İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kadri Gürsel, Suriye’deki son gelişmeleri, Şam yönetimi ile SDG arasındaki entegrasyon sürecini, Türkiye’nin Suriye politikasını ve İsrail-Türkiye gerilimini değerlendirdi.
Ruşen Çakır, Kadri Gürsel ile Hafta Başı’nın bu bölümünde Suriye’deki son gelişmeleri, Türkiye’nin Suriye politikasını ve İsrail-Türkiye gerilimini ele aldı. Çakır, “Yeni Parti dahil olmak üzere bütün partiler, İsrail ile yaşanabilecek olası bir gerilimde hep birlikte hareket edeceklerini söyledi” dedi.
İsrail-Türkiye gerginliği
İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimin özellikle 7 Ekim sonrasında arttığını belirten Gürsel, “İran’a karşı 28 Şubat’ta başlatılan Amerikan-İsrail saldırısından önce, bu gerilim siyaseti iki ülkedeki iktidarın da kendi iç kamuoyları nezdindeki pozisyonlarını güçlendirir nitelikteydi. Jeopolitik birtakım faktörler burada artık bence iç siyasi tüketimin önüne geçmiş gibi görünüyor” diye konuştu.
Gürsel, Türkiye’nin İsrail’i tehdit etmediğini ancak İsrail’in Türkiye’yi bir tehdit olarak algıladığını söyledi:
“İsrail’in Türkiye’yi tehdit olarak algılamasının nedeni, Türkiye’nin eski laik Cumhuriyet’in dış politikalarından uzaklaşması. Türkiye’nin Orta Doğu’ya yaklaşımı Hamas odaklı, dolayısıyla Filistin’e de sahip çıkıyor. İsrail ise bu durumu ‘İsrail karşıtlığı’ olarak algılıyor ve Türkiye’deki iktidarı bir tehdit olarak görüyor. Türkiye, bazı önemli eksiklikler olmakla birlikte kendi savunma kapasitesini büyük ölçüde geliştirdi. Bu gelişmelerle birlikte de İsrail’in Türkiye’den algıladığı tehdit de artıyor.”

Suriye’nin entegrasyonu
Suriye’nin güncel durumu ile Türkiye’nin dış politikasının bağlantılı olduğunu vurgulayan Kadri Gürsel, “Türkiye’nin kimsenin kendisiyle rekabet edemeyeceği bir konumu var. Türkiye, bölünmüş ülkelerin birlik ve bütünlüğünü sağlamaya destek oluyor. Somali’de devlet inşa sürecine katkı sunuyor, Suriye’de bu yönde çalışmalar yürütüyor. Tam bu noktada Türkiye’deki sürecin iç siyasete yönelik bir ayağı var. Türkiye’deki bu süreç olmasaydı, SDG, Şam yönetimine bu kadar hızlı ve erken bir şekilde entegre olmak için harekete geçmezdi” dedi.
Gürsel, SDG’nin PKK’ya bağlı bir oluşum olduğunu söyledi. Suriye’deki Kürtlerin PKK ile geçmişten gelen bağlarının sürecin ilerlemesini kolaylaştırdığını belirten Gürsel, İsrail’in tutumunun ise Türkiye’nin yaklaşımının tam tersi olduğunu söyledi:
“Türkiye, benzersiz bir fırsat yakalamış durumda. Dolayısıyla bütün engellere, sabotaj girişimlerine rağmen bu sürecin devam edeceğini düşünüyorum. Süreç, PKK’nın feshini bölmeyi amaçlayan çevreler tarafından sabote ediliyor. Özellikle yurt dışındaki PKK diasporasında bu etkiyi çok net bir şekilde görüyoruz”
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız. Kadri Gürsel’le yine bu haftayı konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen.
