İSTANBUL (Medyascope) – Türk dizileri Arap dünyasında neden bu kadar seviliyor? Türk dizilerine dair araştırmaları ve kitapları bulunan Akademisyen Miriam Berg, Gümüş’ten bugüne Türk dizilerinin Arap izleyiciler üzerindeki etkisini, İstanbul ve Türkiye imajını, kadınların dizilerle kurduğu ilişkiyi, turizme uzanan etkileri ve gelenek ile modernlik arasındaki çekimi Medyascope’a anlattı.

Türk dizilerinin Arap dünyasındaki yükselişinin başlangıç noktalarından biri, Türkiye’de Gümüş adıyla yayımlanan dizinin Noor adıyla bölge izleyicisiyle buluşması oldu. MBC’nin 2008’de Ramazan ayında yayımlamaya başladığı dizi, dönemin tahminlerine göre 80 milyonu aşan bir izleyici kitlesine ulaştı, izleyicilerin büyük bölümünü ise kadınlar oluşturdu. Noor’un başarısının ardından başka Arap yayıncılarının da Türk dizilerine yöneldiğini belirten Miriam Berg’e göre dizi, Türk televizyon yapımlarının büyük ölçekli bir uluslararası ürüne dönüşebileceğini gösteren gerçek bir kırılma noktasıydı.
Noor’un başarısını yalnızca romantik hikâyesiyle açıklamayan Berg, dizinin Arap izleyicisine aynı anda hem tanıdık hem de farklı bir toplumsal dünya sunduğuna dikkat çekiyor. Hikâyenin görücü usulü bir evlilikle başlamasının bölgedeki izleyiciler açısından tanıdık olduğunu belirten Berg, evliliğin zamanla sevgiye, yol arkadaşlığına ve duygusal yakınlığa dayanan bir ilişkiye dönüşmesinin ise izleyiciye farklı ve arzu edilebilir bir hayat ihtimali sunduğunu söylüyor.
Suriye Arapçasıyla yapılan dublajın da bu yakınlık hissinin oluşmasında önemli rol oynadığını vurgulayan Berg, araştırmalarında Arap izleyicilerin Türklerle görünüş, jestler, aile ilişkileri ve toplumsal davranışlar bakımından benzerlikler kurduğunu aktarıyor. Berg’e göre daha önce kültürel ya da siyasi açıdan uzak algılanabilen Türkiye, Noor ile birlikte Arap izleyicisinin gözünde çok daha yakın bir yere taşındı:
“Amerikan televizyonu ihtişam ve romantizm sunabiliyor, Arap televizyonu ise kültürel aşinalık sağlayabiliyordu. Türk dizileri ise ikisini aynı anda sunabiliyor gibiydi.”
Arap dünyasında tek bir modernleşme arzusundan ya da tek tip bir Arap izleyicisinden söz edilemeyeceğinin altını çizen Miriam Berg, Türk dizilerinin özellikle kadın izleyicilere, tanıdıkları kültürel dünyadan bütünüyle kopmadan daha özgür ve modern bir yaşamı tahayyül edebilecekleri bir alan sunduğunu belirtti:
“Araştırmalarıma katılan kadınların önemli bir bölümünde gördüğüm şey, tanıdıkları kültürel dünyadan tamamen kopmalarını gerektirmeyen bir modernlik biçimine duyulan ilgiydi. İzleyiciler çalışan kadınları, romantik ilişkilerde bireysel tercihleri, modayı, tüketim kültürünü ve daha geniş bireysel özgürlük alanlarını görebiliyordu. Ama aynı zamanda aile hâlâ önemliydi, anne-babalar önemliydi, evlilik önemini koruyordu ve din bütünüyle ortadan kaybolmuş değildi.
Bu denge son derece önemli. Türk dizileri çoğu zaman görece liberal bir toplumsal alan yaratıyor ancak bu alan genel olarak normatif ve muhafazakâr bir çerçevenin içinde kalıyor. Karakterler ailelerine karşı çıkabiliyor, ailelerinin beklentilerinin tersine âşık olabiliyor, mesleki hedeflerinin peşinden gidebiliyor ya da mutsuz bir evlilikten çıkabiliyor. Ancak aile, toplumsal aidiyet ve kültürel normlar genellikle hikâyenin merkezindeki yerini koruyor.
