İSTANBUL (Medyascope) – Türkiye’de çözüm süreci nereye gidiyor? Seçilmiş Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı. Yayında Türkiye’de yeni sürecin önceki süreçlerden hangi noktalarda ayrıldığı, sürecin toplumsallaşması için atılması gereken adımlar değerlendirildi.
Seçilmiş Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer, Ruşen Çakır’ın konuğu oldu. Türkiye’de Kürt meselesinin çözümüne yönelik geçmişte birçok girişimde bulunulduğunu hatırlatan Özer, mevcut süreci önceki girişimlerden ayıran önemli unsurlardan birinin Meclis’te geniş bir siyasal mutabakatın oluşması olduğunu söyledi.
Meclis’te komisyon kurulmasını, yüksek katılımla siyasal mutabakat sağlanmasını ve silahsızlanma ile entegrasyonu düzenleyen çerçeve yasanın kabul edilmesini önemli adımlar olarak değerlendiren Özer, buna rağmen sürecin başarıya ulaşmasının yalnızca yasal düzenlemelere bağlı olmadığını vurguladı. Ahmet Özer sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yasal çerçevede mecliste bir komisyon kurulması, yüzde 91 katılımla bir siyasal mutabakatın oluşması çok önemli bir fark. Örgütün silahsızlandırılması, entegrasyonu için bir çerçeve yasa çıkarılması ile yolun yarısı geçilmiş oldu. Diğerlerinde sürecin başarıya ulaşmamasının nedenlerinden bir tanesi toplumsallaşmaması, topluma mal edilmemesidir. Ben bu sürecin de en büyük risklerinden birini bu olarak görüyorum.”

“Barış yaparken savaş dilini kullanırsak barışı zehirleriz”
Sürecin başarıya ulaşmasının koşullarından birinin kullanılan siyasi dil olduğunu belirten Ahmet Özer, çatışma döneminin kavramlarının barış sürecine taşınmaması gerektiğini söyledi. “Zafer”, “yenilgi” ve benzeri ifadeler üzerinden kurulacak bir dilin toplumdaki kutuplaşmayı devam ettireceğine dikkat çeken Özer, “Barış yaparken bile savaş dilini kullandığımız zaman barışı zehirleriz. Artık zafer, yengi, terörist, şu oldu bu oldu laflarıyla barış sürecini zehirlemememiz lazım. Eğer niyetimiz halis ise bu alandan bir an önce çıkmamız lazım” dedi.
Sürecin silahsızlanmayla tamamlanmayacağını vurgulaya Özer, hukuki süreç, eve dönüş, toplumsal entegrasyon, geçmişle yüzleşme ve rehabilitasyon aşamalarının birbirini tamamlaması gerektiğini söyledi. Toplumsal entegrasyonun “asimilasyon” olarak anlaşılmaması gerektiğini dile getiren Ahmet Özer şöyle devam etti:
“Silah bırakma, hukuki süreç, eve dönüş, toplumsal entegrasyon aşamaları birbirini tamamlamalı. Toplumsal entegrasyonu da yanlış okuyorlar. O toplumsal entegrasyon bir asimilasyon değil. Hakikatlerle yüzleşmyi hiç konuşmuyoruz. Halının altına süpürerek yaralarımızı iyileştiremeyiz. İrinleri patlatacağız, iyileştireceğiz, yüzleşeceğiz. Bir başka nokta rehabilitasyon. Gelenler topluma nasıl entegre edilecek? Toplum bunları nasıl benimseyecek, nasıl kabul edecek?”
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
“Merhaba, iyi günler. Stüdyo konuğumuz Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Ahmet Özer. Kendisiyle hem mahkemeleri konuşacağız ama esas olarak, çok iyi bildiği bir konuyu, Kürt meselesini ve bu bağlamda çözüm sürecini, çerçeve yasayı konuşacağız. Hocam merhaba, hoş geldiniz.
Ahmet Özer: Merhaba, hoş bulduk Ruşen Bey.
Sizinle tanışıklığımız çok eski.
Ahmet Özer: Evet, 35 yıldır tanışıyoruz.
En az 35 yıldır. Ben sizi bildim bileli, zaten kendiniz de Kürt’sünüz, ama bu konuyla ilgili kafa yoran birisisiniz. Bunları konuşacağız ama önce şu ceza meselesini konuşalım. Dün yine size ertelenen bir ceza verildi, 6 ay mı?
Ahmet Özer: 8 ay.
Şimdi yerinizde bir kayyum var. Devlet Bahçeli ısrarla ‘’Ahmetler’’ deyip Ahmet Türk’ü ve sizi kastederek göreve dönmenizi talep ediyor. Siz şu anda normal olarak siyasi irade ‘evet’ dese göreve dönebiliyor musunuz?”
