl mücadele şimdi başlıyor.

Ben bir şehir plancısıyım. Bir kente yalnızca binalarından, yollarından bakamazsınız. Orada yaşayan insanı, ilişkileri, hafızayı, eşitsizlikleri de görmek zorundasınız. Devlete de siyasete de benim bakışım bundan farklı değil. Ayrıca ben kent uzlaşısı, Türkiye İttifakı fikriyatını savunmuş, farklı insanların aynı kentte birlikte karar verebileceğine inanmış bir siyasetçiyim. Birlikte yaşama ihtimalinin yeniden konuşulduğu böyle bir anda susabilir miydim? Çok evi yasa boğmuş bir meselede siyasetçinin işi, ne olursa olsun bu acının bir daha üretilmeyeceği yolu aramaktır diye düşünüyorum. Başka gençlerin, başka ailelerin aynı acıyı bir daha yaşamamasını sağlayabilmektir.

resul emrah şahan haberleri
Resul Emrah Şahan ile söyleşi
  • Yasaya karşı çıkanların çoğunun, temel gerekçe olarak, sizin gibi cezaevindeki belediye başkanları, siyasetçileri, aydınları göstermesine ne diyorsunuz?

Bu itirazların çoğunun gerçek bir dayanışma duygusundan geldiğini biliyorum. Uğradığımız haksızlığı gören, vicdanının sesini duyurmaya çalışan herkese saygım sonsuz. Çünkü benim, Ekrem Başkan’ın, Selahattin Demirtaş’ın ve daha nice insanın özgürlüğünden edilmesi büyük bir hukuksuzluk. Buna itiraz etmek de hepimizin ortak sorumluluğu.

Ama ben meseleyi burada bırakmıyorum.

Ben koltuğunda kayyım oturan tutuklu bir belediye başkanıyım. 25 yıllık en yakın dostum Tayfun Kahraman, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen hâlâ cezaevinde. Bunları çok içeriden yaşayan biri olarak, devletin bir yandan Kürt meselesinin silahlı boyutunu yumuşatırken öte yandan seçilmiş muhalefeti içeride tutmayı sürdürmek istediğinin farkındayım. Ama bu haklı itirazı 40 yıllık bir şiddetin bitirilmesine cephe almanın gerekçesine dönüştürmek de bambaşka bir şeydir. Oradaki haklılık sessizce bir bencilliğe kayar.

Gürkan Akgün, Tayfun Kahraman ve Resul Emrah Şahan
Resul Emrah Şahan ile söyleşi

O yüzden bizim asıl sormamız gereken soru yaşadığımız haksızlıklar bizi nasıl bir siyasete götürüyor olmalı.

Bakın, bu hukuksuzluklar insanı iki yere savurabilir. Ya intikam duygusuna, ya köşeye sıkışmış bir pazarlıkçılığa. Ben ikisini de istemiyorum. Çünkü o yola girersek, bizi buraya kapatan siyaset asıl o zaman kazanır. Geçmişi unutmayacağız elbette. Ama unutmamakla, bu ülkenin geleceğini geçmişin rehinesi yapmak aynı şey değil.

Bana göre siyaset onca şeye rağmen ortak bir gelecek kurma iradesini elden bırakmamaktır. Haksızlığın öcünü almak için yarını feda etmek değil.

Ben bu yüzden ilk açılan kapının kapanmasını istemedim. Çünkü asıl mücadelenin o kapı açıldıktan sonra başlayacağını biliyorum. Hukukun üstünlüğünü, seçilmiş iradenin korunmasını, kayyım düzeninin bitmesini, adil yargılanmayı, eşit yurttaşlığı işte o zaman çok daha güçlü isteyebiliriz. Kapıyı kapatarak değil, o kapıdan içeri girerek.

“Artık ikinci aşama ertelenmesin”

  • Bu bağlamda, Selahattin Demirtaş’ın Selçuk Mızraklı ile ortak kaleme aldığı açıklamayı nasıl buldunuz?

Çok değerli bir açıklamaydı. İki isim de bu ülkede bedeli en ağır ödeyenlerden. Yıllardır içerideler ve yaşadıkları haksızlıklara rağmen hâlâ geleceği kurma dertleri var.