Dolayısıyla araştırmalarımdaki izleyiciler sınırsız bir liberalizme ilgi duymuyor olabilir. Birçoğunun bu açıklığı tam da kültürel olarak tanınabilir bir çerçevenin içinde kaldığı için değerli bulduğunu düşünüyorum. Daha liberaldi ama yine de onların tanıdığı kültürel ve ahlaki dünyaya saygılıydı. Önceki araştırmalarımda bunu “arzulanan” ya da “alternatif modernlik” kavramlarıyla açıklamıştım. Ekrandaki dünya hayal edilebilecek kadar tanıdık, başka ihtimallerin varlığını gösterecek kadar da farklıydı.
Genç kadınlar, Türk dizilerinin kültürel sınırların nerede olduğunu bildiğini söylüyordu. Biz bunu ‘kültürel olarak meşru görülen fantezi’ olarak tanımlıyoruz. İzleyiciler, tamamen yabancı bir ahlaki dünyaya girdiklerini hissetmeden romantizmle, hırsla ve bireysel arzularla ilişki kurabiliyorlar.”
“Mekânlar belirli hayat tasavvurlarıyla özdeşleşiyor”
Türk dizilerinde Boğaz, yalılar, büyük konaklar ve İstanbul’un görkemli yüzü Arap izleyicileri üzerinde güçlü bir çekim yaratıyor. Sizce İstanbul bu dizilerde yalnızca estetik bir dekor mu, yoksa izleyicinin başka bir hayatı tahayyül etmesine aracılık eden daha güçlü bir anlam mı kazanıyor?
Görsel haz elbette çok önemli. Türk dizileri İstanbul’u hikâyenin duygusal mimarisinin bir parçasına dönüştürmek konusunda son derece başarılı hale geldi. Ancak Boğaz’ın ya da bir yalının yalnızca güzel bir dekor işlevi gördüğünü düşünmüyorum.
Bu mekânlar belirli hayat tasavvurlarıyla özdeşleşiyor. Romantizm burada yaşanıyor, aileler burada bir araya geliyor, zenginlik burada sergileniyor, karakterler şık kent mekânlarında dolaşıyor ve belirli bir modern hayat biçimi burada mümkün görünmeye başlıyor.
Yaptığım görüşmelerde İstanbul tekrar tekrar, farklı unsurların bir arada var olabildiği bir yer olarak karşımıza çıktı. İslam tarihi ile kozmopolitlik, aile hayatı ile bireysel özgürlük, gelenek ile tüketim aynı kent manzarasının içinde bir arada bulunabiliyordu. Araştırmama katılan kadınlar Boğaz’dan, alışverişten, modadan ve ilk kez televizyon aracılığıyla gördükleri mekânlardan söz ediyordu. Daha sonra bunların önemli bir bölümü, bu yerleri bizzat deneyimlemek isteğiyle Türkiye’ye seyahat etti.
Dolayısıyla burada bir özlem ve arzu boyutu var ancak bunu yalnızca zenginlik arzusuna indirgemem. Görüştüğüm pek çok izleyici açısından İstanbul’u özellikle çekici kılan şey, yaşam tarzının ihtişamlı görünmesine karşın onu çevreleyen toplumsal dünyanın hâlâ tanıdık gelmesiydi.
Bu nedenle konak ya da yalı artık yalnızca bir ev olmaktan çıkıyor. Başka bir hayatı hayal etmenin mekânına dönüşüyor. Üstelik bu hayat kültürel olarak tamamen yabancı görünmediği için, kültürel açıdan çok daha uzak bir yerde geçen benzer bir fanteziden daha ulaşılabilir ve hayal edilebilir görünebiliyor.
Uluslararası dolaşıma giren yalnızca hikâye değil. Aynı zamanda hayal edilen bir yaşam biçimi de dolaşıma giriyor. Boğaz’daki bir daire, güzel kıyafetler, restoranlar, arabalar, iş yerleri, kalabalık aile sofraları, romantik ilişkiler ve çekici bir şehirde dolaşmak, izleme deneyiminin bir parçasına dönüşüyor.
Bu anlamda diziler, hikâyeleriyle birlikte hayal edilen bir İstanbul yaşam tarzını da dolaşıma sokuyor. İstanbul hikâyenin içinde gerçek bir şehir olmayı sürdürüyor fakat aynı zamanda bir imgeye, bir arzu nesnesine ve nihayetinde kültürel bir markayı andıran bir şeye dönüşüyor.
Ekranda yaratılan bu İstanbul ve Türkiye imajı ile gerçek Türkiye arasındaki mesafe ne kadar büyük?
Arada oldukça büyük bir mesafe olabilir. Türk dizileri ticari kurmaca yapımlardır. Orantısız ölçüde güzel insanları, pahalı evleri, güzel semtleri ve son derece estetikleştirilmiş kentsel mekânları gösterirler. Türkiye’de insanların çoğunun nasıl yaşadığına ilişkin temsili bir tablo sunmazlar.
Ancak bu, izleyicilerin bu dizilerde tanıdığı her şeyin yanlış olduğu anlamına da gelmez. Aile çatışmaları, seküler ve muhafazakâr yaşam biçimleri arasındaki farklılıklar, kuşak çatışmaları, sınıf atlama arzusu, toplumsal cinsiyet beklentileri ve ailenin önemi; bunların tamamı tanınabilir toplumsal gerçekliklere dayanıyor.
Ancak ilginç olan şuydu: Türkiye’ye seyahat etmek, televizyon aracılığıyla yaratılmış olumlu imajı mutlaka ortadan kaldırmıyordu. Bazı katılımcılar ekonomik veya toplumsal sorunları fark ediyor ama yine de ülkeyi çekici buluyordu. Hatta bazı durumlarda bu kusurlar Türkiye’yi onlara daha yakın ve ilişki kurulabilir hâle getiriyordu. Bu nedenle gerçekçilik ile sahicilik arasında bir ayrım yapardım. Televizyondaki görüntü seçicidir ve çoğu zaman idealize edilmiştir; ancak tasvir ettiği toplumun bazı unsurları yine de duygusal ve kültürel açıdan inandırıcı hissedilebilir.
Sizce Türk dizilerinin gücü gelenek ile modernlik arasındaki gerilimi dramatize edebilmesinden mi kaynaklanıyor?
Evet, ancak bunu basit bir karşıtlıktan ziyade bir müzakere olarak tanımlardım.
Türk dizileri izleyiciden nadiren gelenek ile modernlik arasında net bir tercih yapmasını ister. Aile önemlidir, anne-babanın onayı önemlidir, evlilik önemlidir ve yaşlı kuşaklar otoritesini korur. Ancak aynı zamanda karakterler romantik aşkı, mesleki tatmini, daha geniş bir bağımsızlık alanını ve kendi hayatlarının önemli kararlarını verme hakkını isterler.
Bence bu denge, Türk dizilerinin farklı toplumlarda bu kadar başarılı olmasının temel nedenlerinden biri.
Diziler daha liberal bir toplumsal alan açıyor ancak bu alan çoğu zaman normatif ve muhafazakâr bir çerçevenin içinde tutuluyor. Karakterler ailelerinin beklentilerine karşı çıkabiliyor ama aile önemini koruyor. Kadınlar daha fazla bağımsızlık talep edebiliyor ancak ilişkiler ve toplumsal aidiyet basitçe bir kenara atılmıyor.
Katar’daki önceki araştırmam katılımcıların tam da bu birleşimi takdir ettiklerini çok açık biçimde gösterdi. Daha açık bir toplumsal çevre ilgilerini çekiyordu ancak bu çevrede ailenin ve kültürel değerlerin de önemini korumasını istiyorlardı. Bence kültürel güçlerinin bir bölümü tam da buradan geliyor: Başka ihtimalleri görünür kılacak kadar liberal, fakat kültürel olarak anlaşılabilir kalmalarını sağlayacak normatif muhafazakâr değerlere bağlılıklarını sürdürecek kadar da köklüler.
Sizce Türkiye’nin Doğu ile Batı, sekülerlik ile muhafazakârlık, gelenek ile modernlik arasındaki kendine özgü konumu, Türk kültürel ürünlerinin uluslararası çekiciliği hakkında bize ne söylüyor?
Türkiye’yi ne kadar uzun süre incelersem, ülkeyi basitçe “Doğu ile Batı arasında bir köprü” olarak tanımlayan alışıldık ifadeyi o kadar az yararlı buluyorum. Bu tanım, sanki Türkiye’nin iki yanında değişmez iki ayrı kültürel dünya varmış ve Türkiye yalnızca bunların arasında duruyormuş izlenimi yaratıyor.
Bence çok daha ilginç olan, farklı kültürel yönelimlerin Türkiye’nin kendi içinde bir arada bulunması.
Seküler yaşam biçimleri, dini muhafazakârlık, Avrupa kültürüne ait referanslar, Ortadoğu gelenekleri, milliyetçilik, küresel tüketim kültürü ve son derece güçlü aile yapıları aynı toplumun içinde mevcut. Bazen rahatlıkla yan yana var olabiliyorlar, bazen de doğrudan çatışma içine giriyorlar.
Tek bir dizide son derece geleneksel bir büyükanne, bağımsız ve profesyonel bir kadın, muhafazakâr bir iş insanı, seküler bir arkadaş, dini ritüeller, tasarım kıyafetler, romantik bireycilik ve yoğun ailevi sorumluluklar aynı anda bulunabiliyor. Farklı izleyiciler bu dünyanın farklı parçalarında kendilerinden bir şeyler bulabiliyor.
Bu çekim yalnızca Arap izleyicilerle ya da Müslüman toplumlarla sınırlı değil. İtalya’daki kadınlarla yayımlanmış çalışmam ve daha yakın zamanda İspanya ve Portekiz’deki kadın izleyicilerle gerçekleştirdiğim karşılaştırmalı araştırmalar, benzer süreçlere işaret ediyor. Güney Avrupa’daki izleyiciler de aile, romantizm, toplumsal cinsiyet beklentileri, modernlik ve gelenek arasındaki etkileşime karşılık veriyor. İtalyan, İspanyol ya da Portekizli bir izleyicinin Türk dizilerinde tanıdığı şey elbette Katarlı ya da Suudi bir izleyicinin tanıdığı şeyle aynı değil. Ancak daha geniş süreç birbirine benziyor.
İzleyiciler hikâyenin içinde kendi toplumsal dünyalarına ait bazı unsurları bulurken aynı zamanda kendilerine farklı gelen şeylerden de keyif alıyorlar. Örneğin İtalya’daki araştırmam, katılımcıların güçlü kadın karakterlerle geleneksel romantizmin, aile bağlılığıyla modern yaşam tarzlarının bir araya gelişine değer verdiğini gösterdi. Türkiye’nin kültürel çelişkilerinin televizyon tarafından çözülmesi gereken bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Birçok açıdan tam tersine, bunlar çekiciliğinin bir parçası. Türk dizileri, izleyicilerin içlerinde kendilerine tanıdık gelen bir şey bulabilmelerine rağmen, ilgi çekici ve arzulanabilir kalacak kadar farklı bir toplumsal dünya sundukları için farklı ülkelere bu kadar başarılı biçimde ulaşabiliyor.
Türk dizileri Arap kadınları nasıl etkiliyor? Kadınlar bu dizileri yalnızca bir eğlence ve romantik kaçış alanı olarak mı görüyor, yoksa kendi ilişkileri, evlilikleri ve hayatlarındaki seçenekler üzerine düşünmek için de kullanıyorlar mı?
Eğlence elbette bunun önemli bir parçası. İnsanların televizyonu aynı zamanda keyif aldıkları için izlediğini unutacak kadar televizyon izleme deneyimini entelektüelleştirmek istemem. Ancak araştırmalarıma katılan kadınların birçoğu aynı zamanda bu dizileri ilişkileri karşılaştırmak, karakterlerin aldığı kararları değerlendirmek, neyin adil neyin adaletsiz olduğunu tartışmak ve ekranda gördükleri durumlarla kendi hayatları arasında bağlantılar kurmak için kullanıyordu.
Kadın karakterlerin bu kadar önemli olmasının nedenlerinden biri, Türk dizilerinin kadınlara görünüşte birbiriyle çelişen konumları aynı anda taşıma imkânı vermesi. Bir kadın ailesine ve evliliğine büyük önem verebilirken aynı zamanda mesleki açıdan hırslı, açık sözlü ya da kendisine dayatılan beklentilere karşı çıkmaya hazır biri de olabiliyor.
Bu diziler genellikle geleneksel yapıları tamamen terk etmiyor. Kadınlar bunun yerine bu yapıların içinde kendilerine alan açmaya çalışıyorlar. Romantizm de benzer biçimde işliyor. Türk dizileri özleme, flörte, duygusal yakınlığa ve bekleyişe çok büyük önem veriyor. Açık bir cinselleştirmeye başvurmadan son derece yoğun romantik dünyalar yaratabiliyorlar. İlişki, izleyicilerin kabul edilebilir bulduğu kültürel çerçevenin içinde kalırken duygusal açıdan oldukça cesur hissedilebiliyor.
Daha yeni araştırmalarım bunun yalnızca kadınların özel hayatlarında kullandıkları bir kaçış alanı olduğu fikrini de karmaşıklaştırıyor. Körfez’de araştırmamıza katılan genç kadınlar, Türk dizilerini anneleriyle birlikte izlediklerini anlattı. Bazı durumlarda bu diziler kuşaklar arası bir kadın izleme kültürünün parçasına dönüşmüş durumda. Ayrıca kadınların dizi türündeki kurmacaları bu şekilde kullanmalarının Arap toplumlarına özgü olmadığını özellikle vurgulamak isterim. Bu nedenle Türk dizilerinin Arap kadınları bir şekilde “özgürleştirdiğini” söyleme konusunda çok temkinli olurdum. Araştırmalarım böyle bir sonuç göstermiyor. İzleyiciler aktif yorumlayıcılardır. Bu yapımlardan, kendi deneyimleri, değerleri ve koşullarıyla örtüşen şeyleri alırlar. Televizyon karşılaştırma, düşünme ve hayal kurma için bir alan yaratabilir; ancak farklı toplumlarda izleyiciler bunu kurmaca eserlerle zaten yapıyorlar.
Türk dizilerindeki erkek ve kadın karakterlerin, Türkiye’deki insanları gerçek hayata kıyasla daha abartılı, uç ya da idealize edilmiş biçimde yansıttığını düşünüyor musunuz?
Elbette abartılılar. Sonuçta bu melodram. Erkek karakterler çoğu zaman olağanüstü yakışıklı, zengin, güçlü ve son derece romantik oluyor. Otorite ve gücü, sıra dışı bir duygusal kırılganlık ve bağlılıkla aynı anda taşıyabiliyorlar. Bu zaten fantezinin bir parçası. İtalya’daki kadınlarla yaptığım araştırmada bir katılımcı, ideal Türk erkek karakterini kabaca güçlü, iyi kalpli, çekici, sadık, zengin ve mütevazı biri olarak tarif etmiş, ardından da böyle bir erkeğin muhtemelen gerçek hayatta var olmadığını eklemişti. Bence bu, idealizasyonu oldukça iyi özetliyor.
Kadın karakterler de idealize ediliyor. Çoğunlukla olağanüstü güzel ve şıklar ancak aynı zamanda alışılmadık ölçüde dirençli, bağımsız ve hikâyenin merkezinde yer alan kişiler olabiliyorlar. İlginç olan ise bu abartının izleyicilerin karakterleri sahici bulmasını engellememesi. Araştırmalarıma katılan insanlar her Türk erkeğinin televizyon oyuncularına benzemediğinin ve İstanbul’daki her ailenin bir konakta yaşamadığının gayet farkındaydı.
Ancak kıskançlık, kalp kırıklığı, aile baskısı, annelik, hırs ve romantik özlem tamamen tanıdık gelebiliyor. Bu nedenle sosyolojik açıdan karakterlerle gündelik hayat arasında çoğu zaman ciddi bir mesafe bulunduğunu söylerdim. Duygusal açıdan ise bu mesafe çok daha küçük olabiliyor. Melodramın son derece başarılı yaptığı şeylerden biri de bu.
Türk dizilerinin Arap dünyasındaki etkisi televizyonla mı sınırlı kaldı, yoksa turizm, Türkçe, moda ve gündelik yaşama da yayıldı mı?
Kesinlikle televizyonun ötesine geçti. Ancak kendi araştırmalarımda bazı alanlara ilişkin kanıtların diğerlerinden daha güçlü olduğunu belirtmeliyim. Turizm muhtemelen bunun en açık örneği. Çok sayıda katılımcı bana Türk dizilerinin Türkiye’yi, özellikle de İstanbul’u ziyaret etme ve ekranda gördükleri yerleri bizzat görme arzusu yarattığını anlattı. Dil de ilginç bir örnek. Birkaç kişi de yıllarca dizi izleyerek bir miktar Türkçe öğrendiğini söyledi.
Moda, saç modelleri, makyaj ve alışveriş de görüşmelerimde tekrar tekrar gündeme geldi. Yemek konusunda ise kendi araştırmalarımdaki kanıtlar daha zayıf, dolayısıyla aynı iddiayı o konuda aynı güvenle ortaya koymam. Bugün bunlara sosyal medyayı da eklerdim. En yeni araştırmalarımız genç izleyicilerin Türk dizileriyle artık çoğu zaman bilinçli olarak bir dizi seçip izlemeye başlamadan önce TikTok ya da Instagram üzerinden karşılaştığını gösteriyor.
Türk dizileri 2005’ten bu yana nasıl değişti?
Dönüşüm oldukça büyük oldu ancak bunu Türk dizilerinin basitçe daha liberal, daha muhafazakâr ya da daha küresel hale gelmesi şeklinde tanımlamazdım. Türk televizyonculuğu son derece rekabetçi ve reyting odaklı bir yapıya dönüştü. Yapım bütçeleri arttı, görsel kalite yükseldi ve yıldız oyuncular giderek daha önemli hale geldi. Ardından uluslararası satışlar da yeni bir ticari baskı yarattı.
Arap izleyiciler bu uluslararası genişlemede son derece önemliydi ancak Arap izleyicilerin doğrudan tek tek hikâyelerin içeriğini belirlediğini söyleme konusunda dikkatli olurdum. Arap pazarı senaryoları belirlemekten çok, yapımların ölçeğini ve ekonomik yapısını etkiledi. Türkiye’nin iç siyasi ve düzenleyici ortamı ise sektöre başka bir yönden baskı uyguladı. Geleneksel televizyon yapımcıları, bir yandan aile değerlerine ilişkin beklentilerle uyumlu hareket ederken diğer yandan izleyiciyi çekebilecek romantizm, çatışma ve yeterince karmaşık karakterler üretmek zorunda kaldılar.
Bunun sonucu oldukça çelişkili olabiliyor. Diziler gündelik hayatın bazı alanlarında görece liberal görünebilirken hikâyeler çoğu zaman daha muhafazakâr ahlaki ve ailevi yapıların içinde kalıyor.
“Siyaset, izleyicilerin yapımlarla kurduğu bağı tek başına belirlemez”
Türk dizilerinin Arap dünyasında yaygınlaşması ile Erdoğan döneminin dindar tandanslı siyaseti arasında bir bağ var mı?
AKP hükümetleri döneminde Türkiye, daha çok yönlü bir dış politikanın parçası olarak Arap dünyasıyla diplomatik, ekonomik ve kültürel ilişkilerini genişletti. Bu ortam, Türk kültürel ürünlerinin bölgede dolaşıma girmesi için de elverişli koşullar yarattı. Bununla birlikte, Türk dizilerinin ilk başarısı hükümet tarafından tasarlanmış bir yumuşak güç projesi değildi. MBC, Noor’u ticari bir televizyon ürünü olarak satın aldı. Türk devleti ise daha sonra bu dizilerin Türkiye’nin uluslararası imajı açısından ne kadar yararlı olabileceğini fark etti ve bu başarıyı kültürel tanıtım ve turizm gibi alanlarda daha stratejik biçimde kullanmaya başladı.
Dolayısıyla ben bu ilişkiyi, bir hükümet ideolojisinin doğrudan aktarımından ziyade dış politika, ticaret, medya endüstrileri ve izleyici talebinin kesişimi olarak tanımlardım. Siyasi ilişkiler kültürel ürünlerin dolaşımını kolaylaştırabilir ya da başka dönemlerde bunu sınırlandırabilir; ancak izleyicilerin bu yapımlarla neden güçlü bağlar kurduğunu tek başına siyaset belirlemez.








