Haftaya Bakış (329): Süleymancılardan sonra Furkancılar | Demokrasinin yolu nerden geçer? 

Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can öne çıkan siyasi gelişmeleri değerlendirdi. Yayında, Abdullah Öcalan’ın “Demokrasi Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” sözünden hareketle çözüm sürecindeki gelişmeler ele alındı.

Haftaya Bakış’ta Ruşen Çakır, Kemal Can ile Abdullah Öcalan’ın “Demokrasi Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” sözünden hareketle çözüm sürecindeki gelişmeleri değerlendirdi.

Can, siyasette demokrasiye giden yolun belirli bir aktör ya da mekân üzerinden tarif edilmesinin sorunlu olduğunu vurguladı. Öcalan’ın son açıklamalarıyla kendisini sürecin merkezine yerleştirdiğini belirten Can, Öcalan’ın bir anlamda sürecin iletişim stratejisini de üstlenmeye başladığını savunarak şöyle devam etti:

Haftaya Bakış (329): Süleymancılardan sonra Furkancılar | Demokrasinin yolu nerden geçer? 
Haftaya Bakış (329): Süleymancılardan sonra Furkancılar | Demokrasinin yolu nerden geçer? 

“Öcalan demokrasiye giden yolun güzergâhı üzerine kendisini yerleştiriyor. Hatta daha ileri gidiyor; herkese, sola da ‘Demokrasi buradan geçiyor, siz de bundan faydalanacaksınız’ gibi, dolaylı olarak ‘Sizi ben kurtaracağım’ anlamına gelecek şeyler söylüyor. Herkesi bu yönde pozisyon almaya daha açıktan işaret ederek kendisinin merkezi konumunun altını çiziyor.” 

Sürecin başından bu yana kamuoyunu ikna etmeye veya toplumsal rıza üretmeye yönelik güçlü bir iletişim stratejisinin bulunmadığını fakat son dönemde Öcalan’ın bu boşluğu doldurmaya başladığını nitelendiren Kemal Can, “Bu sürecin bir iletişim stratejisi yok. Hatta sürecin çok toplumsallaşması arzu da edilmiyor. Kamuoyuna anlatmak, açıklık, ikna etmek ya da rıza üretmek gibi bir dert görmedim. Ama şimdi Bahçeli’nin rolüne bir de Öcalan faktörü eklendi. Öcalan, sürecin yürütmediği, yürütemediği iletişimi ve sunumu, kendince parlak taraflarını öne çıkarma işini bizzat yapmaya soyunmuş görünüyor” dedi.

Süleymancılardan sonra Furkancılar

Yayında Ruşen Çakır ve Kemal Can, Furkan Vakfı’na yönelik operasyonları ele aldı. Çakır, Alparslan Kuytul’un Süleymancılara yönelik operasyonu eleştirmesinin ardından Cumhurbaşkanı Başdanışmanı’nın “Sıra sizde” şeklindeki paylaşımını ve sonrasında gerçekleşen operasyonu hatırlattı. Çakır, iktidarın kendisine mesafeli duran veya muhalefeti desteklediği düşünülen dini yapılara karşı giderek daha sert davrandığını söyledi:

“İktidar kendisine aykırı olan, hele eleştiren, hele rakibini destekleyen bu tür yapılara karşı çok acımasız. Bir diğer husus da insanlar sessiz. Furkancıların başına gelenden sonra kimse kalkıp ‘Furkancılara yapılan yanlıştır’ da diyemiyor. Hatta tam tersine ‘İyi oldu’ diyen İslami cemaatler de var. Süleymancılara da yaptılar bunu.”