Selçuk Mızraklı’nın, yıllar süren kayyımın ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne gittiği günü hatırlarsınız. Hepimiz televizyondan izledik, o görüntüler aklıma kazınmıştı. Makamın kırılgan şatafatı karşısında, yurttaş iradesinden gelen o gücü görmüştük. Bugün Mızraklı da, Demirtaş da tıpkı benim gibi duvarların ardından toplumu dinlemeye çalışıyorlar, seslerini de oradan duyuruyorlar. Yaşadıkları haksızlığı ne inkâr ediyorlar ne de üstünü örtüyorlar. Tam tersine, ‘Bu acılar boşuna çekilmedi, toplum kazansın diye çekildi’ diyorlar. Söyledikleri de aslında çok net. Altını ne kadar eşelerseniz eşeleyin, birlikte yaşama arzusundan başka bir şey çıkmıyor. Bu cümlelerin gücü geçmişi kapatma iddiasında değil, geleceği ortak bir zemine kurma niyetinde. Üstelik eleştirinin de meşru olduğunu teslim ediyorlar. Beni asıl ikna eden de o denge. Ne eksikleri halının altına süpürmek, ne de o eksikler yüzünden bütün süreci çöpe atmak. Bana en dokunan tarafıysa şu: Acıların yarıştırılmadığı bir dil. Acı Şırnak’tan Tekirdağ’a hepimizin. Siyaset, kendi tarafının acısını büyütüp ötekinin acısını küçültme sanatı değil bence. Herkesin acısını insan acısı olarak görebilme.

Benim burada ekleyeceğim tek şey var. Madem o ilk eşik geçildi, artık ikinci aşama ertelenmesin. Meclis Komisyonu raporunun 7. bölümü bu açıdan çok önemli, çünkü orada artık soyut temenniler değil somut başlıklar var. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması. Tutuksuz yargılamanın esas alınması. İfade özgürlüğü. Kayyım uygulamalarının sona ermesi. Yerel demokrasinin güçlenmesi. Eğer demokratikleşme sürekli yarına bırakılırsa, bugün yasanın çıkardığı toplumsal infial küçüleceğine büyür. Toplumsallaşması iyice imkansız hale gelir. Toplumsallaşmanın yolu da adaletten, eşit yurttaşlıktan, yerel demokrasiden ve özgür siyasetten geçiyor.

  • Yaptığınız açıklamaya çok sayıda tepki geldi. Bunların size aktarıldığını düşünüyorum. Bu tepkiler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Geldi, hem de epey geldi. Bir kısmı bana da ulaştı. Yaşadığım hukuksuzlukla bu yasaya verdiğim desteği yan yana koymakta zorlananları anlıyorum. İktidara güvenilmez diyen oldu. Bundan demokratikleşme çıkmaz diyen oldu. Bana tutuklu olduğumu hatırlatanlar bile oldu. Ama bunlar beni kızdırmadı esasen.

Çünkü bunların çoğunu ben de düşünüyorum. Ama eleştirinin başladığı yerle vardığı yer aynı şey değil. Yasayı eksik bulmak başka bir konu. O yasanın dayandığı tarihsel eşiği yok saymak, savaşı ve ürettiği şiddeti geride bırakacak bir sürecin önünü kesmeye çalışmak başka bir konu.

Bir de siyasetin nasıl yapılacağına dair daha temel bir meselemiz var. Siyaset, toplumdaki hazır öfkenin arkasından sürüklenmek değildir. Hele bu öfke büyük ölçüde çatışma döneminin ördüğü duvarlardan, önyargılardan besleniyorsa. O öfkeyi anlarsınız elbette. Ama yine de daha iyi bir yaşam vaadini somut biçimde gösterip başka bir yol önerirsiniz. İşte o zaman siyaset yapmış olursunuz. Yoksa o günkü öfkenin sözcüsüne dönersiniz.

Sosyal medyanın da ayrı bir iklimi var. Orada çoğu zaman en yüksek ses en doğru ses sanılıyor. İnsanlar birbirini dinlemekten çok kendi öfkesini büyütüyor. Ben içeride, ekran karşısında bunu neredeyse bir laboratuvar gibi izliyorum. Aynı cümleler, aynı ezberler, giderek sertleşen bir dil. Oysa bu kadar kırılgan bir meselede dil çok önemli. Birbirimizin korkularını büyüterek konuşursak yine aynı yere döneriz. Biraz da birbirimizi duyarak konuşmayı öğrenmek zorundayız.