Ahmet Özer: Evet. ‘Evet’ dediği anda yarın göreve başlayabilirim. Hukuki olarak bir engel yok, bu tamamen siyasi bir tasarruf. Dünkü mahkemeden isterseniz kısaca bir bilgi vereyim. Ben 30 Ekim 2024 tarihinde, daha 7 aylık belediye başkanıyken düzmece, içi boş bir dosyayla örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandım. “Ver belediyeyi, gir içeriye, suçunun ne olduğuna sonra bakarız” dediler. Bu dosyanın hem içi boştu hem de konjonktür değişti. Benim tahliye olacağım anlaşılınca apar topar bir yedekleme yapmak üzere hakkımda ikinci bir tutuklama kararı verildi ve burada da iki önemli noktada benimle ilgili iddialar ileri sürüldü. Bunlar da boş ve mesnetsizdi, zaten sonradan da kendileri ortaya koydu. Bir ‘’ihaleye fesat karıştırma;’’ ikincisi “özel belgede sahtecilik” dediler. Sonra bu ikisinden de beraat ettim. Geriye ne kaldı? Bu sefer bana görevi ihmal suretiyle suç işlemekten 10 ay ceza verdiler. Peki, ben ne yapmışım da görevimi ihmal etmişim? Bu yok. Ne yapmamışım da görevimi ihmal etmişim? Bu da yok. Zaten daha önce ilk başlarda savcı bana rüşvetle, yolsuzlukla ilgili takipsizlik kararı verdi. Niye o zaman 8 ay 10 gün bana ceza verdiler? Nedeni şu: Ben bu dosyadan 9 ay içeride yattım Ruşen Bey. Dolayısıyla zorlama bir biçimde, onu telafi etmeye dönük olarak adeta ödeşmeye çalışıldı, biz böyle yorumluyoruz. Böyle bir absürt davayla karşı karşıya kaldım. Biz bunu asla kabul etmiyoruz. Bunun beraatla sonuçlanacağına inanıyoruz. Hakkın, hukukun, adaletin yerini bulması için bu mücadelemiz devam edecek. En çok da arkadaşlarıma, diğer belediye başkanlarına verilen ağır cezalara üzüldüm.
Başka bir üzüntü kaynağım da, Türkiye yeni bir döneme giriyor, biraz sonra konuşacağız. Yeni bir barış süreci var. Barış, toplumun bir kesimiyle yapılıp bir kesimiyle yapılmadan olmaz. Barış yapacaksak herkesi kucaklamamız lazım. Ben Vanlıyım. Orada biliyorsunuz sosyolojik realite aşiretlere dayanır. Diyelim ki iki aşiret birbirine kan davası güderler, sonra gelip masaya otururlar. Masaya oturduklarında “Ailenin bir kısmıyla barışacağız, diğer kısmına düşmanlığı sürdüreceğiz” derlerse, o barış barış olmaz. Vakur bir biçimde geçmişin üstüne bir çizgi çekerek, yeni bir beyaz sayfa açarak herkesi kucaklamaları lazım. Beni üzen noktalardan biri de buydu. Çünkü bu çerçeve yasadan sonra umarım ve dilerim artık operasyonlar olmaz ve hukuk artık araçsallaştırılmaz, siyasallaşmaz. Halkın hukuka olan inancı, güveni artar diye düşünüyorum.
Devlet Bahçeli size başından beri sahip çıktı. Hatta siz de kendisini ziyaret ettiniz, beraber fotoğraflar da verdiniz. Yine ısrarla söylüyor, niye olmuyor? Devlet Bey sizin göreve iadeniz konusunu defalarca söyledi.
Ahmet Özer: Benim kanaatim o ki, Devlet Bey söylemlerinde samimi. Bu barış sürecini de o başlattı. O başlattı derken bana göre bir devlet projesi olarak başlattı ve kendisi de devletin sözcüsü. Birkaç defa bunu hem grupta hem basında hem tweetler yoluyla çok yüksek tonda dile getirdi. Hatta bir keresinde de “Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvaya dönünceye kadar mücadelemiz nettir” diye altını çizdi ve grupta ayakta alkışlandı. Ben Sayın Bahçeli’nin bu söylemlerinde samimi olduğunu düşünüyorum. İki nedenden dolayı bunları dile getiriyor. Birincisi, bizim, bu ismi geçen insanların Kürt camiasında bir karşılığı olduğunu biliyor ve bunu söyleyerek sürece destek sağlamaya çalışıyor. İkinci olarak, zaten onun hukukçuları da benim dosyalarımı yakından takip etti. Mesela Feti Bey dün de bir tweet attı, benim ismimi de zikretti: “Bu davalar görevine dönmesinin önünde hiçbir engel teşkil etmez, Ahmet Özer hukuken görevine dönebilir” dedi. Benim dosyalarımın içeriğinin aslında hukuken de boş ve mesnetsiz olduklarını zaten dünya âlem biliyor. Benimle bu sürecin başlamasının en temel nedenlerinden biri, Esenyurt’ta kurmuş olduğumuz bir diyalog vardı; özellikle DEM Parti “kent uzlaşısı”, CHP buna “Türkiye ittifakı” diyordu. Bu ilişkiyi kriminalize etmek için böyle bir süreci başlattılar. Sonra barış süreci başlayınca –ki ben başından beri zaten barışı savunan bir akademisyenim – bu sefer, bu ikinci planda kaldı. Meseleleri, yolsuzluklar babında o zamanın CHP’si, şimdiki YENİ Parti’yi yıpratma babına girdiler. Benim Kürt olmam, o belediyeyi kazanmış olmam ve İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olması böyle bir operasyonu yaptırdı.
