İSTANBUL (Medyascope) – “Azerbaycan’da Muhalefet” yazı dizisinin üçüncü bölümünde avukat Emin Abbasov ve genç aktivist Rüstem İsmayılbəyli, Azerbaycan’da muhalif olmanın farklı boyutlarını anlattı.

Azerbaycan’da muhalefete yönelik baskı yalnızca siyasi partiler veya gazeteciler üzerinden işlemiyor. Hukuk sisteminin nasıl işlediğinden üniversitelerdeki öğrenci hareketlerine, cezaevlerinden iş hayatına kadar farklı alanlarda etkisini gösteriyor. Avukat Emin Abbasov yargı sisteminden siyasi davalara, cezaevi koşullarından avukatlara yönelik baskılara uzanan hukuki tabloyu, İsmayılbəyli ise gençlerin gelecek arayışını, üniversitelerdeki baskıyı ve muhalif kimliğin gündelik hayattaki bedelini değerlendirdi.
Azerbaycan’daki hukuk sistemini anlatan Emin Abbasov, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı gibi hukuk devletinin temel ilkelerinin ortadan kalktığı bir tablo çizdi.
Sistemin siyasi açıdan hassas davalarda nasıl işlediğini aktaran Abbasov, “Masumiyet karinesi ve savunma hakkı gibi anayasal haklar bazı kanunlarda yalnızca beyan düzeyinde mevcut. Ancak pratikte, özellikle siyasi açıdan hassas davalarda bu güvencelerden söz etmek mümkün değil. Mahkemeler, yürütme ve soruşturma organları üzerinde bağımsız denetim mekanizmaları olarak değil, savcılığın iddialarını meşrulaştıran kurumlar olarak hareket ediyor. Bu nedenle halk arasında mahkemeler için ‘noter’ ifadesi kullanılıyor. Aynı ifade, yürütmeden gelen yasa tasarılarını onaylayan parlamento için de kullanılıyor” dedi.
Abbasov, rejimin muhalif siyasetçiler, gazeteciler ve STK temsilcileri üzerinde baskı kurmak için yalnızca siyasi suçlamalara değil, kaçakçılık, yasadışı girişimcilik, vergi kaçırma ve kara para aklama gibi suçlamalara da dayanan soruşturmalar açtığını belirtti. Azerbaycan’da hukukun siyasi hedefler doğrultusunda işletildiğini ifade etti.
Abbasov, özellikle bağımsız medya ve sivil toplum kuruluşlarını hedef alan soruşturmalarda yurtdışından alınan finansmanın veya yapılan hizmet sözleşmelerinin önce yasadışı faaliyet olarak nitelendirildiğini, ardından aynı maddi olayların birbirine bağlı birkaç ağır suçlamanın dayanağına dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Cezaevlerinde aşırı kalabalık ve sağlık hizmetlerine erişim sorunu
Azerbaycan’daki cezaevleri söz konusu olduğunda Abbasov’un çizdiği tablo dört başlıkta yoğunlaşıyor: Aşırı kalabalık, yetersiz sağlık hizmetleri, bağımsız denetim eksikliği ve işkence ile kötü muamele iddialarını etkili biçimde soruşturacak mekanizmaların bulunmaması.
Cezaevi nüfusu da bu tablonun önemli göstergelerinden biri. Abbasov’un paylaştığı verilere göre ülkede her 100 bin kişiye 271 mahkûm düşüyor. Bu oran Avrupa’nın en yüksek oranlarından biri. Bakü Ön Gözaltı Merkezinde doluluk oranı yüzde 120’nin üzerine çıktı. Ülkedeki toplam cezaevi nüfusu 27 bin 673; bunun yüzde 20,8’ini tutuklu yargılananlar oluşturuyor.
Tutukluluk kararlarına ilişkin rakamlar ise yargı sistemine yönelik eleştirilerle birleşiyor. 2024’te polisin tutuklama taleplerinin yüzde 96,47’si, Devlet Güvenlik Servisi’nin taleplerinin ise tamamı savcılık tarafından onaylanarak mahkemelere gönderildi; bu taleplerin büyük çoğunluğu mahkemelerce de kabul edildi.