Ben tepkileri görmezden gelmiyorum, hatta düşüncelerimin sağlamasını yapmak için gerekli buluyorum. Ama itirazın bizi yeniden o eski güvenlikçi siyasetin içine hapsetmesine razı değilim. Şunu da eklemek isterim: Siyasetçi bir de sesi kısılmışları, bağırmayanları, kenarda sessizce izleyenleri görmek zorunda. Bu ülke sessiz kalanların da ülkesi. Orada beni duyan, bana ses vermeye çalışan yurttaşlar olduğunu biliyorum. Bu da bana duvarların ardında bile güç veriyor.

  • YENİ Partinin yöneticiler dışında parti grubunu serbest bırakması kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önce şunu söyleyeyi: Milletvekillerinin vicdanını yok sayıp herkesi tek bir düğmeye basmaya zorlayan bir siyasetten yana değilim. Böylesine ağır ve tarihsel bir konuda farklı görüşlerin çıkması doğaldır. Benim için önemli olan şu: Böyle tarihsel bir eşikte, farklı görüşlere rağmen partinin ortak demokratik yönelimini koruyabiliyor muyuz?

Burada Genel Başkan’ın tutumu çok önemliydi. Evet oyunu kendi üstüne aldı. Kendi tabanından ağır itiraz geleceğini bile bile barış yönünde büyük bir sorumluluk aldı. Ben de ortak geleceğe inanan biri olarak söylüyorum keşke tam da böyle bir anda yeni siyaset iddiası daha güçlü görünebilseydi. Yani eski siyasal korkuların karşısına ortak bir irade konabilseydi. Toplumdaki en yüksek sese göre yer tutmak yerine, kendi değerlerinden hareketle insanı ikna etmeye çalışan bir siyaset. Benim tercihim o yüzden daha açık bir kurumsal sahiplenmeden yana olurdu. Çünkü yeni siyasetin farkı biraz da burada beliriyor. Yalnızca yükselen tepkiyi izleyen değil, toplumu dinleyip gerektiğinde onu başka bir ihtimale ikna etmeye çalışan bir siyaset. Değişim de çoğu zaman en çok bağıranın sesinde değil, kimsenin pek duymadığı yerde, insanların yavaş yavaş fikrini değiştirmesiyle geliyor zaten.

Bunu biraz da kendi belediye başkanlığı günlerimden biliyorum. Bir kenti sadece toplantıyla, raporla, anketle anlayamıyorsunuz. Aynı sokakta yürümek, aynı pazarda durmak, aynı çay ocağında oturmak gerekiyor. İnsanlar bazen söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle de anlatıyor kendini.

Ama sonuç olarak eğer yeni nesil siyaset diyorsak içinde çoğulculuk da olacak, tartışma da olacak, itiraz da olacak elbette. YENİ Parti’nin farkı, toplumu gerçekten dinleyen, anlayan ve geleceğe hazırlayan bir siyaset inşa edebilmesinde yatacak. Ben önümüzdeki dönemin en önemli meselelerinden birinin de bu olacağına inanıyorum.

“Zor bölüm şimdi başlıyor”

  • Artık yasa çıktı, Türkiye’yi neler bekliyor?

Bence asıl zor bölüm şimdi başlıyor. Çünkü yasa çıkarmakla barış yapılmış olmuyor. Sadece barışın devam edebileceği bir hukuki güzergâh açmış oluyorsunuz.

İlk sınav bu yasanın uygulanması olacak. İnsanların dönüşü nasıl sağlanacak, hukuki durumları nasıl belirlenecek, en önemlisi de süreç ne kadar şeffaf yürüyecek. Bunların hepsini hep birlikte göreceğiz.

Ama benim gözümde asıl büyük sınav ikinci aşama. Türkiye burada durursa eline geçen şey çatışmasızlık olur. Evet, çok değerlidir. Ama barış sadece bu mudur? İnsanların birbirini öldürmediği bir ülke kurarsınız, gene de eşitsizlik, adaletsizlik, korku ve dışlanma pekala sürebilir. Kalıcı barış bundan çok daha fazlasını ister. Yoksa elimizde kalan şey kırılgan bir çatışmasızlıktan ibaret olur. Mutsuzluğun, geleceksizliğin, güvensizliğin altında yeni kuşakları yeni çatışma riskleri bekler. O yüzden ikinci aşamayı bir an önce başlatmak gerekiyor. Yani barışı silahların sustuğu masadan alıp insanın gündelik hayatına indirmek. 