Ruşen Çakır: Bu hafta çok konuşacağımız, ama seninle daha önce de birçok kez konuştuğumuz bir husus var; İsrail-Türkiye rekabeti ya da gerilimi. İsrail, Suriye’de İdlib’deki bir askerî hava üssüne saldırdı ve saldırı gerekçesi olarak Türkiye’nin buraya yerleşme hazırlıklarını gösterdi. Gerek Netanyahu gerekse diğer yetkililer ve İsrail medyası, Türkiye aleyhine bir kampanya yürütüyorlar, Suriye üzerinden yürüyor gibi bir olay. Çünkü burada saldırıya uğrayan yer, İsrail’e çok uzakta, Türkiye’ye çok yakın bir yer. Sonuçta İsrail’in yanı başında ya da ülkenin güneyinde bir yer olsa… Çünkü biliyorsun Dürziler konusunda İsrail’in Suriye’de yaptığının gerekçesi kendisine yönelik tehdit algısı. Ama burada bambaşka bir olay söz konusu. İsrail çok net bir şekilde Türkiye’nin, Suriye’de gücünü artırma ihtimalini kendisine tehdit olarak görüyor. Bunu daha önce çok konuştuk seninle ama böyle somut bir olay olmamıştı.
Bir de işin içerisine Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack girdi. Tom Barrack yaptığı açıklamada İsrail’e çok alenen sert çıkmadı ama Türkiye’yi daha gözeten bir pozisyon almış gibi oldu ve bu nedenle de İsrail’in tepkisini çekti. Bir de işin böyle bir boyutu var. Hatta Tom Barrack açıklamasında, Türk Hava Kuvvetleri’nin uçak kaldırma ihtimalinin son anda gerçekleşmediği gibi birtakım detaylar da anlattı. O söylediği olaylar olmuş olsaydı, şimdi herhalde bambaşka şeyler konuşuyor olurduk.
Bu arada şunu da not düşmek lazım: YENİ Parti dahil olmak üzere tüm partiler, bir şekilde İsrail’le olası bir gerginlikte hep birlikte hareket edeceklerini açık ve net bir şekilde söylediler. İsrail’in Erdoğan’la mücadele edip muhalefetin desteğini alma gibi bir hesabı varsa, onun karşılık bulmayacağını Özgür Özel de, Kemal Kılıçdaroğlu da söyledi, başkaları da herhalde söylemiştir. Benim için önemli olan, o ikisinin söyledikleri. Ne dersin, daha önce konuştuğumuz olaylar kötü bir şey ama ete kemiğe bürünüyor mu yoksa?
Kadri Gürsel: Bu hava üssüne yapılan saldırı aslında bir çizginin, bir hattın, bir sınırın aşılması anlamına geliyor. Çünkü İsrail ve Türkiye, Suriye’de birbirlerinin nüfuz alanlarını fiilen kabul etmeye razı olmuş gibilerdi. Güney’de Dürzi bölgesi, Şam’ın çevresi ve güneyi, İsrail’in nüfuzuna terk edilmiş gibiydi; fiilen böyleydi durum. İsrail ise kuzeye müdahale etmiyordu, kuzeyde Lübnan’a müdahale ediyordu. Oraya Türkiye’nin müdahalesi veyahut Lübnan’a nüfuz etmesinden de çekiniyorlardı, bunu da söylemek lazım. Ama böyle bir şey ilk kez oluyor. Önce, bu niye oldu, nasıl bu noktaya gelindi, ondan bahsetmek lazım. Seninle programlarımızda konuştuğumuz gibi, özellikle 7 Ekim’den sonra İsrail’le Türkiye arasındaki tansiyonun yükselmesi, iki ülkenin de birbirlerine bir çatışma hattı üzerinden hızla yaklaşmakta oldukları izlenimini doğuruyordu. İran’a karşı 28 Şubat’ta başlatılan Amerikan-İsrail saldırısından önce, bu gerilim siyaseti, bir yerde iki ülkedeki iktidarların da kendi iç kamuoyları nezdindeki pozisyonları ve tüketimleri açısından işlerine yarar nitelikteydi, yeter ki kuvveden fiile geçmesin, yani gerilim sonucunda bir askeri çatışmaya dönüşmesin. Bunun gerçekleşme ihtimalinin hiç de yabana atılmayacak olduğu gerçeği ortaya çıktı. Çünkü 28 Şubat 2026’dan sonra bağlam değişti. İki ülke arasındaki gerilim -rekabet demek biraz zor, artık rekabeti geçti, karşıtlık demek daha doğru buna- ve karşıtlık, artık iç siyasette iktidarların beklentilerini karşılama, iç siyasette kamuoylarını konsolide etme, yanlarına çekme, dış güvenlik tehdidi etkisiyle kendi tabanlarını sağlama alma arayışının çok önüne geçti. Bence burada, jeopolitik birtakım faktörler iç siyasi tüketimin önüne geçmiş gibi görünüyor. Çok önüne geçmiş gibi değil, ama belki de eşit ağırlıklı veya biraz daha fazla.
Şöyle bir tarihsel arka planı her konuşmadan önce hatırlatmak gerek, o da şu: İsrail’in herhangi bir stratejik derinliği yoktur. Zaten Kuzey Afrika-Ortadoğu haritasına baktığınızda, cim karnında bir nokta kadar küçük bir ülke aslında, savunulması çok zor bir yer. Stratejik derinliğini askeri kavram olarak kullanıyorum burada, savunması çok zor. Savunması zor olduğu için de İsrail, özellikle 1967 Savaşından sonra Amerikan yardımı almaya başladı. 1973 Yom Kippur Harbi burada bir eşik noktasıdır. İsrail, hava kuvvetlerini güçlendirmeyi burada stratejik öncelik haline getirmiştir. Hava gücünün ne kadar önemli olduğu, zaten II. Dünya Savaşı’nda ‘’6 Gün Savaşı’nda çok daha iyi anlaşıldı. Bu bölgede hiçbir ülke hava gücü bakımından İsrail’den daha güçlü olmamalıdır. Burada İsrail’in önceliği net, bariz bir hava üstünlüğü ve havada caydırıcılık tesis etmek. Bir de zaten açıklanmadığı halde İsrail’in bir nükleer güç olduğunu biliyoruz. 1952-53’lerde başlayan nükleer silah geliştirme programı, 1967 Savaşı’nda artık ilk nükleer silahlarını üretmiş olarak tamamlanmış ve devam ediyordu. Hatta 1973’te, nükleer silah tehdidini kapalı kapılar ardında dillendirdiklerinde, Amerikan Hava Köprüsü, Yom Kipur Harbi’nde sahada dengeyi İsrail’in lehine sağladı.
Ama günümüzde, Türkiye ve İsrail arasındaki karşıtlık, artık bir retorik söylem ve politik ideolojik karşıtlığın ötesine geçmiş bulunuyor. İsrail-Türkiye karşıtlığı, Türkiye’nin İsrail’i tehdit ettiği anlamına gelmiyor. Bence Türkiye İsrail’i tehdit etmiyor ve Türkiye’nin İsrail’i tehdit ettiğine dair Türkiye’yi geçtik, üçüncü taraflardan, bu yönde herhangi teyit edici bir bilgi, açıklama, bir durum tespiti geldiği yok. Türkiye’nin İsrail’i tehdit ettiğini ileri sürmek için paranoyak milliyetçi olmak lazım ya da İsrailli olmak gerekiyor yahut da Netanyahu ve çevresindekiler gibi olmak gerekiyor. Ama yine de İsrail Türkiye’den tehdit algılıyor. Bunun nedeni de en başta, Türkiye’nin, eski laik cumhuriyetin dış politikasını değiştirmesi ve yeni bir dış politikaya yönelmesi. Yeni dış politikadaki ideolojik içerik, en başta, Ortadoğu’ya giriş açısı olarak Hamas odaklılık. Hamas odaklı olunca da Filistin sorununa sahip çıkıyor ve bunu tabii İsrail karşıtı olarak algılıyorlar. İsrail karşıtlığı yahut İsrail politikaları karşıtlığı ne olursa olsun, bu yöndeki söylemler ve eylemler, özellikle bu Mavi Marmara olayından itibaren, Hamas’a sahip çıkılması, Hamas liderlerinin barındırılması ve buna benzer şeyler, İsrail’de, Türkiye’nin İsrail karşıtı ve hatta antisemit bir heyet tarafından yönetildiği ve bunun İsrail için bir potansiyel tehdit olduğu algısını doğuruyor. Her ne kadar Türkiye İsrail’i tehdit etmese de, İsrail tarafından, Türkiye’deki iktidar bir tehdit olarak algılanıyor sanırım. Bu tabii ki Türkiye’nin Batı ittifakıyla ilişkilerinin sorunlu bir hâl almasından sonra, biraz da Türkiye’nin, Soğuk Savaş sonrasında dünyadaki yerini bulamamasından ötürü, stratejik otonomi arayışlarına girdiğini biliyoruz. Stratejik otonomi arayışlarının en önemli ayağını, kendi savunma kapasitesini inşa etme gayretleri oluşturuyor. Bu noktada da Türkiye, sadece kendi savunma kapasitesini bazı önemli eksiklikler olmakla birlikte büyük oranda ve kısa sürede siyasallaşmış askerî endüstriyel kompleksi kısa sürede inşa edip, aktive ederek ve bunu genişletmeyi sürdürerek hayata geçirmesiyle beraber, bu konudaki tehdit algısı artıyor.
Ama aynı zamanda Türkiye’nin askerî gücünü kullanma niyet ve eğiliminde olduğunu tespit ediyorlar. Bunu sadece İsrail tespit etmiyor, Türkiye’nin Batılı NATO müttefikleri de tespit ediyor. Bunun çok çeşitli örnekleri var. En başta Suriye, sonra Libya, Somali, ama aynı zamanda da 2019-20’lerde, Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de dış politikasını militarize etmesi ve Doğu Akdeniz’de yeni enerji hatları tesis projelerinden dışlanmasını, bu hatların inşasını engelleme yönünde bir askerî güç gösterisiyle davranması, bu yönde bir reaksiyon göstermesi, özellikle karşılığın kalkmasına neden oldu. Öncelikle de İsrail’de ve sonra Fransa’da. Tabii 7 Ekim saldırısından sonra, Türkiye ve İsrail ilişkileri, bu manada tamamen normalleşme şansını yitirdi. Çünkü daha önce bir normalleşme çabası vardı. Yani Netanyahu ve Erdoğan’ın birlikte fotoğrafları vardır daha önce, yavaş yavaş bu adımlar atılıyordu. Türkiye’nin, Hamasçıları topraklarından göndermeye başladığına dair haberler çıkıyordu. Daha sonra konu tamamen değişti.
Güncel üç faktör de belirtilmelidir. Birincisi, Türkiye, İsrail’i irkilten bazı adımlar atıyordu. Mısır’la askeri savunma işbirliğini çok yoğunlaştırmak, ortak tatbikatlar yapmaya başlamaları, sadece işbirliği değil, aynı zamanda savunma ekipmanları satışına da doğru giden anlaşmalar var. Aynı zamanda Mekke Savunma Anlaşması, yapıldı. Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında kurulduğu açıklanan savunma paktı, tabii ki İsrail’de, Netanyahu yönetiminde endişe yarattı.
İkincisi, bundan bir hafta önce, 18 Ağustos’ta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan El Cezire’ye bir demeç verdi. Bu, zamanlama açısından ilginçti. “Eğer bize saldırı amacıyla gelinirse, yani savaş amacıyla saldırılırsa biz savaşmaktan çekinmeyiz, kaçınmayız” dedi. Aynı zamanda 27 Ekim’de İsrail’de seçimler var ve yapılan muteber sondajlara göre, Netanyahu’nun Likud ittifakı birinci sırada gözükmüyor; rakibi Gadi Eisenkot’un birkaç puan gerisinde görünüyor. İsrail’de artık İşçi Partisi diye bir olgu kalmadı. İşçi Partisi İsrail’in kurucu partisidir aslında, sonuçta Aşkenazi Yahudileri tarafından kurulmuştur İsrail, ama şu an İşçi Partisi yok. Merkez ve aşırı sağ İsrail’in yönetimine talip. Aşırı sağ ise bugün en gerici, en aşırıcı hâliyle iktidarda. Yani Netanyahu ve dinci Siyonistler birlikte. Zaten Itamar Ben-Gvir’in yaptığı açıklamaları görüyoruz. Gadi Eisenkot içeride daha ılımlı, daha merkezci. Güçler ayrılığı ve kurallar bütününe daha saygılı gözüküyor. Ama dışarıda Filistin sorununda iki devletli çözümden yana değil. Aslında Filistin konusunda çok radikal görüşleri var.
Bu noktada Türkiye nasıl davranacak? Bunun da ipuçlarını verdi. Soğukkanlı hareket edecek, kendi topraklarında veyahut Suriye’de doğrudan kendisine yönelik bir saldırı olmadığı sürece mukabelede bulunmayacak ve 27 Ekim seçimlerinden önce Netanyahu’nun ekmeğine yağ sürecek bir Türkiye tehdidi masalının kuvveden fiile geçmesine izin vermeyecek gibi görünüyor. Ama diğer taraftan da İsrail açısından, eğer Türkiye gerçekten kendi iç kamuoyunda bir teyakkuz durumu yaratıp, kendi etrafında tabanını konsolide etme amacının ötesinde gerçekten bir jeopolitik tehdit olarak algılanıyorsa, 2026 ve önümüzdeki 2-3 yıl, İsrail açısından Türkiye’yi askeri yollardan bir tehdit olmaktan çıkarmak istiyorlarsa, Türkiye’ye saldırmak için aslında en elverişli fırsat penceresi. Çünkü daha ileride, daha sonra Türkiye’nin havada caydırıcılığını ve aynı zamanda asimetrik kapasitesini, balistik füze yeteneklerini artırması nispetinde, bu dengelenecek.
Bir de ayrıca İran bahsinde şöyle bir durum görüyoruz, o da çok açığa çıktı; Netanyahu Trump’ı İran’a saldırmaya ikna etti ve Amerika da bu şekilde, tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir askerî ve politik fiyasko ile karşı karşıya kaldı. Amerika’nın doğrudan çıkarlarının olmadığı savaşlara sürüklenmemesi bakımından, İsrail’in, bölgedeki cüretkâr, küstah ve bölge ülkelerini tehdit eden bu dış politikasından vazgeçirilmesi gerekiyor. Bunun için de bu bölgede bir caydırıcılık tesis edilmesi şart. Bu caydırıcılığı tesis edebilecek yegâne ülke de Türkiye’dir. Amerikan elitinin, Türkiye-İsrail denklemine tam tersinden bakması gerekiyor, tam tersinden bakmanın da Türkiye’yi İsrail karşısında askerî bakımdan tahkim etmek ve Türkiye’nin bir caydırıcılık unsuru olarak İsrail’e karşı pozisyon almasını sağlamak olduğu çok aşikâr. F-35 ambargosunu kaldırmak, F-35 programına Türkiye’yi geri çağırmak yoluyla, bu en kısa yoldan temin edilebilir ancak. Aynı zamanda tabii ki CAATSA yaptırımlarından Türkiye’nin çıkarılması ve bu yol Türk-Amerikan savunma işbirliğinin normalleştirilmesinden geçiyor. Bunun başka bir alternatifi yok gibi gözüküyor şu aşamada. Netanyahu gider mi, gitmez mi, o konuda henüz bir şey söylemek için çok erken. Çünkü İsrail’de hangi blokun önde olmasından ziyade, küçük partilerin kimi destekleyeceği, bu küçük partilerle kimin koalisyon yapacağı sorusunun cevabını almak lazım önce. Bu sorunun cevabını ise henüz bilmiyoruz. Bu bakımdan, Netanyahu gider mi gitmez mi, onu tahmin etmek mümkün değil.
Ruşen Çakır: Kadri, bu bağlamda Türkiye’ye gelelim. İsrail’de yaşanan bu son mesele, çözüm sürecinin ya da devletin tabiriyle “Terörsüz Türkiye” sürecinin bölgesel zemini konusunda çok ipucu veriyor. Zaten Abdullah Öcalan da başından itibaren bölgedeki İsrail hegemonyası tehdidini bir kart olarak kullandı. Okuduğum görüşme notlarında bunu çok gördüm. Zaten bu olayı da senin bahsettiğin Ekim ayındaki Hamas Saldırısıyla başlayan süreçle irtibatlandırıyor. “Devlet aklı” diye söylenen şey de herhalde benzer bir şey. Yani Türkiye’deki sürecin İsrail’le, bölgeyle doğrudan alâkası olduğu meselesi. Bu bağlamda Suriye’de çok ilginç bir gelişme yaşanıyor; Kürtlerin Şam’a entegre olması tamamlanmak üzere. Son dönemde SDG adına yapılan bu konudaki açıklamalar çok net. Mazlum Abdi en son Rudaw‘a bir tür özeleştiri de verdi. Bugün Şam’a gidiyorlar, yine görüşüyorlar ve yakın bir zamanda Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’in Türkiye’ye gelmesi söz konusu. Geçen sefer, İmralı Heyeti’yle gazetecilerin yaptığı toplantıda bu olay dile getirildi. Şu anda Suriye’de işler, Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” olarak tarif ettiği statü talep etmeden merkeze entegre olma şeklinde gidiyor. Burada epey bir Öcalan faktörü olduğunu görmek lazım. Halep’te Şeyh Maksut mahallesinde ilk olaylar çıktığı zaman, Kandil’den SDG’ye yapılan bir tür savaşma çağrısı vardı. Öcalan da tersine, frene basılmasını istiyordu. Sonuçta Öcalan’ın söyledikleri hâkim olmuş gibi. Suriye’de yaşanan olayı Türkiye’deki süreçten ayrı düşünmek herhalde mümkün değil. Bunu bir anlamda, İsrail’in bölgede Kürtlerle ittifak yapmasının önü kapatılmak isteniyor gibi de görebiliriz herhalde.
Kadri Gürsel: Evet, ben kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Çünkü hem Suriye’de olan bitenler, Türkiye’nin dış politikası ve dış politikada özellikle İslam coğrafyasında yapmak istediği şey ve bu konudaki konumu birbiriyle ilintili. Türkiye’nin, kimsenin kendisiyle rekabet edemeyeceği eşsiz ve tekil bir konumu var. Türkiye, İslam coğrafyasında, geniş Ortadoğu’da, MENA bölgesinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesinde, özellikle Batı müdahaleleri sonucunda çökmüş olan devletlerin yeniden inşası, bu devletlerin siyasi sınırları içinde birliğin ve bütünlüğün, toprak bütünlüğünün sağlanması, devletlerin yeniden vergi toplar, sınırlarını kontrol eder ve vatandaşlarına temel hizmetleri sunar hâle getirilmesinde, bence, dünyada ve bölgesinde, devlet inşa kapasitesi fiilen uygulayan ve bu konularda bir yumuşak güç inşa eden yegane aktör. Bunu Libya’da yaptı. Türkiye Libya’da artık Bingazi ve Trablus’u bir araya getirme ve birleştirme, yani bölünmüş olan Libya’nın birlik ve bütünlüğünü sağlama aşamasına doğru ilerliyor. Somali’de yapıyor; Somali’de bir devlet inşa ediyor. Bunu aynı zamanda da Suriye’de yapıyor. Bunu yaparken de o ülkelerdeki yerel yönetimlerin hilafına yapmıyor bunu; rızasını alarak yapıyor. İşte tam bu noktada, aslında Türkiye’deki bu sürecin iç siyasete yönelik bir ayağı var. Bu tartışmalar de ihmal ediliyor. Edilebilir ama ben yine de akıllarda kalsın diye söylüyorum; bu çok katmanlı, paralel bir süreç.
Ama diğer taraftan Türkiye’deki bu süreç, Öcalan faktörü, Öcalan’ın buradaki Kürt tarafı nezdindeki başat aktör konumu, Suriye’nin birlik ve bütünlüğünün inşasında çok çok önemli bir hâle geldi; bir pozisyon inşa etti kendisine. Türkiye’deki bu süreç olmasaydı, SDG’nin, bu kadar hızlı bir şekilde inşa edilen Şam yönetimine entegre olmakta acele edeceğini zannetmiyorum. Burada SDG’nin, yine çerçeve yasada belirtildiği gibi, ‘’PKK ve bağlı oluşumların’’ kendilerini feshettikleri ve silah bıraktıklarının tespit ve teyidinin sağlanması derken, zaten bununla ilgili bir üst düzeyde kurul da oluşturuldu- 2 hafta önceki yayınımızda “İyi de çerçeve yasada bu belirtilmiyor. Bu örgütler, bu oluşumlar hangileridir?” diye sormuştuk haklı olarak. Türkiye’de Yargıtay içtihatlarında ve Anayasa Mahkemesi kararlarında bunlar var aslında. Bunlardan bir tanesi SDG, diğeri PJAK. SDG’nin bu kadar hızlı bir şekilde bu sürece reaksiyon vermesinin, aslında sürecin bölgeyi değiştirmekte olduğunu, değiştireceğini, değiştirebileceğini gösteren en önemli emarelerden biri ve başında geliyor.
Suriye’deki PKK’ya bağlı oluşum olarak tarif edilen SDG’nin de Apo’cu bir teşkilat olduğunu belirtmek lazım. Çünkü malûm, Türkiye’nin askerî baskısı neticesinde Abdullah Öcalan Suriye’yi terk etmeye zorlanmazdan önce Suriye, Öcalan’ın faaliyet gösterdiği bir alandı. Suriye’deki Kürtlerin PKK yanlısı, PKK sempatizanı Kürt tabanının Apo’cu karakteri, bence burada bu sürecin devamına yardımcı olan nitelikte. İsrail’in tutumu ise tam tersi. İsrail ve Türkiye arasında burada uzlaşmaz bir karşıtlık var. Türkiye, çökmüş devletlerin milli birlik ve bütünlüklerinin yeniden sağlanması, merkezi otoritenin inşası ve tahkimini isterken, bu konuda gerçekten kimsenin gösteremeyeceği çabaları gösterip başarılı olma yolunda ilerlerken, İsrail bunun tam tersini yapıyor. İsrail, çevresindeki İslam coğrafyasının, Arap ülkelerinin (Libya da dâhil buna) bölünmüş, parçalanmış, yıkılmış, darmadağın edilmiş ve yönetilemez halde kalmasını istiyor, ki ileride kendisine sözde tehdit olacak ülkelere buradan bir basınç oluşturabilsin. Bu ülkeler, bir şekilde meşru varlık olarak dünya sahnesinde yerlerini almasınlar istiyor İsrail. Burada da Suriye’de tarihi bir fırsat yakaladığını düşünüyordu. Bu tarihi fırsatın şimdi Türkiye’nin çabalarıyla elinden kaçmakta olduğunu görüyor. İsrail’in, öncelikle Suriye’deki yeni yönetimin, Türkiye’nin destek ve yardımıyla merkezi ve bütünlüklü bir milli ordu oluşturması yönündeki bütün çabalarını torpillemek, sabote etmek yönünde hava kuvvetlerini kullanması da bu amaca hizmet ediyor. Aynı zamanda Şam’a, karar birlikleriyle topçu menzili mesafesine yaklaşması, Kuneytra, onun doğusunda Golan Tepeleri ve Hermon Dağı civarlarında yeni toprakları işgal etmesinin de amacı bu. Suriye’nin birlik ve bütünlüğü sağlanmasın, sefil, perişan, yıkık, yıkılmış, sürünen bir ülke olarak kalsın istiyor. Türkiye ise bunun tam tersini istiyor. Bu bakımdan süreç de Türkiye’nin bu amacına ulaşmasına hizmet eden bir nitelik arz ediyor. Süreç derken, Türkiye’deki süreci kastediyorum.
Ruşen Çakır: Evet, tabii. Süreç konusunda son bir tartışma oldu. Dün şubat ayındaki görüşme notları yayınlandı ve ortalık karıştı. Ben onun bir tür sabotaj girişimi olduğunu düşünüyorum. Zamanında Oslo Görüşmeleri’ni Fethullahçılar açık etmişlerdi biliyorsun ve bu, süreci bayağı sekteye uğratmıştı. İş ciddiye binince, sanki bu tür sabotajlar artacakmış gibi geliyor ve bunlar tabii ki dış güçler, iç güçler, yani herkes tarafından yapılabilir. Çok çetin bir döneme gireceğiz sanki.
Kadri Gürsel: Evet, öyle görünüyor. Türkiye bu konuda çok tecrübeli. Bence 2008-2009’dan beri bayağı bir tecrübe kazandık. PKK’nın kendisini feshetmesi ve silahsızlanması ile Türkiye’de Kürt sorunu etrafındaki silahlı çatışmanın sona ermesi, terörün örgütsel zeminin en azından ortadan kalkması konularında hem Türkiye Devleti hem Kürt tarafı birlikte, tarihsel, eşsiz bir fırsatı yakalamış durumda. Bu fırsatın kolayca heba edileceğini zannetmiyorum. Çünkü bu aşamadan sonra pek alternatif gözükmüyor artık. Bundan başka gidilecek yol kalmadı. Yeni bir yol açmanın maliyeti çok çok fazla olur, yol açmaya bile değmez o maliyet karşısında. O yüzden ben, bütün engellere, sabotaj girişimlerine rağmen bu sürecin devam edeceğini düşünüyorum. Neticede Ankara’nın, iktidarın, devletin elinde bu mânâda çok önemli politik varlık var; o da Abdullah Öcalan. Abdullah Öcalan aynı zamanda PKK’ya bağlı bütün aktörlerin ve oluşumların üzerlerindeki siyasi ve tarihsel sorumluluğu devretmek istedikleri kişi. Bu aktörler de, teslim edelim ki, insan. Bu insanlar da 50 yıldır aynı koşullarda yaşıyorlar ve artık yaşları neredeyse 80’e gelmek üzere, 70’i devirdiler. Bu insanlar da artık savunulabilir bir netice bekliyorlar kendilerine. Aslında süreç, PKK’yı da fesih ve silahsızlanma sürecini bölmeyi de amaçlayanlar tarafından sabote ediliyor bence, ki elde hem Kürt sorununu kaşıyacak hem de Türkiye’yi istikrarsızlaştıracak bir enstrüman kalsın. Böyle bir niyet de olduğunu sezinliyorum, özellikle de PKK diasporasında çok net bir şekilde bu etkiyi görüyoruz. Neredeyse Öcalan’ı hain ilan etmeye kadar varacak bazı duyumlar, işaretler, içerikler ulaşıyor. Bu bakımdan ben, sürecin devamında, senin de geçen programlarda bahsettiğin gibi, Kürt hareketi içindeki siyasi dengelerin yeniden nasıl oluşacağına bakmak gerektiğini düşünüyorum. O konuda da parti kongreleri filan… Kürt hareketini burada gerçekten çetin günler bekliyor, oradan nasıl bir şey çıkacağını da görmek lazım.
Tabii şöyle bir tedirginlik de var: Yıllarca hem Irak’ta hem de Avrupa’da sürgünde yaşamış olan bu insanların, dillerini, siyasi söylemlerini bu süreçlerle kıyasladığın zaman, bir gecede denilebilecek kadar kısa bir sürede nasıl değiştirecekler? Yahut silah bırakma ve kendini feshetmenin bir yenilgi olarak algılanmaması için, acaba şahince söylemlerle mi dönecekler? Bu mânâda yönetilmesi zor bir döneme giriyor Türkiye. Gerçekten izlemesi ilginç olacak. Önümüzdeki aylar çok ilginç tarihsel gelişmelere, manzaralara gebe görünüyor.
Ruşen Çakır: Evet Kadri, noktayı koyalım. Atladığımız bir şey kalmadı değil mi?
Kadri Gürsel: Mutlaka atladığımız bir şey vardır.
Ruşen Çakır: Bugün saat 16.00’da Aziz İhsan Aktaş Davası’nda karar açıklanacak. Bu, önemli. Orada Beşiktaş başta olmak üzere, diğer belediye başkanları var. Yarın da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Davası kaldığı yerden devam edecek. Bu notları da düşmüş olalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.”