Cezaevindeki bir başka sorun sağlık hizmetlerine erişim. Özellikle kronik veya ağır hastalığı bulunan mahkûmların uzman doktor muayenesine ve gerekli testlere erişimde, bağımsız tıbbi değerlendirme almada veya cezaevi dışındaki sağlık kuruluşlarına sevk edilmede ciddi engellerle karşılaşabildiğini belirten Abbasov, siyasi mahkûmlar söz konusu olduğunda aile ve avukat görüşmelerinde de ek kısıtlamaların devreye girebildiğini ifade ediyor.
Şubat 2026’dan itibaren bazı siyasi mahkûmlar, haftada bir yapılması gereken dört saatlik fiziksel görüşlerin cam arkasında 30 dakikalık görüşmelere dönüştürüldüğünden şikâyet etmeye başladı. Avukat-müvekkil ilişkisinin gizliliği de her dosyada korunmuyor. Abbasov, bazı avukatların dosyalarının görüşme öncesinde tarandığını ve bu avukatların mesleki baskıyla karşılaştığını belirtiyor.
Cezaevlerindeki yapısal sorunlar bütün tutuklu ve hükümlüleri etkiliyor. Ancak Abbasov’un dikkat çektiği nokta, siyasi mahkûmların aynı sistem içinde daha seçici ve cezalandırıcı uygulamalarla karşılaşabilmesi.
Disiplin cezalarının daha sık kullanılması, aile ve telefon görüşmelerinin sınırlandırılması, mektup ve kitaplara erişimin engellenmesi, avukat görüşmelerine müdahale edilmesi ve sağlık hizmetlerinin geciktirilmesi bu uygulamalar arasında.
Abbasov, özellikle cezaevi koşullarını kamuoyuna taşıyan tutukluların durumuna dikkat çekiyor:
“Bazı durumlarda tutuklunun kamuoyuna açıklama yapması, cezaevi koşullarından şikâyet etmesi, açlık grevine başlaması veya avukatı aracılığıyla kötü muamele iddiasını duyurmasının ardından koşullarının daha da ağırlaştırıldığını kaydediyoruz. Hücreye koyma, fiziksel ve psikolojik baskı, diğer mahkûmlar aracılığıyla baskı veya tecrit gibi yöntemlere de başvurulabiliyor. Fark her zaman resmî statüden kaynaklanmıyor. Aynı cezaevi kuralları muhalif kimliği bulunan bir kişiye karşı daha kısıtlayıcı ve cezalandırıcı biçimde uygulanabiliyor.”
Hükümeti eleştiren biri hukuken güvende mi?
Azerbaycan’da hükümeti kamusal alanda, özellikle de internet üzerinden eleştirmenin hukuki sonuçları öğretmenden gazeteciye, aktivistten siyasi lidere kadar geniş bir kesimi etkileyebiliyor. Abbasov’un çizdiği tabloda sorun yalnızca yeni yasaklar ve ağır yaptırımlar değil. Mevcut ceza ve idari mevzuatın uygulanma biçimi de eleştirel görüş açıklayan kişilere karşı bir baskı aracına dönüşebiliyor.
Bağımsız gazetecilik yapan, siyasi olarak örgütlenen, yolsuzlukları araştıran veya insan hakları ihlallerini düzenli biçimde belgeleyen kişiler ile sivil toplum kuruluşları açısından hukuki güvenlik alanının ciddi biçimde daraldığını belirten Abbasov, meselenin yalnızca kanunda hangi hakların bulunduğuyla açıklanamayacağını düşünüyor:
“Yasalarda birçok hak hâlâ mevcut. Ancak yasaların uygulanma biçimi, herhangi bir davranışın istendiğinde yasa ihlali olarak değerlendirilmesine imkân verebiliyor. Böyle bir durumda sizi yasanın bu şekilde uygulanmasından koruyacak etkili bir mekanizma bulunmuyor.”
Bu güvencesizlik, gözaltı ve soruşturma sürecinde daha somut hâle geliyor. Siyasi açıdan hassas dosyalarda avukata erişimin geciktirilmesi, kişinin ilk ifadesinin avukat olmadan alınması, yakınlarına zamanında bilgi verilmemesi, kötü muamele iddialarının etkin biçimde soruşturulmaması ve tutuklama kararlarının soyut gerekçelere dayandırılması Abbasov’un öne çıkardığı başlıca sorunlar arasında.
Mahkemelerin bu ihlalleri daha sonra etkili biçimde gidermemesi ise kanunda mevcut hakların pratikteki karşılığını zayıflatıyor. Abbasov açısından asıl sorun tam da burada başlıyor:
“Bugün asıl mesele Azerbaycan mevzuatında temel hakların bulunup bulunmaması değil; bu hakları siyasi açıdan hassas bir dosyada bağımsız ve etkili biçimde koruyabilecek kurumların işleyip işlemediğidir. İnsan hakları avukatları olarak gözlemimiz, özellikle taraflardan birinin devlet olduğu insan hakları davalarında mevcut sistemin kişiye gerçek bir güvence sağlayacak ve davayı iyi niyetle karara bağlayacak bağımsız bir mekanizma kurmamış olduğudur.”
Abbasov, bugünkü tabloyu ceza hukuku ve idare hukuku düzenlemelerinin halka karşı en yaygın biçimde kötüye kullanıldığı dönemlerden biri olarak değerlendiriyor. Hükümeti açıkça eleştiren sıradan bir yurttaşın dahi soruşturmayla karşılaşabileceği bir ortamda, hukuki güvenlik meselesinin yalnızca kanun metinlerine değil, bu kanunları uygulayan kurumların bağımsızlığına bağlı olduğunu vurguluyor.
Avukatlar da baskının hedefinde
Siyasi mahkûmları ve muhalifleri savunan avukatların da baskı zincirinin dışında kalmadığını belirten Abbasov’a göre, müvekkilini etkili biçimde savunan, usulsüzlükleri ortaya çıkaran veya bunları kamuoyuyla paylaşan avukatlar mesleki yaptırımlarla karşılaşabiliyor. Bu baskı çoğu zaman doğrudan siyasi gerekçelerle değil, disiplin süreçleri, meslek etiği ihlali iddiaları, müvekkil şikâyetleri ya da sosyal medya paylaşımları üzerinden uygulanıyor.
Abbasov, insan hakları alanında çalışan çok sayıda avukatın disiplin süreçleri sonucunda meslekten uzaklaştırıldığını veya ihraç edildiğini, bağımsız hukukçuların Azerbaycan Barosuna kabulünde de keyfî engeller çıkarılabildiğini aktardı.
Rüstem İsmayılbəyli, Azerbaycan’da öğrenciyken üniversite protestolarında öne çıktı ve gözaltına alındı. Ardından Oslo’da yüksek lisansa başladı. İsmayılbəyli’nin hikâyesi, Azerbaycan’daki genç kuşağın otoriter rejim nedeniyle içinde bulunduğu durumu anlatıyor.
Muhalif olma motivasyonunu Azerbaycan’daki otoriterleşme, yolsuzluk ve ekonomik sorunlarla açıklayan İsmayılbəyli, “Rejime muhalif olma motivasyonunun Azerbaycan’daki herhangi bir insanda oluşması çok kolay. Sovyetler Birliği yıkıldığında doğal kaynakları nedeniyle çok zengin, demokratik ve müreffeh bir ülke olacağına inandırılarak bağımsızlık hareketine başlamış bir halk, kendini günün sonunda Sovyet dönemiyle neredeyse aynı ölçüde otoriter, kişi başına düşen GSYH’nin 8 bin doları geçmediği, yolsuzluk ve kurumsal yetersizlik sorunlarını çözme iradesinin bulunmadığı ve 1969 yılından itibaren tek bir ailenin yönettiği bir ortamda buldu. Bu durum, rejimden faydalanmayan herkese güçlü bir muhalefet motivasyonu sağlıyor” dedi.
İsmayılbəyli’ye göre Azerbaycan’daki gençlerin temel sorunlarından biri, kendilerine ülkede bir gelecek kurabileceklerine dair inancın giderek zayıflaması. Eğitim, iş bulma, ekonomik bağımsızlık ve ifade özgürlüğü alanlarındaki sorunların gençleri ülke dışına yönelttiğini düşünüyor.
Azerbaycanlı gençlerin yaşadığı gelecek kaygısını Türkiye ve Avrupa’daki akranlarıyla karşılaştıran İsmayılbəyli, “Bugün tüm dünyada gençlerin çocukken kendilerine vaat edilen fırsatları büyüdüklerinde bulamama ve hayal ettikleri hayatı kuramama sorunu var. Türkiye’deki bir genç bunu Batılı bir akranına göre en az iki kat daha fazla hissediyor. Azerbaycan’daki bir genç ise bunu Türkiye’deki akranına göre en az iki kat daha fazla hissedebiliyor” dedi.
Bu umutsuzluğun en görünür sonuçlarından biri ise göç isteği. İsmayılbəyli’nin çevresindeki gençlerin önemli bir bölümü eğitim veya çalışma amacıyla Türkiye ve Avrupa’ya gitmenin yollarını arıyor:
“Gençlerin neredeyse tamamı ülkeden umudunu kesmiş durumda. Politik olanlar bunu Aliyev iktidarına bağlıyor, politik olmayan büyük çoğunluk ise farklı nedenler gösterse de yine ülkeyi terk etmeye çalışıyor. Uzaktan veya yakından tanıdığım neredeyse herkes ya YÖS, ALES ve SAT gibi sınavlara girerek Türkiye’ye ya da IELTS’e hazırlanarak Avrupa’ya gitmeye çalışıyor. Bir şekilde ülkeden gidebilen herkese ‘kurtulmuş’, kalanlara ise yetersizlik veya şanssızlık nedeniyle sanki ülkeye mahkûm edilmiş gibi bakılıyor.”
İsmayılbəyli, sorunun yalnızca ekonomik imkânlarla sınırlı olmadığını, ifade özgürlüğünün de gençlerin gündelik hayatında ciddi biçimde daraldığını düşünüyor. Üniversitede dekana karşı çıkmaktan sokakta polise itiraz etmeye kadar, hiyerarşik olarak daha güçlü birine karşı çıkmanın “gereksiz” olduğu düşüncesinin toplumda kanıksandığını belirtiyor:
“Kendini özgürce ifade edip bunun bedelini ödemeyi geçtim, gençlerin büyük çoğunluğu kendini özgürce ifade etmenin bir seçenek olabileceğinin bile farkında değil.”
İsmayılbəyli, Azerbaycanlı gençlerin ülkelerinde kendilerine bir gelecek kurabileceklerine dair güçlü bir inanç taşımadığını da söyledi:
“Böyle bir inanç neredeyse hiç yok diyebilirim. Ailesi bir şekilde bu rejimin bir ucundan tutmayan, yolsuzluk piramidine sağından solundan bir şekilde dokunamayan kimse ileride istediği hayatı Azerbaycan’da yaşayabileceğine dair bir umuda sahip değil.”
Azerbaycan’da eğitim
İsmayılbəyli, Azerbaycan’daki eğitim sisteminin niteliğinin kurumdan kuruma değiştiğini ancak kendi deneyiminde eğitimin büyük ölçüde ezbere dayandığını söyledi. Bakü Devlet Üniversitesinde dört yıl boyunca akademik yazı yazmadan, kitaptan ezberlenen bilgilerin sınıfta anlatılması üzerinden ilerleyen bir sistemle karşılaştığını belirtti.
Üniversitelerdeki asıl sorunun ise öğrencilerin bağımsız biçimde örgütlenme alanının darlığı olduğunu düşünen İsmayılbəyli, Aliyev yönetiminin öğrenci protestolarının potansiyelinden çekindiğini savunuyor. Üniversitelerdeki öğrenci örgütlerinin çoğunlukla iktidara yakın yapılarla bağlantılı olduğunu, bağımsız ve özellikle siyasi nitelik taşıyan öğrenci gruplarının ise üniversite yönetimi, polis veya güvenlik kurumlarının engeliyle karşılaşabildiğini söylüyor.
Bu baskının öğrenci hareketlerindeki karşılığını İsmayılbəyli, 2020’de yaşadığı bir olay üzerinden anlatıyor. Azerbaycan’daki devlet üniversitelerinde ücretli kontenjanların oldukça yaygın olduğunu belirten İsmayılbəyli’ye göre, bir bölüm beş öğrenciyi ücretsiz kabul ediyorsa en az 10 öğrenciyi de ücretli olarak alabiliyor. Ülkede asgari ücretin yaklaşık 240 dolar, resmî ortalama maaşın ise 700 dolar civarında olduğu bir dönemde üniversitelerin yıllık eğitim ücretleri en az bin 500 dolardan başlıyordu.
2020’nin baharında pandemi nedeniyle üniversitelerde eğitim durdurulmasına rağmen öğrencilerden dönem ücretlerinin herhangi bir indirim yapılmadan talep edilmesi üzerine İsmayılbəyli ve arkadaşları bu uygulamayı protesto etmek için Eğitim Bakanlığı önüne gitti. İsmayılbəyli’nin anlatımına göre, bakanlığın kendileriyle görüşeceği izlenimi verilerek birkaç öğrenci binaya alındı; ancak kısa süre sonra içerideki sivil polisler tarafından gözaltına alındılar. İsmayılbəyli 15 gün hapis cezası alırken diğer öğrencilere farklı miktarlarda para cezaları verildi.
İsmayılbəyli, parti siyasetiyle doğrudan ilişkisi olmayan bir eğitim talebine bu kadar sert karşılık verilmesini, iktidarın bağımsız öğrenci hareketlerinin büyüme ihtimalinden duyduğu rahatsızlıkla açıklıyor. Ona göre mesele yalnızca o günkü protestoyu dağıtmak değildi; verilen cezanın diğer öğrenciler açısından da caydırıcı bir mesaj üretmesi amaçlanıyordu.
“Ülkedeki siyasetsizleştirme politikasının geldiği noktada genç bir grubun protesto düzenlemesine hemen hapis cezasıyla karşılık veriliyor. Bunun bütün ülkedeki öğrenciler için bir gözdağı ve uyarı niteliği taşımasını amaçlıyorlar.”
Muhalif olmanın sosyal bedeli
İsmayılbəyli’ye göre Azerbaycan’da muhalif olmak, polis ve mahkemelerle karşılaşmanın ötesinde ekonomik ve sosyal hayatın dışına itilme riski de taşıyor. Ülke ekonomisinin büyük ölçüde petrol ve doğal gaz gelirlerine, bu kaynakların da devlet kontrolüne bağlı olması nedeniyle siyasi dışlanmanın kısa sürede ekonomik dışlanmaya dönüşebildiğini düşünüyor.
Devletin resmî çizgisi dışında görüş açıklayan, bunu sosyal medyada paylaşan ya da örgütlenmeye çalışan kişilerin sistemin dışında bırakıldığını söyleyen İsmayılbəyli, fişlenen bir kişinin faaliyetlerini tamamen durdurmadan veya bazı durumlarda iktidar yanlısı paylaşımlar yaparak “tövbe etmeden” yeniden sisteme dönemediğini belirtiyor.
Bu dışlanmanın en somut sonuçlarından biri iş hayatında ortaya çıkıyor. Muhalif kimliği bilinen kişilerin düzenli iş bulmakta zorlandığını belirten İsmayılbəyli, bazılarının Uber ve Bolt gibi platformlarda taksicilik veya kuryelik yaptığını, bazılarının ise yurt dışından freelance iş bulmaya çalıştığını aktarıyor.
Kendi çevresinden verdiği örneklerden biri ise bu baskının doğrudan devlet talimatı olmadan da işleyebildiğini gösteriyor:
“Daha önce bir eyleme katıldığı için küçük bir kafedeki garsonluk işinden atılan arkadaşım bile oldu. Bunun için genellikle ‘yukarıdan’ bir telefona da gerek kalmıyor çünkü iş sahipleri böyle birini çalıştırmaya devam ederlerse kendilerinin de iktidar karşıtıymış gibi algılanmasından korkuyor.”
İsmayılbəyli, Kasım 2023’te başlayan tutuklama dalgasına kadar bazı muhaliflerin, aktivistlerin ve gazetecilerin bağımsız medya ile sivil toplum kuruluşlarında çalışarak geçimlerini sağlayabildiğini; bu dalganın ardından ise önemli bir bölümünün faaliyetlerini durdurduğunu, tutuklandığını veya ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını belirtiyor.
Baskının sınırı iş hayatıyla da bitmiyor. İsmayılbəyli’ye göre polis ve güvenlik kurumları zaman zaman muhalif kişilerin ailelerini de hedef alıyor; sosyal medyada yazmaya veya örgütlenmeye devam eden kişiler, yakınlarının işten çıkarılmasıyla tehdit edilebiliyor.
Bu durumun aile ve arkadaş ilişkilerini de değiştirdiğini söylüyor:
“Ülkedeki neredeyse herkes bunun farkında olduğu için ailede bir muhalif ortaya çıktığında ona vebalı gibi davranılabiliyor. İnsanlar kendilerini ve çocuklarını o akrabadan uzak tutarak korumaya çalışıyor.”
Benzer bir mesafenin arkadaş çevresinde de oluşabildiğini anlatan İsmayılbəyli, bir işe başvurduğunda kendisini sosyal medyadan silen arkadaşlarının olduğunu, gözaltından çıktıktan sonra arkadaşları tarafından engellenen başka muhalifleri de tanıdığını belirtiyor. Zamanla muhaliflerin de bu davranışları olağanlaştırmaya başladığını, böyle bir ortamda herkesten açık bir siyasi tavır beklemenin mümkün olmadığını düşünüyor.
“Üç Azerbaycanlı bir masaya oturduğunda herkes ‘Acaba içimizdeki muhbir kim?’ diye düşünür”
İsmayılbəyli’ye göre Azerbaycan’daki baskı iklimi son yıllarda yeni bir aşamaya geçti. Kasım 2023’e kadar baskınlar, gözaltılar ve tutuklamalara rağmen faaliyetlerini sürdürebilen bazı bağımsız medya kuruluşları, gazeteciler ve sivil toplum örgütleri bulunurken sonraki tutuklama ve sürgün dalgasıyla birlikte bu alanın büyük ölçüde kapandığını savunuyor.
Bu süreci daha uzun bir çizginin parçası olarak değerlendiren İsmayılbəyli, 2005’te petrol ve doğal gaz gelirlerinin hızla artmasıyla birlikte iktidarın hem sadakat üretme kapasitesinin güçlendiğini hem de muhalefet üzerindeki baskının yoğunlaştığını düşünüyor. Kasım 2023’ten sonra ise enerji güvenliğinin uluslararası siyasette daha önemli hâle gelmesinin Azerbaycan yönetimine içeride daha geniş bir hareket alanı sağladığını öne sürüyor.
İsmayılbəyli’ye göre baskının toplumdaki asıl etkisi yalnızca tutuklamalarla ölçülemiyor. İnsanların özel konuşmalarıyla kamusal alanda söyledikleri arasında belirgin bir mesafe oluştuğunu, ekonomik sorunlar ve kronikleşmiş problemlere rağmen birçok kişinin şikâyetlerini açıkça dile getirmekten kaçındığını söylüyor.
Toplumdaki bu güvensizliği eski bir arkadaşının sözüyle anlatıyor: “Üç Azerbaycanlı bir masaya oturduğunda herkes ‘Acaba içimizdeki muhbir kim?’ diye düşünür.”
İsmayılbəyli, otosansürün gündelik hayata ne kadar yerleştiğini ise şu örnekle somutlaştırıyor: “Taksi şoförleri bile konu iç politikaya ve ülkenin sorunlarına geldiğinde önce camları kapatıp sonra konuşmaya başlar.”