Bir de meselenin yeterince konuşmadığımız önemli başka bir tarafı var. Silah sustuğunda Türkiye’de herkes biraz değişmek zorunda kalacak. Milliyetçiler de değişmek zorunda kalacak. Sosyal demokratlar da. Kürt siyaseti de. Ve tabii devlet de aynı şekilde devam edemeyecek. Çünkü siyasetin üzerinde onlarca yıldır duran çok büyük bir bölünme korkusu vardı. Silahlı çatışma bu korkuyu sürekli yeniden besliyordu. Şimdi silah gerçekten devreden çıkıyorsa, o eski korkular üzerinden siyaset yapmanın zemini de değişiyor. Bundan korkmak yerine bunu bir fırsat olarak görmemiz lazım.

Mesela bu ülke kendi doğusuna çok uzun yıllar bir güvenlik meselesi olarak baktı. Orada yaşayan milyonlarca insanın hayatına, şehirlerine, üretimine, toprağına, suyuna, gençlerine çoğu zaman güvenlik penceresinden baktık. Oysa barış dediğimiz şey biraz da o pencereyi değiştirmek. Diyarbakır’a, Van’a, Hakkari’ye yalnızca güvenlik haritasından değil Türkiye’nin ortak kalkınma haritasından bakabilmek. Doğru bir planlamayla o toprağın suyunu, enerjisini, genç insanını ülkenin yeni bir kalkınma hikayesine çevirebilmek. O gencin kendi memleketinde bir işi, bir geleceği olduğunu hissedebilmesi. Ben barışın gündelik hayattaki gerçek karşılığını biraz da burada görüyorum.

DEM Parti’ye eleştiri

  • YENİ Parti bu süreçte neleri nasıl yapmalı?

YENİ Parti’nin önünde büyük bir imkan var ama aynı ölçüde büyük bir sınav da var. Alışagelmişin dışında başka bir yol kurmak gerekiyor. 

Bunun ilk şartı, ikinci aşama için elde net bir program olması. YENİ Parti bundan sonra Türkiye’nin bütün demokratlarıyla birlikte hükümete demokratikleşmenin takvimini sormalı. Adil ve bağımsız bir yargının, mahkeme kararlarının uygulanmasının zorunluluğunu, kayyım uygulamasının bitmesini, ifade özgürlüğünü, tutukluluk rejimini masaya koymalı. Ve bunları düpedüz Türkiye’nin öncelikli demokratikleşme gündemi olarak almalı ve bunların etkin kökeni, dini, mezhebi, bölgesi, dünya görüşü ne olursa olsun, tüm yurttaşların eşit, özgür, refah ve barış içinde bir arada yaşamasının ön koşulu olduğunu anlatmalı.

İkincisi, YENİ Parti ile Kürt siyaseti arasındaki ilişki doğru kurulmalı. Burada DEM Parti’ye de bir eleştirim var. Son 10 yılda bu ülkedeki demokrasi mücadelesinin en önemli damarlarından biri, DEM Parti’nin Türkiye’nin batısındaki demokratik, seküler ve sosyal demokrat kesimlerle kurduğu ortaklıktı. Türkiye İttifakı fikrinin en kıymetli tarafı da buydu. Kürt siyasi hareketi bugün çok kritik ve kaçınılmaz olarak devletle, iktidarla doğrudan bir müzakere yürütüyor. Nedenlerini çok iyi anlıyorum. Ama bunu yaparken o Türkiye İttifakı fikrini geri plana atmamalı, tersine barış siyasetinin somut bir kazanımı olarak sahiplenmeli. Çünkü DEM Parti yalnızca devletle konuşup Türkiye’nin batısındaki demokratik kaygıları ihmal ederse, kendi kamuoyu önünde de inandırıcılığını yitirir. Aynı şekilde batıdaki demokratik siyaset de Kürtlerin yaşadığı tarihsel tecrübeyi bir kader gibi görüp çözümü hep muğlak bir geleceğe ertelerse, ne Türkler ne de Kürtler ona çözümün gerçek aktörü gözüyle bakar. Bu köprünün iki ucundan birden yürünmesi gerekiyor.