Ama benim burada üzüldüğüm nokta şu Ruşen Bey: Ben 40 kitap yazmış bir adamım, 40 bin öğrenci yetiştirmiş bir insanım. Üniversitede bölüm başkanlığından rektörlüğe kadar görevler yapmış bir insanım. Ben aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, Meclis başkanlarının davetiyle komisyonlara gelmiş, raporlar sunmuş, brifingler vermiş bir insanım. Bütün hayatım barış, demokrasi uğrunda mücadeleyle geçti. Bu yaşa kadar hakkımda tek bir soruşturma açılmış değil, tek bir mahkeme yüzü görmüş değilim. Ne zaman ki Esenyurt’ta belediye başkanlığını kazandım, beni bir günde terör örgütü üyesi diye kodladılar ve içeri attılar. Ben bundan dolayı kırgınım. Sadece kendi adıma değil. Bir devlet ya da devletin ve vatandaşın güvenmesi gereken hukuk mekanizmasının böyle işlere aracılık etmemesi gerekir. İnsanla,r “Başkanım, sana bunları yapan bize ne yapmaz?” diye bana hapiste mektuplar yazıyordu.
Bakın başka bir şey daha söyleyeyim; çıktıktan sonra 15 tane kent gezdim, çoğu da Batı’da. Niçin? Barışla ilgili konferanslar verdim. Seyircilerin içinden insanlar kızgınlıkla ayağa kalkıp bana “Ey Ahmet Özer, biz seni seviyoruz, bağrımıza basıyoruz. Bunlar sana bu kadar eza ceza yaptılar, ama sen çıkmışsın barışın davulunu çalıyorsun” dediler. Ben de orada “Evet, çünkü barış kişisel bir mesele değil. Barış bizden büyüktür, yeter ki barış gelsin, benim çektiğim eza ceza feda olsun” dedim.
Hocam, sizinle tanıştığımızdan bu yana, Türkiye’de bu olayın çözümü için defalarca bir şeyler denendi. Biz Kürt meselesinin çözümü demeyelim de, örgüt, yani PKK meselesinin çözümü için diyelim şimdilik. Defalarca denendi, olmadı. Özal, Erbakan hepsi bir şeyler yapmaya çalıştı; “Diyarbakır’dan yol geçer” diyenler oldu, Tansu Çiller’in BASK Modeli oldu ve en son büyük çözüm süreci. Siz bunların hepsini yakından takip ettiniz. Bu sefer farklı olan ne?
Ahmet Özer: Farklı olan; yasal çerçevede Meclis’te bir komisyon kurulması, %90 bir katılımla bir siyasal mutabakatın oluşması. Bu çok önemli bir fark, diğerlerinin hiçbirisinde bu yoktu. İkincisi, bir adım daha ileri giderek, örgütün silahsızlandırılması, entegrasyonu için bir çerçeve yasa çıkarılması farklı. Üçüncüsü de bu yasanın, Türkiye tarihinde görülmemiş bir oyla geçmiş olmasıdır. Bu üç adım diğerlerinden tamamen farklı, yani bir anlamda yolun yarısı geçilmiş oldu bu adımlarla. Bir şey daha var: Diğerlerinde sürecin başarıya ulaşmamasının nedenlerinden bir tanesi toplumsallaşmaması, topluma mal edilmemesidir. Ben bu sürecin de en büyük risklerinden birini, bu olarak görüyorum.
O riski soracağım ama öncesinde bir iki detay soru sorayım. Siz şu anda bir şey yapmadınız mutlak butlan olayından sonra, ama benim bildiğim kadarıyla YENİ Parti’ye daha yakınsınız.
Ahmet Özer: Evet, ben Özgür Bey’in yürüyüşünü destekliyorum.
Demin verdiğiniz tarihi büyük oyla kazanma olayında, YENİ Parti bayağı fire verdi. Ne hissettiniz?
Ahmet Özer: Demokrasilerde halkın iradesine saygı göstermek, seçimle gelenin seçimle gitmesini bir kural haline getirmek, katılımda olmazsa olmaz bir esastır. Sadece seçim yapmak değildir demokrasinin kuralı; bunun serbest, âdil yapılması ve yapıldıktan sonra bu iradeye saygı gösterilmesi, kaybedenlerin de kaybettikten sonra çekip gitmesidir. Fakat son zamanlarda birkaç yeni metot yoğun bir biçimde uygulandı. Bir; belediye başkanları tutuklandı. Şu anda yaklaşık 30 civarında belediye başkanı tutuklu. Görülmeyen nokta şu; tutuklu olan sadece belediye başkanları değil, onlara oy vermiş olan halkın iradesi de tutuklu. Yaklaşık 10 milyon civarında oya tekabül ediyor bu. Hatta diğerlerini de, şehrin oylarını kattığımızda bu 20 milyonun üzerine çıkıyor. Bu önemli bir noktadır, bunun altını çizmek istiyorum.
İkincisi, bununla da yetinilmedi, belediye başkanlarıyla ilgili transferler yapılmaya başlandı. Hâlbuki belediye başkanına oy veren ahali, o partide aday olduğu için vermiştir, sadece o kişinin şahsına vermemiştir. Şahsiyetinin de şu ya da bu biçimde etkisi vardır ama bir partinin adayı olarak seçilmiştir ve ona gerekli ihtimamı, sadakati göstermesi de demokrasinin erdemlerinden biridir. Üçüncüsü de, belediye meclisleri yoluyla bir transfer yoluna gidilmesidir. Dördüncüsü, benim de muhatabı olduğum kayyumlar yoluyla belediyelerin bu anlamda transfer edilmesidir. Transfer diyorum çünkü iş başına gelen kayyumların bazıları durumdan vazife çıkararak kraldan çok kralcı gibi davranmaya başlıyorlar. Bunun da Türkiye’nin kamu düzenine, kamu terbiyesine, devlet düzenine çok büyük zararları oluyor ve seçmen bunu görüyor, bunu söylüyor. Çünkü gelen kişi memur olması gerekirken “Beni buraya atadınız, görev süresi boyunca görev yapacağım, sonra görevim bitince gideceğim” diye davranmıyor. Gelen kişi AK Parti’nin bir mensubu, hatta belki AK Parti ilçe başkanı gibi davranıyor, belediye başkanı olsa yapamayacağı şeyleri yapıyor; PR yapıyor, kendini tanıtmaya çalışıyor, devletin olanaklarıyla sunumlar yapmaya çalışıyor, siyasi partileri geziyor, onlarla ilişkiler kuruyor, devlet memuriyetine yakışmayan birtakım iş ve işlemlere imza atıyor.
Bütün bunlara baktığımız zaman, mesele sadece ben-sen meselesi değil. Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin abat olmasını istiyorsak, onun bütün kurum ve kurallarıyla ihya edilmesi için üstümüze düşen sorumlulukları yapmamız lazım. Bunu yapmadığımız zaman ne olur Ruşen Bey? İki büyük tehlike var. Bir; hukuk güvenliği zedeleniyor. Hukuk güvenliği bizi bir arada tutan temel çimentodur. Sizin işinizi burada özgürce yapmanızı, benim gidip gelmemi, tarladaki insanın, fabrikadaki işçinin, işverenin, hepsinin bir arada kardeşçe, huzur içinde yaşamasının teminatı hukuk güvenliğidir. Bu zedeleniyor. İkinci önemli nokta, hukuka duyulan güven zedeleniyor. Oysa hukuka duyulan güven en zirvede olması gerekir. Yapılan araştırmalar bunun %20’ler civarında olduğunu bize gösteriyor. Eğer bu doğruysa, bu büyük bir tehlikedir. Ben bu noktada Hz. Ali’nin bir sözünü vaaz etmek isterim: “’Devletin dini adalettir. Adalet zaafa uğrarsa, devlet zaafa uğrar ve eğer hukuk zulme karşı bilimin bir aracı haline gelmezse, kendisi zulmün aracı olmaktan kurtulamaz'” diyor.
Peki hocam, sürece dönelim. Burada Abdullah Öcalan çok önemli baş aktörlerden birisi. Sürecin bugüne kadar gelmesinde bayağı etkili olduğunu biliyoruz. Bundan sonraki olayda da daha öne çıkacağa benziyor. Bu iyi bir şey mi?
Ahmet Özer: Ruşen Bey, ben aynı zamanda post doktoramı çatışmaların çözümü üzerine yaptım. Bu konuda da yüzlerce makale, 15 civarında da kitap yazdım. Böyle bir süreci birden çok başlılıkla yürütmek mümkün değil ve bu anlamda başarı da elde edilemez. Bu çerçevede, Öcalan’ın hâlâ örgüt üzerinde bu kadar etkili ve yetkili olması, aynı zamanda hem devlet açısından hem de bu sürecin başarıya gitmesi için büyük bir şanstır. Diyelim ki Abdullah Öcalan olmasa, Kandil bir baş çekse, Avrupa bir baş çekse, Ankara bir baş çekse, cezaevi bir baş çekse, herkes bir şey söylese, ortalık karman çorman olsa, devlet kimi muhatap alacağını bilemezse, o zaman nasıl olacak? O zaman yol alınamaz. Dolayısıyla silahların bırakılması konusunda Öcalan’ın bu işi üstlenmesi ve bunu da adım adım örmesi, bu sürecin, bana göre en önemli yanlarından biridir.
Toplumsallaşma meselesini ben de çok dile getirdim ve en azından başlık olarak aynı şeyi söylüyoruz; bu sürecin en önemli sorunu toplumsal ayağının olmaması. Mesela iktidar yanlısı medya uzun bir süre bu topa girmedi.
Ahmet Özer: Bu konuda iki büyük problem var Ruşen Bey, bunu sizin aracılığınızla da topluma aktarmak istiyorum. Bunda başarılı olmak istiyorsak iki kategori var: Bir siyaset alanının, sivil alanın yapması gerekenler var, bir de psikolojik altyapı. Psikolojik altyapıda dört tane temel kavram dile getiriyorum. Biri niyettir Ruşen Bey, diğeri empati, üçüncüsü barış dili, dördüncüsü bölünme paranoyasından arınmadır. Kant diyor ki: “Niyet, yapmanın yarısıdır.” Dinimizde de böyledir. Eğer oruç tutmak için niyet ederseniz, niyetiniz halisse bilmeden bir şey yemek mekruh olmaz, orucunuz bozulmaz. Burada asıl önemli olan bu işi yürütenlerin niyetidir. Niyet halisse bu işin yarısını geçmişiz demektir. Ama bu işi başka ajandalar için, başka niyetler için, gizli birtakım şeyler için yapıyorsa ve bu yarın ortaya çıkacaksa, bu, bu işi sabote eder. Bir, niyet.
İki, empati. Empati nedir? Burada İstanbul’da yaşayan Türk kardeşlerimiz Diyarbakır’da, Van’da, Batman’da yaşayan Kürtlerin yaşamış oldukları acıları içselleştirecek. Ama Van’da, Batman’da, Tatvan’da yaşayanlar da Türkiye’deki hassasiyetleri göz ardı etmeyecek. Zira empati bir zayıflık, bir ödün değildir, bir noktada uzlaşabilmektir. Çünkü empati yapmazsak birbirimizi anlayamayız. Hâlâ barış yaptığımız bir zamanda bile birbirimizi ötelersek, öteki gibi görürsek asla bir noktaya gelemeyiz. Onun için bu son derece önemlidir. Daha önceki süreçte barış anneleriyle şehit annelerini bir araya getirelim diye bir öneri yapmıştım. Mesela onlar ‘’Bizim evimize, ocağımıza ateş düştü, başkanlarınkine düşmesin” diyor. Ama tuzu kuru olanlar bunu sabote etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Hâlbuki bu barışın kökleri, daha çok acı çekenler, acıyı içselleştirmeyi bildikleri için daha çok bir araya gelmeyi istiyorlar. Mesela bunu yapabiliriz, barışın köklerini burada arayabiliriz.”
Gelelim barış diline. Barış yaparken bile savaş dilini kullandığımız zaman barışı zehirleriz. Mesela demin doğudaki bir barıştan bahsettim, onlarca insan ölür, kan davası kötüdür. Ben kan davalarıyla ilgili de kitaplar yazdım, alan araştırmaları yaptım. Ama gelip masaya oturduğu zaman kimse kimseye kaşının üstünde gözün vardı demez, kimse eski defterleri birbirinin önüne getirerek yüzüne vurmaz. Herkes büyük bir vakar içinde, vakur bir biçimde birbirini kabul eder. Aksi takdirde barış olmaz. O zaman ne yapmamız lazım? Artık zafer, yengi, terörist, efendim şu oldu bu oldu laflarıyla barış sürecini zehirlemememiz lazım. Eğer niyetimiz halisse, bu alandan bir an önce çıkmamız lazım.
Dört; en önemlisi bölünme paranoyası. Birileri hâlâ siyaseten de yüksek sesle “’Bunlar bizi bölecek” diyor. Birileri de çıkıp demiyor ki “Kardeşim, 40 yıldır elde silah bizi bölemediler de şimdi silahları bırakıp gelip nasıl bizi bölecekler?” Böyle bir şey söz konusu değil. Bu bölünme paranoyasını anlıyorum. Biliyorsunuz Osmanlı’da 10 milyon metrekareden 1 milyonun altına düştük, çeşitli zamanlarda toprak kaybettik ve bu bir travmaya yol açtı. Ama bugün bunu bilinçli olarak kaşıyanlar, ileri sürenler, aslında bu işin başa gitmesini istemeyenlerdir. Değer atfediyorlar. Çünkü “Benim için iyi değilse, iyi sonuç vermiyorsa, halka iyi de olsa, o kötüdür” diyor. Hâlbuki doğru olan doğru değerlendirmektir, değer atfetmek değil. Mesela bana “’Sana eza ceza çektirdiler, sen hâlâ barış diyorsun?’’ diye tepki gösteriyorlar. Evet, ben bir yıl haksız hukuksuz şekilde içeride kaldım ama barış gelirse barış iyidir. Belki de en iyisi, herkes iyi olursa ben de içinde iyi olurum. O nedenle burada en önemli noktalarından birisi bu paranoyadan arınmaktır.
Bir de zaten realite de bölünmeye el vermiyor. Niye? Beş altı milyon evlilik var. Bakın ben Kürt’üm, benim eşim Türk. Oğlumu ne yapacağım? Kızımı ne yapacağım? İkincisi, göçler var. Bugün Türkiye’nin en büyük Kürt kenti Diyarbakır değil. Neresidir biliyor musunuz? İstanbul’dur, İzmir’dir. Mersin’de, Adana’da, Van’dan, Batman’dan, Tatvan’dan daha çok Kürt var. Dolayısıyla göçler çok önemli bir sosyolojik ve demografik karışım meydana getirmiş. Üç; pazar birliği. Koç’un, Sabancı’nın en büyük bayileri kimdir biliyor musunuz? Van, Batman, Tatvan’ı sembolik söylüyorum, Doğu ve Güneydoğu’dur. Burada birçok Kürt, han, hamam sahibidir, belki de çıksak burayı dolaşsak birçok plazanın sahibi Kürt çıkar. Bu pazar birliği bizi artık geri dönülmesi mümkün olmayan bir noktaya getirmiş. Başka? Din birliği var, kültür birliği var. Bunlar sosyolojik olarak bölünmeyi imkânsız hâle getiren durumlardır. Aynı durum Irak’ta yok, aynı durum Suriye’de yok, aynı durum İran’da yok. Mesela şu anda Diyarbakır’dan daha çok Kürt, Ankara’da, İstanbul’da var, ama Erbil’den daha çok Kürt Bağdat’ta yok ya da Kamışlı’dan daha çok Kürt Şam’da yok ya da Mahabad’tan daha çok Kürt, Tahran’da yok. Türkiye, özellikle modernleşmesini daha erken bir zamanda gerçekleştirdiği için bu sosyolojik realite bu şekliyle meydana geldi.
Bir de tabii tarihsel olarak da bir birliktelik var. Bugün Malazgirt’ten bahsediliyor. Ben ilk bunu yazdığımda herkes yadırgamıştı. Hâlbuki Anadolu’nun kapısını Selçuklulara açanlar Kürtlerdir. Orada Mervânî Kürtleri veya Farqin (Silvan) dediğimiz yerden, gidip Alpaslan’la birlikte küffara karşı din kardeşliği temelinde bir mücadelenin içine girmişlerdir. Ondan sonra Alpaslan 9 sene içinde gelip İznik’i Selçuklulara başkent yaptı. Çanakkale ruhu var; Kürt, Türk, Laz, Çerkez, hepsi koyun koyuna yatıyor.
Peki, o zaman sorun nerede? Bunları teorik olarak anlatıyorsunuz ama pratikte toplumun sürece angaje olmasını pek göremiyoruz.
Ahmet Özer: Sebebi şu Ruşen Bey; Kırk yıldır bir çatışma ortamı var; binlerce, on binlerce insan ölmüş. Binlerce, on binlerce insan sürgünde, binlerce, on binlerce insan mahpusta. Önyargılar var. Einstein “Bir önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur” diyor. Dolayısıyla bunların oluşturmuş olduğu bu önyargıları bugün parçalamamız için bu psikolojik altyapıyı oluşturacağız. Sosyolojik altyapıyı da oluşturmak için bir siyaset kuracağız. Diyelim ki AK Parti, MHP, DEM Parti bu sürecin aktörler. Temelde bu sürecin üç aktörü var; biri Bahçeli’dir, biri Öcalan’dır, ama baş aktör de icranın başı olarak Erdoğan’dır. Bunların, gidip kendi tabanlarına anlatması lazım. Sadece o da yetmez. Bir ara DEM Parti çıktı anlattı, bir ara MHP de gitti. Şimdi duyuyorum herhalde AK Parti de alanlarda bu tür çalışmaları yürütmeye başladı. Geç bile kalındı.
Sonra, medya. Mesela iktidar yanlısı medya bu işe çok sıcak bakmıyor, gereken ilgiyi göstermiyor ya da gereken yazıyı, çiziği yapmıyor. Hâlbuki bu işin başa gitmesinden en önemli unsurlarından birisinde görev medyaya düşüyor. Bu konuda seni kutlarım, başından beri bu işe çok yüreklice destek verdin. Destek verdiğin, barış sürecidir, Türkiye’nin kardeşliğidir, kucaklaşmasıdır, bu önemli.
Başka? siyaset, medya, sivil toplum örgütleri. Bizim KESK, DİSK, sendikalar, TMMOB, Tabipler Odası gibi çok büyük sivil toplum örgütlerimiz var. Bunun dışında ayrıca üniversiteler var. Üniversiteler bugün suskun. Peki bilim insanları olarak bugün konuşmayacaksınız da, toplumun kardeşliğine, birliğine, beraberliğine bir katkıda bulunmayacaksanız da, özellikle sosyal bilimciler olarak ne zaman yapacaksınız kardeşim?
Benim şöyle bir gözlemim var, katılır mısınız bilmem: Devlet Bahçeli başından itibaren çıtayı çok yükseğe çıkarttı ve Öcalan’ı hep onurlandırdı. Bölgedeki Kürtlerin Devlet Bahçeli’ye karşı bayağı ilgi duyduklarını, ben de arkadaşlarımız da gördük. Ama ben bugüne kadar bunun bir Kürt versiyonunu göremedim. Yani Devlet Bahçeli’nin Kürtlerde yarattığı ilgiyi, Türkler ya da Kürt olmayan kamuoyunda yaratan bir Kürt siyasetçi çıkmadı şu âna kadar. Çıktı mı?
Ahmet Özer: Bana göre çıkacak. Dikkat ederseniz, Selahattin Demirtaş bir dönem ‘’Türkiyelileşme’’ projesiyle ortaya çıktı, önemli de bir oy aldı. Yani ‘’coğrafyada Türkiyelileşme, temsilde Türkiyelileşme ve programda Türkiyelileşme’’ dedi. Zaten o samimi beyanlarından dolayı halk onu benimsedi. Bugün sadece Kürtler değil Türkler de onu seviyor. Bundan sonra da çıkacaktır. 100 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt meselesinin çözümünde hep üç tane yol gündeme geldi. Biri, bastırma. Bastırma hep gözyaşına, kana, kaynakların yutulmasına mal oldu. Şeyh Sait, Ağrı, Dersim… Bunlar hâlâ hafızalarda. Sonra, bu 40 yıllık son yürütülen çatışma ortamı dolayısıyla bastırmanın bir yol olmayacağı çok ağır bedellerle ve kayıplarla anlaşıldı. Bugün barış süreci de zaten bunun ispatıdır.
İkinci çözüm yolu zaman zaman gündeme geldi, konuşuldu; ayrılma. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı var, ama bu hak illa ayrılmadan yana kullanılacak diye bir kaide yok. Bu hakkı birlikte, halktan yana da kullanabilir. İşte bugün Kürtler bu hakkı birlikte yaşamaktan yana kullanıyorlar.
Bunun yolu nedir? Üçüncü yol; barış içinde, eşit temelde, kardeşçe bir arada yaşamak. Zira bir bölünme olursa, küçük bir Kürdistan Kürtlere, küçük bir Türkistan da Türklere yaramaz. Bu emperyal, küresel dünyada bunlar Ortadoğu’da kurtlar sofrasına yem olur. O nedenle Kürt’ün çıkarı Türk’ten, Türk’ün çıkarı Kürt’ten geçer. Bu bir hamaset değildir. Demin realiteleri size anlattım ve bunu sadece bugün de söylemiyorum; yıllarca yazdım, çizdim, benim kitaplarımda da var, yıllar sonra bu noktaya geldi.
Bakın Ruşen Bey, içeriye girdiğim gece 29 Ekim’di. Cumhuriyet Meydanı’nda, ‘’Adlarımız farklı olsa da soyadımız Türkiye’’ diye on binlere hitap etmiştim. Sonra ben içerideyken, Cumhurbaşkanının bot hesaplara bayram mesajı olarak bunu yazdığını söyledi avukatlarım. “Dava açalım’’ dediler. Çünkü bunun müellifi benim. Sadece o gün değil, ben on yıllar öncesinden de bunu hep kullanagelmişimdir. “Hayır, iyi şeyleri herkes kullanabilir, bunun peşine düşmenin bir anlamı yok” dedim. Dolayısıyla en önemli noktalardan birisi budur. Çünkü barış olduğu zaman, Türkiye, Kürt sorununu da çözerek… Çünkü silahların bırakılması eşittir Kürt sorununun çözümü demek değil. Biz deminden beri, Meclis’te siyasal mutabakatla oluşmuş komisyonun yazdığı raporun 6. bölümünü konuştuk; müstakil, kapsayıcı, geçici ve toplumsallaştırıcı bir yasa. Bu çıktı, bu güzel bir şey.
AK Parti temsilcileri “’Siz bize yasayı göstermediniz, bakın satır satır burada yazıyor komisyonda” dediler. O zaman biz de buradan şu çağrıyı yapıyoruz: “O zaman sıra 7. bölümde. Yedinci bölümdeki demokratikleşmeyle ilgili adımların atılması gerekir.’’ Silahların bırakılması tarihîdir, gereklidir, ama o adımlar atılmadığı takdirde yeterli değildir. Kürt sorununun çözümü demokratikleşmeyle olabilecek bir şeydir. Demokratikleşme de sadece Kürtlerin meselesi değil, Türkiye’de yaşayan herkesin, 86 milyonun meselesidir. Zira silahlar iki şeye neden oldu. Bir; siyasette otoriterleşmenin gerekçesi yapıldı. Demokrasiyle ilgili bir şey söylediğinizde “Kardeşim, işte çatışma var, silah var, terör var” diye insanlar azarlanıyordu, susturuluyordu, içeri atılıyordu.
İkincisi, ekonomide eşitsiz gelişmeye neden oldu. Kardeşim, Van bu kadar geri de bütün sanayiyi getirip niye Marmara’ya koydunuz? Çünkü nüfus da o zaman buraya akıyor. Şimdi İstanbul 20 milyon olmuş, kaldırmıyor. İç Anadolu’ya götür, Karadeniz’e götür, Doğu’ya, Güneydoğu’ya götür. Orada da sanayileşme olursa, insanlar, insanlık onuruna yakışır bir düzeyde yaşarsa, mesela uzunca bir süredir suskun olan GAP projesini ihya ederseniz, ki benim de uzmanlık alanlarımdan birisi, Avrupa Birliği’ne katılmanın yollarından biri de bölgeler arası dengesizliği gidermek. Bizim bu kurmuş olduğumuz kalkınma ajansları da yine Avrupa Birliği müzakerelerinden doğmuş bir yapılanmadır. İşte şimdi bunları yapabilirsek, yani birbirimizi tüketmeye sağladığımız o enerjimizi, kalkınmaya, refaha, demokrasinin inşasına verirsek, önümüzdeki 5-10 yıl içinde Türkiye, bu bölgenin kalkınmış en saygın demokrasilerinden biri olabilir. Burada önemli olan bu niyeti göstermek, bu çabanın sahibi olarak bunu sürdürebiliriz.
Silahlar bırakılacak ve demokrasinin kapısı açılacak.
Ahmet Özer: Silahların bırakılmasıyla ilgili de baştan itibaren hep bir düğme yanlış iliklendi. “Efendim silahlar bırakılsın, teyit-tespit yapılsın, gelsinler, sonra yasa çıksın” dendi. Hayır, bu işin kuralı şudur: Silah bırakma, hukuki süreç, eve dönüş, toplumsal entegrasyon. Toplumsal entegrasyonu da yanlış okuyorlar. O toplumsal entegrasyon bir asimilasyon değil. Asimilasyon A x B = A’dır. Oysa entegrasyon A x B = C’dir, yeni bir durumdur. Dolayısıyla beşincisi de… Beşincisini hiç konuşmuyoruz; ‘’hakikatlerle yüzleşme.’’ Halının altına süpürerek yaralarımızı iyileştiremeyiz. İrinleri patlatacağız, iyileştireceğiz, yüzleştireceğiz.
Bir başka nokta, rehabilitasyon. Gelenler topluma nasıl entegre edilecek, toplum bunları nasıl benimseyecek, nasıl kabul edecek? Zaten dün bir komisyon toplantısında, dört tane alt komisyon oluşturuldu. Ben not almıştım; hukuk işlerini koordine edecek bir komisyon, ki bu daha çok cezaevlerini, hukuki süreçleri izleyecek. İzleme ve Denetleme Alt Komisyonu; bu komisyon sahayı izleyecek. Sosyal Uyum ve Toplumsal Kaynaşma Komisyonu; bu, demin söylediğimiz işleri gerçekleştirmek için önemli. Silahsızlandırma ve Siyasallaşma Komisyonu; burada Öcalan’ın da yer alacağı söyleniyor. Bu komisyon aynı zamanda ikinci sıradaki İzleme ve Denetleme Komisyonu ile eşgüdümlü çalışacak.
Burada bir yola çıkıldı, artık geri dönülmesi mümkün olmayan bir yoldayız. Bunu başarıyla sonuçlandırmamız gerekir. Bu, Türkiye’nin, Türkiye’deki halkların yararınadır, Kürt’ün de, Türk’ün de, Laz’ın da, Çerkez’in de lehinedir. Biz bunu başardığımız takdirde^, Sünnî’si, Alevi’siyle herkes bir arada, eşit temelde, özgürce yaşayacaktır. Ama bu adımları demokratikleşme adımlarıyla mutlaka taçlandırmamız lazım, o da ayrı bir konuşma konusu.
Evet, bir Laz olarak büyük bir heyecanla bugünleri bekliyorum. Hocam, çok sağ olun.
Ahmet Özer: Rica ederim.
Uzun bir aradan sonra sizinle yayın yapmak keyifliydi, çok teşekkürler.
Ahmet Özer: Ben teşekkür ediyorum.
Evet, Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Ahmet Özer’le hem kendi hukuki durumunu, ne zaman göreve başlayacağını, ama esas olarak çözüm sürecini, yasayı ve sürecin önündeki engelleri ve fırsatları konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.“