Kemal Can ise Furkan Vakfı ve Süleymancılara yönelik operasyonların yalnızca dini yapılar üzerinden okunmaması gerektiğini belirterek, “Tabir yerindeyse, ‘Kimse gazabımızdan kurtulamaz. Eğer bizi rahatsız ederseniz bu rahatsızlığı misliyle ödetiriz’ anlayışı, anayasada yazmayan ama en temel hukuk normu haline gelmiş durumda. ‘İktidarı rahatsız etmek yasaktır’ diye kabaca bir madde yazılmış ve bu uygulanıyor” diye konuştu.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, bir süre önce seninle Medyascope’un 11. yaşını kutladığımız programda konuştuk ve Medyascope’un en eski programlarından birisi olan Haftaya Bakış’la yolumuza devam ediyoruz. Öncelikle şu âna kadar yaptığın tüm katkılar için bir kere daha çok teşekkür ediyorum.

Kemal Can: Rica ederim. Bir tuzumuz olduysa ne mutlu.

Ruşen Çakır: Eyvallah. Eee, şimdi iki konuyu bir arada alan bir cümle var biliyorsun. Öcalan’ın söylediği ‘’demokrasi Silivri’den değil, İmralı’dan geçer’’ sözü. Bunun haberini ben yaptım biliyorsun, Çarşamba akşamı. Aslında elimde bir süre durdu o haber. İçim gidiyordu ama bir taraftan da o kadar provokatif bir cümle ki açıkçası ürktüm. Ama sonunda bir şekilde haberi yaptım ve bayağı da yankı buldu. En son bugün Cumhuriyet Gazetesi’nin Özgür Özel’le yaptığı söyleşide de bunu sormuşlar. O da ‘’hapishanelerden değil Meclisten geçer’’ diye cevaplamış.

Şimdi şöyle de bir ilginç bir olay var. Onu sabahki yayında da anlattım. Çarşamba günü İstanbul’da İmralı Heyeti bir grup gazeteciyle sohbet etti. Süreçle ilgili birtakım bilgiler paylaştılar. Orada İmralı heyetinden iki kişi ve Öcalan sekreteryasından Veysi Aktaş vardı. Perşembe günü, Silivri’ye savunmamı vermek için gittim biliyorsun. Duruşmada onun amca oğlu Aziz İhsan Aktaş vardı; etkin pişmancılardan. Hem ayrı bir davadan yargılanıyor hem İBB davasından yargılanıyor ve İmamoğlu ve arkadaşlarını en çok suçlayan kişi. Yani İmralı bir anda Silivri’yi peş peşe yaşadı. Şimdi haberi yaparken açıkçası ‘’sen ne diyorsun diye sorarlarsa, diyecek çok fazla bir şeyim yoktu. Ama bir gün önce ‘’Silivri mi İmralı mı?’’ başlıklı yayını yaptığımda orada şuna dikkat çekmiştim, ki bu çok önemli; Silivri’nin önü iyice kapatılırken İmralı’nın önü adım adım iyice açılıyor. Çok acayip bir dengesizlik var. Her şey tersine döndü. Ekrem İmamoğlu’nun sosyal medya hesapları sürekli engelleniyor, tutuklular üzerindeki kısıtlamalar devam ediyor, baskılar artıyor vesaire.

Ama anladığım kadarıyla önümüzdeki günlerde Abdullah Öcalan gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileriyle görüşecek ve kurulacak olan bir kurulda yer alacak. Orada iyice bir sekreterya oluşacak. Ve yine anladığım kadarıyla birtakım iletişim imkânları da olacak. Yani birisinin önü devlet tarafından kapatılırken ötekisi açılıyor. Böyle de bir dengesiz bir olay var. İki süreci birden yaşıyoruz. 19 Mart süreci ki epey bir zamandır böyle, bir anda da çözüm süreci ve bunun ikisi arasında çok büyük bir makas giderek açılıyor. Özellikle çerçeve yasa çıktıktan sonra çözüm sürecinin önü iyice açıldı. Ekim ayında olacağı söylenen MGK’da bir onay verilirse, rapor çıkar ve onay alırsa artık geri dönüşler de başlayacak. Ama diğer tarafta, kilit isimlerin tahliye olmamasına ek olarak, hâlâ devam eden belediye operasyonları var. Birkaç gündür operasyonları yaşamıyoruz ama böyle bir garip bir durum var. Sen ne dersin? Özgür Özer Meclisi işaret ediyor ama Meclisin başkanlık sisteminde çok da fazla da bir etkisi yok.

Kemal Can: Yani ‘’oradan oraya yol nereden geçer, hatlar nereden nereye gider?’’ meselesi, bu metaforlar, bu benzetmeler senelerdir kullanılır. Hatırlıyorsan ‘’AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer’’ lafı vardı uzunca bir süre. Bahçeli bu süreci başlattıktan sonra Edirne’den Kandil’e, İmralı’dan DEM Parti’ye birtakım çizgiler çizdi; oradan oraya giden, buradan buraya gitmemesi gereken güzergahlar işaret etti. Şimdi de Öcalan, demokrasiye giden yolun güzergâhı üzerine kendisini yerleştiriyor. Hatta daha ileri gidiyor, herkese, hatta sola da ‘’demokrasi buradan geçiyor. Siz de bundan faydalanacaksınız’’ diyerek, dolaylı olarak bir tür ‘’sizi ben kurtaracağım’’ anlamına gelecek şeyler söylüyor. Herkesi bu yönde pozisyon almaya, daha açıktan işaret ederek kendisinin merkezi konumunun altını çiziyor.

Aslında hep konuştuğumuz gibi, bu sürecin bir iletişim stratejisi yok. Hatta sürecin çok toplumsallaşması arzu da edilmiyor. Zaten kamuoyuna anlatmak, açıklık, ikna etmek ya da son yılların en popüler kavramıyla ‘’rıza üretmenin’’ çok lafı ediliyor. Ama ben hiç böyle işaretler görmedim, böyle bir dert de görmedim. Ama şimdi yavaş yavaş ve tuhaf biçimde devlet tarafının, daha çok AKP ve iktidar tarafının hiç de çok konuşkan olmadığı bir meselede, zaten Bahçeli’nin rolünü biliyoruz. Bahçeli sürekli düzenli çıkışlar yapıyor ama bir de Öcalan faktörü eklendi. Yani Öcalan sürecin, DEM Parti’nin bile yürütemediği iletişim ve bir anlamda sunumu ve onun kendince parlak taraflarını öne çıkartma işini bizzat yapmaya soyunmuş görünüyor.

Bu benzetmeler, ‘’oradan mı geçer, buradan mı geçer?’’ filan bütün bu metaforlar, bütün benzetmelerde, bütün genellemelerde olduğu gibi böyle ilginç ve çarpıcı gelir ama aslında açıklayıcılığı çok zayıf şeyler. Yani slogan olmaya belki uygun ama çok da bir anlam ifade etmiyor. Çünkü söz konusu demokrasiyse, demokrasiye giden yol, böyle bir moladan, bir rotadan, illa bir yerden geçmesi gereken bir şey değil. Öyle bir düz ve tek bir güzergâhı olan bir yoldan da bahsetmiyoruz. Dolayısıyla demokrasi Silivri’den de geçer, kuyu tipi cezaevinden de geçer, AB’den de geçer, Diyarbakır’dan da geçer, Edirne’den de geçer, İmralı’dan da geçer. Demokrasi macerasını, demokrasi mücadelesini, demokrasi çabasını, hatta barış meselesini bile böyle çok dar, sadece kontrollü geçişlere izin verilen ve önceden nirengi noktaları saptanmış bir rotayla tarif etmek her zaman sakıncalı. Çünkü o aynı zamanda başka dahil oluş biçimlerini çağırıyor görünüp, aslında herkesi dışarıda bırakan, sınırlı aktörle kotarılan, diğerlerine tamamen yan roller atfedilen -ki zaten Öcalan’ın görüşme notlarında da onlar var; böyle bir süreci tarif ediyor- ve bu süreç bütün kapalı süreçler gibi hayırlı sonuçlar üretmez. O yüzden İmralı da, Silivri de aslında kapalı; ikisi de hapishane. Bence zaten asıl büyük sorun, demokrasi ve barışın hapishanenin koşulları içerisinde oluşacak bir mesele olarak kurgulanması. Onların olmamasını, onların ortadan kalkmasını ya da onların artık başka bir bağlamda ve işlevde olmasını tartışıp, demokrasiyi herkes için ve herkesin dahil olduğu ve her yerde kendini ifade edebilen bir mücadele zemini olarak düşünmek lazım. Bu işin bir tarafı.

Diğer tarafına gelince; şimdi bu çerçeve yasa çıktı. Birinci aşama, yani yasanın yürürlüğe girmesi aşaması ile ilgili bir bekleme dönemine girildi. İyimser ihtimalle ekim ayında MGK toplantısından bir olumlu karar çıkması ve sonrasında yasanın yürürlüğe girmesi, ondan sonraki süre şartlarının uygulanmaya başlanması bekleniyor. Ama şimdiye kadar yaşanan bütün kritik evreler, eşiklerin hepsinde bir tehir hadisesi yaşadık. Ben burada da böyle bir ihtimalin düşük olmadığını düşünüyorum. Ama o zamana kadar muhtemelen Öcalan daha konuşkan olacak. Şimdiye kadar, senin de başına geldiği gibi, görüşme notları pek aktarılması istenmeyen şeylerdi. Ama şimdi bunların daha teşvik göreceğini, hatta senin söylediğin gibi komisyona filan girerek daha açıktan iletişim imkanlarının artacağını, bu boşlukta bu faaliyetin yoğunlaşacağını düşünüyorum.

Ama ben asıl olarak, 2026’nın sonlarına doğru, yani Kasım, Aralık gibi, bu senin söylediğin farklı işleyen süreçlerin entegrasyonu ve bunun aslında anayasa tartışmasıyla da bağlanan paketin, 2027’nin açılışını ve 2027’nin zeminini kuracak olan birkaç katmanlı bir gündem atağı bekliyorum. Hem bu süreçle ilgili birtakım hadiseler hem Silivri, yani İBB dosyası ve genel olarak muhalefete dönük operasyonlar, muhalefetin etkili aktörlerine dönük mevcut veya yeni hamlelerin bazılarının neticelendirilip, bazı yeni sayfaların açılması ve yine kapalı olan, sadece pozisyon almayı zorlayan bir anayasa gündeminin, hızla, 2027’nin hemen başına hazırlanacağını düşünüyorum açıkçası. Büyük bir ihtimalle bunlar entegre olarak ve eşgüdümlü, eşzamanlı olarak devreye girecek. İktidar bütün medya gücünü, avantajını, her türlü güç imkânlarını da öyle bir yığınak için hazırlıyor gibi görünüyor. Böyle bir tabloyla karşılaşacağız ve muhtemelen bu yılın sonlarına doğru… Hani hep ‘’sıcak yaz, sıcak yaz deniyordu ya bu yaza, evet, bu yaz sıcak bir yaz oldu ama siyasette çok önemli adımlar da atılmadı. Yani çerçeve yasaya çok önemli bir adım gibi bakmadığım için söylüyorum. Ama muhtemelen gündem bu üç başlıkta da hareketlenecek.

Buna eşlik eden çok kuvvetli bir şey daha ısıtılıyor. İşte hepimiz farkındayız; son birkaç gündür yoğunlaştı. Önce Mansur Yavaş, şimdi Özgür Özel de benzer bir açıklama yapmış. Netanyahu’nun çıkışı karşısında, Türkiye’nin iç cephesinin blok davranması meselesi. Bu da resme eklenecek unsurlardan biri. Şimdi ‘’Terörsüz Türkiye diye tarif edilen sürecin güvenlikçi refleksleri ya da iktidarın ve devletin bu tür tehditleri kullanarak hem herkesi hizaya sokması hem demokrasiden geri durmak için bahane bulması konusunda hiç de sorun yaşamayacağını bir kez daha görüyoruz. Çünkü ‘’terör bitiyor, iç cepheyi tahkim ediyoruz’’ denilirken, bir yandan da aslında dışarıda yeni bir dış tehdit temayüz ediyor. İsrail üzerinden gelen, çok daha somut, Suriye’de fiziki bir saldırıya dönüşmüş, Netanyahu’nun ağzından, yani en yüksek makamdan çok açıkça ifade edilmiş bir tehdit algısı ve bunu hemen çok önemli bir politik argümana dönüştürme çabası var. Muhalefet aktörleri de kaçınılmaz olarak burada etiketlenmemek kaygısıyla erken pozisyon almaya çalışıyorlar. Ama önümüzdeki günlerde bu meselenin, bunun yanına ‘’İran nasıl eklemlenir?’’ ve ‘’Amerika bu denklemin içine nasıl yerleşir?’’ ve sonuçta bu paket, bölgede ve dış politikada oluşmaya başlayan ve Erdoğan’ın kişisel gücünü pekiştirmeye yarayacak ya da böyle araçsallaştırılacak gündemde, bu entegrasyonun önemli fonlarından biri olmaya aday. Yani sonbaharı bu başlıklarla, bu katmanlarla beraber düşünmek ve her başlığın bu genel resmin içerisinde işlevinin yeniden tarif edileceği, tamamen yenileneceği değil ama birtakım aşamalar geçireceğini düşünüyorum. Mesela İBB davasında da heyetin bir davayı hızlandırma çabası olduğunu müşahede ediyoruz. Bence bu, entegrasyon ve eşzamanlılık meselesiyle bir ilgisi olabilir.

Ruşen Çakır: Evet, bu İsrail meselesi bayağı konuşulacağa benziyor ve birtakım gerilimler de olabilir. Bir de İsrail’de seçimler olduğu için, orada bunu bayağı kullanıyorlar. Şimdi İBB davasının ikinci celsesi başladı biliyorsun. Cuma günleri duruşma yapılmıyor. Pazartesi de yapmayacaklar. Çünkü Aziz Aktaş davasının karar duruşması varmış. O önemli bir şey. Ben de dün savunmamı verdim biliyorsun. O yeni salon çok acayip, kocaman. Dün mahkeme heyetine de söyledim; 12 Eylül’de yargılanmış birisiyim. Daha demokratik bir ortamdı. Yargıçlarla göz göze gelebiliyorduk. Bu salonda kafamı kaldırmak ve yukarı bakmak zorundayım. Avukatlar da aynı şekilde. Bir de tutuksuz sanıklar yargılanıyor. Tutuksuz sanıkların içerisinde etkin pişmanların sayısı da bayağı yüksek. Yani etkin pişman olup tutuklu olan çok fazla kişi yok, kaldı mı emin değilim. Ve onların savunmalarında çapraz sorgu çok oluyor. Ya isimlerini verdikleri tutuklu sanıklar ya da onların avukatları sorular soruyorlar. Mesela dün Kameroğlu İnşaat’tı galiba, sadece onunki 3,5 saat sürdü. Etkin pişman olmayanlarda mesela dün üç şoför savunma yaptı. Ortalama onar ay hapis yatmışlar ve tek suçları, Murat Ongun’un, Kadriye Kasapoğlu’nun şoförü olmaları. O kadar yürek burkucuydu ki. Mesela güvenlikle ilgili bir birimde çalışan birisi vardı, engelli kotasından girmiş. Savunması sırasında çarpıntısı oldu, izin istedi. Belli ki çok kronik rahatsızlıkları olan bir vatandaş. Onların durumunu görüyorsun.