Aslında burada, sık sık dile getirdiğim bir siyasi kültür bozulmasına da değinmek isterim. Türkiye’de siyaset uzun süredir kendini müşteriye beğendirmeye çalışan bir vitrin ürününe döndü. Seçmende ne karşılık buluyorsa ambalajını ona göre değiştiriyor, cümlesini değiştiriyor, pozisyonunu değiştiriyor. İşin rengi giderek sosyal medya algoritmalarına teslim oldu. Bürokratlar bile artık hizmetten çok hizmetin görüntüsüyle uğraşır hale geldi. Oysa siyaset, doğru olduğuna inandığın şeyi toplumla birlikte kurmak ve insanı ona ikna etmektir. Bir yanda fenomenlik, öbür yanda siyasetçilik arasında sıkışıp kalmış tuhaf bir dönemdeyiz. Böyle olunca popülizm en rahat, en konforlu alan haline geliyor. Kimse kimseyi ikna etme zahmetine girmiyor, herkes zaten kendini alkışlayana konuşuyor. 

Ben yeni siyasetin bunun tam tersinden kurulacağını düşünüyorum. Mahalleden başlayarak. İnsanların arasından. Onların korkusunu, itirazını, gündelik hayatını duyarak. Ama duyduğunu tekrar ederek değil, birlikte yeni bir yol arayarak. Açık söyleyeyim, bu yeni siyaset henüz kurulmuş da değil, bir yanıyla hâlâ aranıyor. Bence bunda utanılacak bir şey de yok. Çünkü yeni dediğimiz şey masa başında yazılmış hazır bir reçete değil. Mahalleden, kentten, toplumun içinden büyüyecek. Nitekim Sayın Özgür Özel’in de dediği gibi, bu partiyi gerçekten millet kurdu. Öyleyse büyümesi de o milletin içinden olacak. Buradaki asıl mesele hazır cevapları çoğaltmak değil o yolu görebilecek kadar açık ve cesur olabilmek.

Son olarak, yine bütün bu konuştuklarımız bağlamında bir noktanın altını çizeyim. Haksızlıklar arasında bir sıralama yapılmamalı. Benim özgürlüğümü isteyen Kürt yurttaşın hakkını ben savunacağım. Kayyıma uğramış bir belediyenin seçmen iradesini savunan da İmamoğlu’nun hukukunu savunacak. YENİ Parti’nin asıl büyüme ihtimali de bence tam burada.

“Bu davadaki hukuksuzluk gerçek”

  • Pazartesi günü yeniden başlayacak olan İBB davası bu gelişmelerden herhangi bir şekilde etkilenebilir mi?

Doğrudan bir bağ kurmak beni de sizi de yanıltır. O yüzden temkinli konuşacağım. Bu iki alan iki ayrı mantıkla işliyor ve iktidar bunları bilerek ayrı tutuyor. Devlet bir aktörle müzakere ederken, bir başka muhalefet biçimini yargı eli ile veya yürütmenin sağladığı araçlarla daraltmaya devam ediyor. İBB davası da baştan sona bu ikinci mantığın sahasında yürüyor.

Bir hukuki süreç işliyormuş gibi görünüyor, mahkeme var, heyet var. Ama çoğu zaman anlattığımız gerçekler, yaptığımız savunmalar sanki bizimle heyet arasında bir boşlukta kayboluyor. Böyle bir zeminde size İBB davasında somut bir iyileşme bekliyorum desem, gerçekçi görünür müyüm? İyileşme derken asgari anayasal güvencelerin sağlandığı, adil bir yargılamadan söz ediyorum, zira bunun halen çok uzağındayız. Yargılamanın başından beri gördüğümüz, duyduğumuz, yaşadığımız şeyler bendeki bu kanaati daha da güçlendirdi ve somutlaştırdı. Tabii bu durum savunmadan vazgeçeceğimiz anlamına gelmiyor. Hukuki mücadelemizi, her duruşmada, her dosyada, usulüne ve esasına sonuna kadar sahip çıkarak sürdüreceğiz. Çünkü o boşluğu dolduracak olan da bizim bu kararlılığımız.

Ortadaki baskı gerçek, bu davadaki hukuksuzluk gerçek. Pazartesi günü de bu gerçekle bir kez daha yüzleşeceğiz.

Benim umudum, bu ülkenin o çelişkiyi görecek vicdanını hâlâ koruyor olması.  Adaletin imkânı kalmamışken yürütülen bir barış siyaseti bir yere kadar ilerleyebilir ama kalıcı bir toplumsal barışa ulaşamaz. Acı gerçek bu. O nedenle demokrasiyi, barışı ve adaleti hep birlikte kurmak için mücadele edeceğiz. Kolay olmayacak elbette. Ailemden uzakta geçen bunca gün ve gece boyunca en çok da bunu düşünüyorum. Adil, demokratik ve ortak bir geleceği ufukta görmeden, bize rahat uyku yok.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş