İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın konuğu araştırmacı yazar İzzet Akyol oldu. Akyol, Türkiye’deki çözüm sürecini Ortadoğu’da değişen jeopolitik dengeler üzerinden değerlendirdi.
Ruşen Çakır’ın konuğu araştırmacı yazar İzzet Akyol, Türkiye’deki çözüm sürecini Ortadoğu’da değişen jeopolitik dengeler üzerinden değerlendirdi.
Çözüm sürecine diğer ülkelerin etkisini açıklayan Akyol, “Sürecin başladığı noktada İran, operasyon kabiliyeti azalmış ve zayıflamıştı. Dolayısıyla İran’ın ciddi bir faktör olduğunu düşünmüyorum. Belirleyici olan İsrail çünkü İsrail’in genel güvenlik doktrini ile bu konu bağlantılı. İsrail, coğrafi olarak küçük bir ülke ve stratejik derinliği yok denecek kadar az. Bu nedenle İsrail, kendi güvenliğini sınırlarında değil, sınırlarının dışında tahkim etmeye çalışıyor” diye konuştu.

Bölgesel dengeler
İsrail’in, Arap olmayan güçlerle iyi ilişkiler kurma stratejisi olduğunu belirten Akyol, eski İsrail Dışişleri Bakanlığı çalışanı, stratejist ve yazar Oded Yinon’un 1982’de yayınladığı makaleyi anlattı:
“Makalede İsrail’in stratejik menfaatleri için bölgesindeki büyük ve güçlü devletlerin parçalanması, zayıflatılması ve bölgenin daha parçalı bir hale sokulması gerektiğinden bahsediyor. İsrail’in de bu yönde çalışmasını ve var olan kanalları desteklemesini söylüyor. Senaryosunda Irak’ın Kürt, Bağdat merkezli Sünni Arap ve Basra merkezli Şii Arap olarak üç parçaya ayrılabileceğini açıklıyor. Böyle bir senaryonun İsrail’in menfaatlerini en iyi şekilde karşılayacağını belirtiyor.”

İsrail’in Kürt ilgisi
Çözüm sürecinin İsrail tarafından bir tehdit olarak algılandığını söyleyen İzzet Akyol, “Abdullah Öcalan ile yapılan anlaşma sadece Türkiye’yi değil, Kürtlerin yaşadığı diğer ülkeleri de ilgilendiren bir husus. Öcalan sadece Türkiye’de değil, aynı zamanda İran, Suriye ve Irak’ta da dengeleri değiştirebilir” dedi.
Sürecin Türkiye lehine sonuçlanmasını istemeyenlerin olabileceğinden ve sabotaj ihtimalinden bahseden Akyol, “Ortadoğu’da ortaya çıkabilecek bölgesel gelişmeler, dalga dalga dünyanın başka bölgelerindeki dengeleri de etkileyebilecek kritik sonuçlar doğurabilir. Türkiye önemli bir ülke, bölge önemli bir bölge. Kontrol dışı bir Kürt grubun eylemleriyle ya da hiç beklenmedik durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Umalım ki Türkiye’de devlet güçleri ve istihbarat bu konuları iyi takip etsin ve bunlar gerçekleşmeden engellensin” diye konuştu.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Türkiye’deki çözüm sürecinin bölgesel dengelerle çok alakalı olduğunu biliyoruz ve en çok da karşımıza İsrail olgusu çıkıyor. İşte bu konular üzerinde çalışan araştırmacı yazar İzzet Akyol konuğumuz. Kendisiyle bunları konuşacağız. İzzet, merhaba.
İzzet Akyol: Merhaba Ruşen abi. Teşekkürler davet için. İyi yayınlar.
Ruşen Çakır: Seninle çok eski dostuz ama ilk defa bir yayın yapıyoruz.
İzzet Akyol: Yaklaşık 40 yıla yakın bir dostluğumuz var.
Ruşen Çakır: Serbestiyet‘teki yazını görünce kıskandım, çok önemli bir yazı kaleme aldın.
İzzet Akyol: Teşekkürler. Sağ olasın.
Ruşen Çakır: Kürt barışı ve İsrail ilişkisi üzerine ve sonra Medyascope‘ta da yazmaya başladın. Hoş geldin diyelim.
İzzet Akyol: Teşekkürler. Çok sağ olun.
Ruşen Çakır: Şimdi önce bir girizgah yapalım. Türkiye’deki çözüm sürecinin esas motivasyonu iç mi, dış mı ya da ulusal mı, bölgesel mi?
İzzet Akyol: Esasında her ikisi birden. Türkiye’nin iç dengeleri açısından bana göre olgunlaşma noktasına yaklaşmış bir durum vardı. Ama en son gelişmeyi tetikleyen, yani yaklaşık 2 yıl önce Devlet Bahçeli’nin yapmış olduğu radikal ve hiç kimsenin beklemediği çıkışı tetikleyen hususun ben bölgesel olduğu kanaatindeyim. Yani yapılan yeni bir tehdit analizi bu konuyla ilgili çözümü çok daha hayati ve zaruri bir noktaya taşıdı. Çünkü şunu biliyoruz; Kürt meselesi Türkiye’nin güney ve güneydoğusunu çeviren bir tür güvenlik prangası oluşturuyor. Aynı zamanda Türkiye’nin enerjisine askerî, siyasî, diplomatik, uluslararası ilişkiler, hangi noktadan yaklaşırsanız yaklaşın bir tür pranga oluşturuyor. Türkiye’nin ayaklarını bağlıyor bir ölçüde ve Türkiye başka yerlere tahsis edebileceği kaynakları ve enerjileri bu mesele çerçevesinde kitlemek durumunda kalıyor. Ve öte yandan da yapabileceği başka bazı uluslararası açılımları bu konuyla ilgili kilitlenmeler sebebiyle ilerletemiyor idi. Mesela Suriye’deki YPG meselesinin Türkiye ile Amerika ilişkilerini kitlemesi gibisinden. Fakat en son Gazze olayları sonrasında dengelerin değişmesi, Suriye’de rejimin düşmesi ve sonrasındaki süreç Türkiye’yi bambaşka bir noktaya taşıdı. Türkiye yeni bir tehdit analizi, tabii bu benim şahsi karakterim, yapmak mecburiyetinde kaldı ve yeni oluşan Kürt kuşağının bir taraftan Kuzey Irak, bir taraftan Suriye’nin kuzeydoğusunda oluşan hem de facto, hem kısmen de jure, hem fiilî hem hukukî yeni durum Türkiye’yi yeni bir tehdit analizi yapmaya teşvik etti, o noktaya getirdi. Bu, bu oluşan Türkiye’nin güneyindeki yeni kuşağın İsrail ile işbirliğine girebilme ihtimali Türkiye için daha önceki güvenlik endişeleriyle kıyas edildiğinde daha büyük bir problem olarak ortaya çıktı benim kanaatimce. Devlet Bahçeli’nin yapmış olduğu çıkışın da temel bence motivasyonu bu nokta. Sonrasında anladığım kadarıyla devlet içerisinde artık bu konuya bir nokta koyalım, bu noktada daha fazla zorlamanın âlemi yok diyerek Türkiye yani bir üst, başka bir güvenlik algoritması mı desek, bir parametre mi desek, ne desek başka bir boyuta geçti. Yani daha önceki ‘‘bölücülük’’ yaklaşımını terk etti devlet. Artık bunu bir tehdit olmaktan çıkardı. Ve Türkiye dışındaki Kürt coğrafyasıyla, Kürt alanlarıyla bütünleşmeyi kendisi açısından daha mantıklı ve anlamlı gördü. Tabii ki bu geçiş çok kolay olabilecek bir geçiş değil; bir taraftan zımnî olarak, bir taraftan ideolojik olarak çok uzun bir geçmişi olan bir kutuplaşma benzeri…
Ruşen Çakır: İzzet, istersen bir araya gireyim. Bayağı hızlı başladın. Biraz kısa kısa gitmeye çalışalım. Şöyle bir husus var, sen de biliyorsundur: Türkiye’nin Kürt meselesi bağlamında bölgesel rakip ya da endişe kaynağı olarak sadece İsrail yok, İran da var. Yani Türkiye’nin İran’la çok ciddi sorunları olmasa da öteden beri PKK’nın varlığı çıktığı andan itibaren PKK ile İran ilişkileri hep Türkiye’yi, Türk devletini ciddi bir şekilde endişelendirmiştir. Bu konjonktürde, yani bu sürecin başlamasında sence İran faktörünün de bir etkisi olmuş olabilir mi? İsrail’e sonra tekrar girelim.
İzzet Akyol: Şimdi o da önemli bir nokta tabii ki fakat benim kanaatim bu sürecin başladığı noktada İran kolu kanadı çok kırılmış, operasyon kabiliyet ve kapasiteleri çok düşmüş, çok zayıflamış bir noktadaydı. İran’ın ciddi bir faktör olduğu kanaatinde değilim. Daha ziyade belirleyici olan İsrail. Çünkü İsrail’in genel güvenlik doktrini ile bu konu çok doğrudan bağlantılı. Biliyorsunuz, hepimiz biliyoruz, İsrail çok küçük bir ülke. Coğrafi olarak çok küçük bir ülke ve çok dar bir ülke. Dar, uzun ve coğrafi olarak çok küçük bir ülke. Stratejik derinliği yok denilecek kadar az. Yok, yani o bile abartılı bir laf oldu, yok. Stratejik derinliği yok. Yani herhangi bir şey durumunda, ciddi bir silahlı çatışma durumunda ülke içinde direnebilme gibisinden bir durum söz konusu değil. Dolayısıyla İsrail kendi güvenliğini kendi sınırlarında değil, kendi sınırlarının dışında tahkim etmeye çalışıyor. Bunun tarihî geçmişi de var. İsrail ilk kurulduğunda daha 1950’lerde, 1960’larda çevre doktrini diye bir doktrin geliştiriliyor İsrail’de. David Ben-Gurion zamanında gelişen bir doktrin bu. O da şu: İsrail Arap denizi ortasındaki küçücük bir ada. Dolayısıyla kendi güvenlik mimarilerini tahkim etmek, kendi güvenliklerini sağlama almak açısından İsrail diyor ki bölgedeki Arap olmayan güçlerle ilişkilerimizi geliştirmemiz ve güçlendirmemiz lazım. Yani işte Türkiye, Şah zamanında İran, Etiyopya gibi ülkelerle… Bunun için İsrail ciddi ve derin ilişkiler geliştiriyor.
Ruşen Çakır: Şimdi öteden beri İsrail’in bölgede Arap olmayan güçlerle iyi ilişki diye bir stratejisi olduğunu biliyoruz. Mesela zamanında Türkiye’yle, Şahlık döneminde İran’la ve şimdi de daha çok Kürtlerle böyle bir Araplara karşı denge kurma gibi bir perspektifi olduğunu biliyoruz. Bu hâlâ sürüyor mu?
İzzet Akyol: Her zaman. İsrail için bu hayati stratejik önem taşıyan bir husus. Bu konu 1982’de ilginç bir makale ile İsrail stratejik vizyonundaki bir tahayyülün ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Oded Yinon isminde eski İsrail Dışişleri Bakanlığı çalışanı, bir stratejist ve aynı zamanda yazar 1982’de bir makale yayınlıyor. Daha sonra ‘‘Yinon Article’’ diye üzerinde belki de binlerce makale yazılan, yorum yapılan, kitap yapılan çok ilginç bir makale bu. ‘‘1980’ler için Bir İsrail Stratejisi’’ başlıklı bir makale. Orada şunu söylüyor: İsrail’in stratejik menfaatleri bölgesindeki büyük ve güçlü devletlerin parçalanmasını, zayıflatılmasını ve bölgenin genel olarak daha parçalı bir hâle sokulmasını gerektiriyor ve İsrail bunları sağlamak için çalışmalı ya da bu yönde var olan kanalları da desteklemeli diyor ve bayağı nokta atışı neredeyse bir senaryo çiziyor. Senaryosunun Irak’la ilgili parçası diyor ki: Irak, Kürt, Bağdat merkezli Sünni Arap ve Basra merkezli Şii Arap olarak üç parçaya ayrılabilir diyor. Ayrıca Irak’ın İran’la ve Kürtlerle savaşının Irak’ı çok yıpratacağını ve Irak’ın normal şartlar altında İsrail’e tehdit olabilecek gücünü ve potansiyelini böylelikle İran ve Kürt çatışmasıyla eriyebileceğini söylüyor. İsrail’e dönecek potansiyelin böylelikle sönümleneceğini söylüyor. Öte yandan Suriye ile ilgili beklentisi ya da senaryosu şöyle: Lazkiye merkezli Akdeniz kıyısında bir Alevi Arap devleti veya birimi (illa devlet olması gerekmez), Halep merkezli bir Sünni Arap birim ve Şam merkezli başka bir Sünni Arap… Ayrıca güneyde bir Dürzi bölgesi… Yinon diyor ki bu tür bir senaryo İsrail’in menfaatlerinin maksimize olacağı bir güvenlik mimarisi oluşturur. Kürtlere özel önem veriyor bu arada, onu da belirtelim. Esasında Kürtlerin hepsinin değil ama bir kısmının İsrail’le çok eskiden gelen ilişkileri var. 1960’larda Irak’ın kuzeyindeki Irak Kürdistan’ındaki Molla Mustafa Barzani ve çevresi Irak’a karşı, Saddam yönetimine karşı hazırlandıkları isyan kalkışma çerçevesinde hem CIA ile hem de İsrail’le yakın ilişkilere giriyorlar. Bu süreç 1975’e kadar devam ediyor ve 1970’lerin başında Irak’ta Saddam rejimine karşı yürüyen ciddi bir Kürt isyanı var. Ancak 1975’te Cezayir Antlaşması ile konu kapanınca İsrail ve Amerika desteği de sona eriyor ve çok kısa bir süre içerisinde Irak’taki Kürt isyanı çöküyor. Hatta bu noktada Amerika’nın meşhur Dışişleri Bakanı Kissinger’ın bir sözü var, şunu söylüyor, tam tamına bu kelimelerle söylüyor, şu soğuklukla ve acımasızlıkla söylüyor: “Gizli servis operasyonları hayır faaliyetleri değildir, bunlar dış politika araçlarıdır; zamanı gelince kullanılır, zamanı gelince bırakılır.” Bunu söylüyor. Ve o zaman bu ilişki çöküyor. Bahsettiğim Kuzey Irak çerçevesindeki bu Molla Mustafa Barzani ile CIA ve Amerika ve İsrail’le olan ilişki çöküyor. Ve hâlihazırda bir taraftan İsrail’in hâlâ aynı fragmentasyon, yani parçalanma stratejisini sürdürdüğüne dair çok somut veriler var. Bu arada bu senaryolar, bunların hepsini İsrail’in yaptığı anlamına gelmez; bazı şeyler çünkü zaten kendi iç faktörlerinin sürüklediği ve zorladığı hususlar. Mesela Saddam ile Irak Kürtlerinin savaşında Irak Kürtlerinin hakikaten ciddi zorlukları ve haklı gerekçeleri var. Yani esasında ben yazımın sonunda benzer bir şey söyledim; yani İsrail Irak’la ilgili bir senaryo geliştirebilir ama Irak illa o senaryo gereğince hareket etmek zorunda değildi. Yani Saddam da kendi Kürtleriyle illa savaşmak ve kavga etmek zorunda değildi. Makul, mantıklı bir zeminde onlarla anlaşarak kendi iç problemlerini kaşınacak yara olmaktan çıkarma şansı kendi elindeydi. Ancak bu olaylar yaşanırken insanlar bu sağduyuları gösteremiyorlar. Şimdi tersten baktığımızda, bütünleşme… Yani ne dedik? İsrail parçalanmadan menfaat umuyor ve tam tersine bütünleşmeden, konsolidasyondan da rahatsızlık duyuyor. Rahatsızlık duyması illa konsolide olacak güçlerin kendisine düşman olacağı beklentisi ya da korkusundan kaynaklanmıyor. Eğer bölgede bir konsolidasyon oluşursa İsrail’in bölgesel operasyonlar anlamında eli zayıflıyor, yani hareket serbestisini kaybediyor. Tabiri caizse eski pervasızlığıyla operasyon yapma imkânları eskisi kadar olmuyor. Nitekim AP ajansı geçen senenin mart ayında bir haber yayınladı. Orada şöyle diyor ki: Suriye’nin dört parçalı hâlde kalması için İsrail Amerikan hükümeti nezdinde ciddi lobi ve baskı yapmaya çalıştı ancak Amerika’yı ikna edemedi. Amerika Suriye’nin parçalanmaması ve bütünlüğünün korunmasının bölge güvenliği açısından ve daha geniş uluslararası dengeler açısından daha tercih edilebilir olduğu kanaatine vardı ve İsrail’in talepleri kabul görmedi diyor. Dediğim gibi İsrail bölgesel parçalamalardan istifade ediyor ama tam tersi de olduğunda, yani bölgesel bütünleşmeler olduğunda da aynı şekilde onun hareket serbestini sınırlayacak yeni bir güvenlik mimarisi ortaya çıkıyor. Şimdi en son Türkiye’nin Kürt barışının ya da devam eden sürecin diyelim, Türkiye’nin güneyindeki şeritle de bir bütünleşmeye yol açma kabiliyet ve potansiyeli olduğu için bu durum İsrail’in bahsetmiş olduğumuz doktrin çerçevesinde sağladığı hareket serbestini sınırlayacağı için İsrail tarafından bir tehdit olarak görülüyor.
Ruşen Çakır: Bir şey sorabilir miyim? Şimdi Suriye’den de bahsediyorsun. Suriye’de Kürtler denince akla Abdullah Öcalan giriyor. Yani oradaki Kürt yapılanmasının temelini Öcalan kendisi Suriye’deyken attı ve oradaki hareket de Apocu bir hareket, yani kendileri de bunu reddetmiyorlar. Sadece oradan ibaret değil, İran’da PJAK var, yine Kandil irtibatlı, doğrudan Kandil irtibatlı. Bir de Irak Kürtlerinde de belli bir gücü var ama esas olarak Irak Kürt bölgesinde PKK Kandil’de en azından, ki başka yerlerde de var, gücü var. Dolayısıyla Öcalan’la yapılan anlaşma sadece Türkiye’yi değil, Kürtlerin yaşadığı dört ülkeyi birden, yani Türkiye dâhil dört ülkeyi birden ilgilendiren bir husus. Yani Öcalan sadece Türkiye’yi teorik olarak karıştıran, karıştırabilecek bir kişi değil, aynı zamanda İran’da, Suriye’de ve hatta Irak’ta da dengeleri değiştirebilecek… Geçmişte biliyorsun Barzani-Talabani çatışmasında PKK tavır almıştı mesela, pozisyon almıştı ki önemliydi. Suriye’yi zaten biliyoruz. Sonuçta buradaki PKK kartı sadece Türkiye üzerine olan bir kart değil.
İzzet Akyol: Kesinlikle, kesinlikle. Yani PKK meselesi çözüldüğünde ve Türkiye artık bundan böyle siyasallaşmış Kürt meselesini kendi doğal bir iç parçası olarak kabul eder hâle geldiğinde bir taraftan güneyindeki Kürt güvenlik prangasından kurtulmuş olacak, daha doğrusu kendi güneyindeki, yani kendi sınırlarının güney kısmındaki, güney ve doğu kısmındaki güvenlik prangasının maliyetlerinden kurtulacak ve öte yandan Türkiye’nin güneyinde şimdiye kadar güvenlikçi perspektif açısından tehdit olarak mütalaa edilen Kürt bölgeleri de en iyi ihtimalle tehdit olmaktan çıkacak, yani dost bölge haline vizyonu da söz konusu olabilir ama minimumdan gidersek eğer bir tehdit olmaktan çıkacak ve Türkiye’nin Kürt nüfusu da daha önce bu Kürt bölgeleriyle bütünleşme noktasında güvenlik sorunları sebebiyle gereğini yapamaz iken bölgesel bütünleşmeyle aynı zamanda ekonomik, siyasi, insani gelişmeler birbirini takip edecek. Türkiye bundan bir taraftan ekonomik olarak istifade edecek, bir taraftan bölgesel bütünleşmeyle ekonomik imkânlar artacak. Bu arada da en fazla ekonomik menfaatlerden Güneydoğu’nun yararlanacağını söylemek yanlış olmaz. Yani çift taraflı bir kâr söz konusu olacak ve Türkiye kendi güneyindeki şeridi de şimdiye kadar kontrol edemediği ve tehdit olarak gördüğü şeridi de neredeyse maliyetsiz şekilde kendisi açısından en iyi ihtimalle nötr bölgeye çevirmeyi başarabilecek. Dediğin nokta çok önemli ve bunların hepsi İsrail açısından negatif gelişmeler.
Ruşen Çakır: Peki burada şöyle bir soruyu sormak istiyorum: sabotaj ihtimali… Bütün geçen çözüm sürecini bayağı bir, mesela Oslo görüşmelerini Fethullahçılar devlet içerisinde bir güç olarak deşifre ettiler ve bayağı bir baltaladılar, biliyorsun MİT krizi yaşamıştık falan. Geçen çözüm sürecinin olmamasında, gerçekleşmemesinde kimlerin nasıl dahil olduğu konusu hâlâ muallakta. Burada bölgeyi birinci derecede ilgilendiren bir süreç yaşıyoruz ve bu süreci Türkiye’nin lehine, tüm Türkiye’nin lehine, yani devleti kastetmiyorum bir ulus olarak Türkiye’nin lehine sonuçlanmasını istemeyen güçler, İsrail dâhil başkaları da olabilir, içeride ve dışarıda sabotaj ihtimali hemen insanın aklına geliyor. Gerçek böyle bir potansiyel var mı? Böyle bir risk var mı?
İzzet Akyol: Kesinlikle var. Olmaması zaten böyle şeylerin anormal olur. Bu tür Ortadoğu’da ortaya çıkabilecek olan bölgesel gelişmeler dalga dalga dünyanın başka taraflarındaki başka dengeleri de etkileyebilecek kritik hususlar. Türkiye çok önemli bir ülke, bölge çok önemli bir bölge, yapılabilecek provokasyonların haddi hesabı yok ve dünyanın hemen hemen önde gelen bütün istihbarat örgütlerinin bu bölgelerde birtakım bağlantıları, uzantıları, kabiliyetleri, erişim kanalları, her şeyleri var. Yani kontrol dışı bir Kürt grubun eylemleriyle karşı karşıya kalabiliriz, hiç beklenmedik durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Kamuoyunda ‘‘Hani bunlarla barışıyorduk, ne oluyordu, hani affediyorduk, biz size söylemiştik, eşkıya ile masaya oturulmaz, eşkıya affedilmez, bunlar ancak sopadan güçten anlarlar’’ şeklindeki söylemlerin yayılmasını sağlayacak bir zemin oluşturma adına bu tür bir durum olabilir. Öte yandan Kürt hareketi içerisinden bu durumlardan çok memnun olmayan ya da bu durumların gidişatından tatmin olmayan, bunları beğenmeyen bazı grupların başka bir güç ilişkileriyle irtibatları söz konusu olabilir. Yani illa kontrol dışı bir grup değil, yani Kürt hareketi içerisinden birilerinin bir şeyleri de olabilir, her şey olabilir veya öyle bir süs verilmiş gelişmeler olabilir. Bunların hepsi imkân dahilinde, hepsi muhtemel. Yani umalım ki Türkiye’de devlet güçleri ve istihbarat bu konuları iyi takip etsin ve bunlar gerçekleşmeden engellensin. Onun dışında çok fazla diyebilecek bir şey yok, temenni dışında diyecek bir şey yok. Öte yandan böyle bir şey olursa da bunun provokasyon olduğunu ve bütün ülke için çok hayırlı olacak bir gelişmeyi sabote etmeye yönelik bir istihbarat operasyonu olduğunun da insanlara anlatılması lazım. Ben böyle düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Peki nasıl bitirelim yayını İzzet? Burada çok önemli bir süreç yaşanıyor ve birçok kişinin gözü, birçok devletin gözü burada. Ne dersin?
İzzet Akyol: Türkiye çok önemli bir dönemeçte. Bu konuyu daha önce halletmek için değişik değişik teşebbüsler söz konusu oldu. Bazıları çok cesur, bazıları daha ürkekçe olmak üzere ta Özal zamanından beri gelen bir sürü denemeler oldu, bir sürü irtibatlar oldu. Bunlar çok değişik sebeplerle başarıya ulaşmadı. Daha önceki başarısızlıklar sebebiyle toplumda bir tereddüt olduğunun ben de farkındayım. Ancak bunun olması için elimizden gelen desteği vermek dışında yapılacak bir şey yok. Ümitli olalım, ben hallolacağına inanıyorum.
Ruşen Çakır: Evet, çok teşekkürler İzzet, yayınımıza katıldığın için.
İzzet Akyol: Ben teşekkür ederim. Başarılar diliyorum.
Ruşen Çakır: Sağ ol. Evet, İsrail’in Kürtlere ilgisini araştırmacı yazar İzzet Akyol’la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.