Bizim durumumuz apayrı zaten. Biz gazetecileri oraya neden nasıl kattılar? Benim dışımda, Soner Yalçın benden sonra savunma yapmış. Diğerleri daha sonra yapacak. Eylül sonuna kadar bitirmeyi düşünüyorlar bu hikâyeyi. Ekrem İmamoğlu da bir yerde savunma yapacak. Onun bir siyasi savunması var hazırladığı, ama tamamını okuma imkânı bulacak mı emin değilim. Ne zaman olacağı da belli değil. Ondan sonra da karar aşamasına geçilecek. Oradaki meslektaşlarımız, karardan çok gerekçeli kararın önemli olduğunu söylüyorlar. Ama mahkemenin bir acelesi var. Gece saat 01.00’e kadar çalıştığına göre, bir acelesi var; kararı hızlı bir şekilde vermek istiyorlar. Böyle garip bir durumla karşı karşıyayız.

İzleyiciler alabildiğine uzak. Eski salonda, biraz yüksek sesle de olsa izleyici yerinden tutuklu sanıklara hitap edebiliyorlardı. Bu salonda insanlar birbirini göremiyor Kemal. Çok acayip. O dürbün hikayesi gerçek yani. Bir de benim gibi sağır olunca… Çok garip bir durum gerçekten.

Kemal Can: Önce sondan başlayayım. Zaten o salonun böyle yapılması bir mimari hata değil. Zaten böyle olması için yapıldı. Zaten duruşmaların Silivri’de yapılıyor olması da bu yüzden. Bunların hepsi yargılama senaryosunun yazılmış parçaları; onlar uygulanıyor. Hem oradaki gazeteci arkadaşların gözlemleri hem senin gözlemlerin hem birtakım hukukçuların değerlendirmelerinden benim anladığım şu: Mahkeme heyeti hızla sonuca varmak istiyor ama bunu istemesinin arkasındaki sebep, ‘’hemen şimdi kararı verin’’ dendiğinde hazır olmak için. Yani bazı prosedürel aşamaların hepsi tamamlansın ki, zaten başından itibaren hukuki tarafı çok tartışılan bu davanın, lazım olduğunda, lazım olduğu biçimde bir karar haline dönüşmesi ya da bir karar haline dönüşüp sonra gerekçeli kararın bir zamana yayılması… Yani biraz önce anlattığım o çok katmanlı hadisenin içindeki lüzumlu adımların, en azından bir prosedür eksiği olmadan ‘’yapın’’ dendiğinde yapılır hale getirilmesi için koşturuluyor bence. Öyle bir şey seziyorum. Bütün bu koşturma bittikten sonra hemen karar verilip verilmeyeceği bence başka faktörlere de bağlı olacak. Çünkü artık dediğim gibi böyle yan yana hatta bazen farklı farklı gibi yürüyen süreçler pek çok açıdan hepsi ayrı ayrı araçsal fonksiyonları itibarıyla, artık entegre edilmeye başlanacak. Bence 2007’nin bütün siyasi resmini de asıl bu entegrasyon oluşturacak. Onun için de heyet davayı buna hazır hâle getirmeye çalışıyor bence.

Senin işaret ettiğin o şoförlerin, belediye çalışanlarının tutuklanmalarının sebepleri de büyük ihtimalle bu etkin pişman üretme çabasının bir uzantısı. Yani herhalde şöyle düşündüler: Hedef isimlerin etrafındaki birilerinin gözü korkutulursa, etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen, ‘’onu duydum, bunu duydum’’ diyebilecek, o uyduruk HTS kayıtlarından daha kuvvetli veriler sağlarlar diye umuldu. Ama etkin pişmanların çoğu aslında bildiğimiz gibi belediyeyle iş yapan isimlerden çıktı. O isimlerle niye iş yapılmış o da ayrı bir tartışma konusu, ama daha çok oradan çıktı.

Tutuklu sanıkların savunmalarını yaptığı celse boyunca pek çok meslektaşımız, fedakârca ve zorlukla orada olanları aktardı ve doğrudan İmamoğlu ve önemli isimlerin savunmaları olduğu için medyada daha fazla yer buldu. Şimdi tabii giderek hem gündemden düşürülmeye çalışılacak hem de o kadar ilgi ve dikkat burası üzerinde toplanmasın diye bir şey de uygulanacak. Yani medyanın da hayatını orada zaten epeyce zorlaştırmış durumdalar. İmamoğlu gibi isimler her oturumda önemli şeyler söyleyerek gündem kurabiliyorlardı; mahkeme salonunu bir siyasi platform olarak kullanabiliyorlardı. Şimdilik o da yok. Ama tabii o dediğin savunma, daha önceki gibi ‘’susma hakkını kullanıyor’’ deyip kısa mı kestirilecek ya da yaptırılmayacak mı ya da yine sınırlanarak mı kullandırılacak, onu da göreceğiz.

Ruşen Çakır: Kemal son olarak Furkan Vakfı’ndan biraz bahsedelim. Galiba yeni bir operasyon daha yapılmış ve Alparslan Kuytul’un iki avukatını da gözaltına almışlar. Oradaki olay çok açık ve netti biliyorsun. Süleymancılara yapılan operasyonu eleştirdi. Sonra Cumhurbaşkanı başdanışmanı ‘’suyun ısındı sıra sizde’’ dedi. Gerçi sonra silmiş o tweetini ama gerçekten de hemen geldiler. Tabii ki Kuytul’un ve Furkan’cıların ilk gözaltına alınışı değil biliyorsun. Galiba ilki 2017’deydi. Dönem dönem hep operasyonlar yapılıyor. Ama burada bir şey çok açık: İktidar kendisine aykırı olan, hele eleştiren, hele rakibini destekleyen bu tür yapılara karşı çok acımasız. Süleymancılar için de öyle bir iddia var biliyorsun. Yerel seçimlerde CHP’yi desteklediği için operasyon yapıldığı söyleniyor. Bir diğer husus da insanlar sessiz. Furkancı’ların başına gelenden sonra kimse kalkıp ‘’Furkancı’lara yapılan yanlıştır’’ da diyemiyor. Hatta tam tersine, ‘’iyi oldu’’ diyen İslami cemaatler de var. Süleymancılara da yaptılar bunu. Burada iki olayda da dikkat çeken husus, yapılan resmî açıklamalarda, ki genellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek yapıyor bu açıklamaları, olay bir finansal olaymış gibi gösteriliyor. Şirketlere kayyum atanıyor, şu oluyor, bu oluyor. Bu operasyonların, özellikle bu yapıların İslami faaliyetleri nedeniyle olmadığını söylüyorlar. Devlete ya da siyasi iktidara aykırı olabilecek, onu rahatsız edebilecek dinî yapılara yönelik uygulamalar artık çok daha hızlı olmaya başladı. Süleymancılar olayında bunu daha önce de konuşmuştuk diye hatırlıyorum. 102 yıllık bir hareket. Dönem dönem devletle sorunlar yaşamış, ama bu kadar büyük bir operasyona yeni tanık oldular. Yani doğrudan cemaatin lideri, üst düzey yöneticileri, bütün şirketlerine el kondu, tutuklandılar. Gözaltına alınıp bırakılma da değil. Tabii diğerleri de sıranın kendilerine gelmesi ihtimalinden çok ciddi bir şekilde korkuyor.

Kemal Can: Evet. Burada, tâbir yerindeyse ‘’kimse gazabımızdan kurtulamaz. Eğer bizi rahatsız ederseniz, bu rahatsızlığı misliyle ödetiriz’’ mesajı var. Bu, anayasada yazmayan ama en temel hukuk normu hâline gelmiş durumda. Yani ‘’iktidarı rahatsız etmek yasaktır. İmza: Müdüriyet.’’ Hani kabaca böyle bir madde yazılmış ve bu uygulanıyor. Dolayısıyla, çok popüler bir sanatçı da olsanız bir gün kapınız çalınabilir, çok eski ve güçlü bir cemaat olsanız da kapınız çalınabilir, çok önemli bir iş insanı olsanız da kapınız çalınabilir, mallarınıza çökülebilir, çok popüler bir siyasetçi olsanız da bir gün kendinizi hapishanede bulabilirsiniz. Buradaki temel ölçü rahatsızlık vermek ya da rahatsızlık vermeye niyet etmek bile olabilir. Yani henüz rahatsızlık vermemiş var ama herkese bu mesaj iletiliyor.

Ama özellikle bir süredir, aslında öncesi de var da bu Fethullah Gülen Cemaati’yle büyük kapışmadan ve darbe girişimi sonrasındaki bütün operasyonlardan sonra, özel olarak kollananlar ya da biati sağlam olanlar dışında bütün cemaatlerin gözü korkmuş durumda. Çünkü buradaki sınır çok esnek. Çünkü rahatsız edenin, gazabın hedefine yerleşmesi gibi, kollananın da, kollanabilecek olanın da ya da kollanacağını düşünecek olanın da güveneceği tek yer olduğu hatırlatılıyor. O konuda da bence kime ayrıcalık tanınacağı, kimin önce bir hizaya çekilip sonra yeterli dersi aldığı düşünülüp bırakılacağı, kimin bırakılmayacağı, kimin ibret olsun diye daha büyük cezalara uğrayacağına, hep aynı mercii karar veriyor. Bu resim, artık dünya görüşü ya da hayat tarzı itibarıyla, iktidarla çok yakın olan, onun hemen yanı başında, onunla aynı olduğunu düşünenler için de artık bir güvence teşkil etmediğini gösteriyor. Bu önemli bir şey. Dolayısıyla bu iktidarın, ideolojik ya da hayat tarzı ya da iddia ettiği gibi toplumun belirli bir kesimiyle duygudaşlığı, bu tür işler söz konusu olduğunda, işin içine iktidar, para, güç girdiğinde, hiç de işlemiyor.

Dolayısıyla hep senelerdir konuşulan, kendi cephesini, o dînî maneviyat değerleri üzerinden kurguladığı çoğunluk konsolidasyonunun, aslında kendi içinde de nasıl çürük olduğunu, nasıl gevşediğini ve bu tür olayların bunu da giderek anlatmaya başladığını… İnsanlar ekonomik zorluk çekiyor şu oluyor, bu oluyor, ama iş ‘’onlar mı biz mi?’’ diye bir bloklaşmaya geldiği zaman, hemen Erdoğan’ın etrafında toparlanıyorlar. Çünkü çok sert bir hayat tarzı hattı var. Şimdi artık orası da hiç kimse için o kadar güvenli bir alan değil. Bu cemaatlerin masum olup olmadığı, gerçekten kriminal yapılar olup olmadığı başka bir şey. Ama zaten bu işlerin yapılış biçimi, yapılış zamanlaması da hiç de öyle bir adlî soruşturma, hukuki kovuşturma prosedürüne uygun olduğunu düşündürtmüyor. Önümüzdeki günlerde başka konularda da benzer işaretler görebiliriz. Yani bu önümüzdeki yılın oluşacak zemininde insanları pozisyonlarken, artık hatlar başka türlü çizilmeye çalışılacak ve iktidar o hatları çizerken, bazı kesimler için, öyle arada duran, tereddütlü şeylere izin vermeyip, tam biat talebiyle, sıkıştırmalarını daha geniş bir alana yayabilir. Bildiğimiz o muhalefete saldırmanın daha ötesinde şeyler de görebiliriz.

Ruşen Çakır: Evet Kemal, burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize de çok teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş