İSTANBUL (Medyascope) – CHP’den seçilen belediye başkanlarının siyasi tercihleri siyasette nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor? Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can, CHP’den seçilen belediye başkanlarının tercihlerini, muhalefette yaşanan siyasi hareketliliği, çözüm sürecinin geldiği aşamayı ve sürece ilişkin aydınların tutumunu değerlendirdi.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can, CHP’den seçilen belediye başkanlarının CHP ile YENİ Parti arasındaki tercihlerini, Mansur Yavaş’ın siyasi pozisyonunu ve çözüm süreci etrafında yaşanan tartışmaları değerlendirdi. Can, Mansur Yavaş hakkındaki siyasi senaryoların uzun süredir devam ettiğini belirtirken çözüm sürecinde kamuoyunun yeterince ikna edilmediğini ve tartışmaların giderek tarafların birbirini suçladığı bir “müsabakaya” dönüştüğünü söyledi.
Belediye başkanlarının tercihleri
Ruşen Çakır, son günlerde belediye başkanlarının hangi partide siyaset yapacaklarına ilişkin art arda iddiaların gündeme geldiğine dikkat çekti. Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık’ın cezaevinden CHP’de siyaset yapacağını söylediğini hatırlatan Çakır, Mersin, Adana, Bursa, Beyoğlu ve Ankara’daki belediye başkanlarının pozisyonlarına ilişkin tartışmaları hatırlattı. Çakır, özellikle Mansur Yavaş’ın durumunun henüz netleşmediğini söyledi.
Mansur Yavaş’ın siyasi pozisyonunu değerlendiren Kemal Can, Yavaş’ın uzun süredir doğrudan siyasi bir hamle yapmak yerine kendisi için uygun bir zeminin oluşmasını bekleyen bir tutum sergilediğini savundu. Mansur Yavaş hakkında yıllardır farklı Cumhurbaşkanlığı adaylığı ve ittifak senaryolarının gündeme geldiğini söyleyen Can, şöyle konuştu:
“Mansur Yavaş’ın kendisi bir hamle yapıp net bir tercih ortaya koymaktan ziyade birilerinin ona yüzde 50 artı 1’i garanti edecek ve çok sayıda partinin desteğini peşinen temin edecek bir formül ihtimalini beklediği şeklinde kulisler geçiyor. Yani neredeyse beş senedir, altı senedir Mansur Yavaş etrafında dönen bütün spekülasyonlar hepsi yerli yerinde duruyor.”

Çözüm süreci ve aydınlar
Ruşen Çakır, İmralı heyetinden yapılan “entelektüeller destek vermiyor” değerlendirmesinin tartışma yarattığını belirtti. Bir yandan sürece karşı çıkan çevrelerin çağrılarının, diğer yandan AKP içerisindeki bazı kesimlerin özellikle Abdullah Öcalan’ın süreçteki rolüne ilişkin endişelerinin gündeme geldiğini söyledi. Çakır ayrıca Kürt hareketine yakın bazı çevrelerden de sürece yönelik sert eleştiriler geldiğine dikkat çekti.
Silah bırakma sürecinin tespit edilmesi ve bu konuda hazırlanacak raporların beklendiğini aktaran Çakır, kritik aşamalar için ekim ayının konuşulduğunu ancak takvimin gecikebileceğini söyledi. Çakır, gelinen aşamada sürece yönelik eleştirilerin daha görünür hale geldiğini, ancak bu eleştirilere verilen yanıtların yeterince tatmin edici olmadığını düşündüğünü belirtti.
Kemal Can’a göre ise bunun temel nedenlerinden biri, sürecin karar mekanizmalarının içerisinde yeterince yer almayan siyasi aktörlerin daha sonra kamuoyuna süreci anlatmak zorunda kalması. Çerçeve yasa tartışmalarını örnek gösteren Can, DEM Parti yetkililerinin metnin kendilerine son aşamada ulaştığını açıklamalarını hatırlatarak, kararların hazırlanmasına dahil olmayan aktörlerin kamuoyundaki sorulara kapsamlı yanıt vermesinin güç olduğunu söyledi.
Bir tarafta sürece yönelik eleştiri yapanların “barış istememekle”, diğer tarafta ise süreci destekleyenlerin iktidarın politikalarına destek vermekle suçlandığını belirten Can, “Süreci eleştirirken süreçle ilgili insanları suçlamakla ilgili değil, sürecin kendi problemlerini tartışmakla daha çok ilgili olmanın gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın önemli olaylarını ele alacağız. Kemal merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Kemal, önce CHP ve YENİ Parti muhabbeti ile başlayalım. İlginç olan, son günlerde belediye başkanları hakkında sık sık, peş peşe birtakım haberler çıkıyor, birtakım iddialar ortaya atılıyor. Biliyorsun Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık cezaevinde, CHP’de siyaset yapacağını söyledi. Vahap Seçer Mersin’de Kılıçdaroğlu’nu ağırladı. CHP’de siyaset yapacağı söylendi, ama YENİ Parti de birazcık karıştırdı işleri Adana benzer bir durumda; o da CHP’de olacak gibi. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey cezaevinde, YENİ Parti’ye geçtiğini söyledi. Beyoğlu Başkanı İnan Güney’in de CHP’de kalacağı söyleniyordu. Ne zamandır çok fazla konuşulmuyor. Bir de son olarak, CHP Sözcüsü Müslim Sarı, Mansur Yavaş’ın CHP’de olduğunu söyledi. Ama Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan yazılı bir açıklamada, Mansur Yavaş’ın Müslim Sarıyla görüşmediği söylendi. O konu da muallakta kaldı. Pozisyon alan, açık bir şekilde CHP’li ya da YENİ Partili olduğunu söyleyen belediye başkanlarının dışında, muallakta olan belediye başkanları var. Bu arada İzmir Büyükşehir Belediye Başkanının CHP’ye mi, YENİ Partiye mi geçeceği değil, AKP’ye geçip geçmeyeceği tartışılıyor. Böyle bir durum.
İlginçtir, büyükşehirlerde sorun var. Adana’da Mersin’de, Ankara’da tartışma var. Antalya’da zaten Muhittin Böcek itirafçı oldu; o bambaşka bir olay. Yani ülkenin en büyük şehirlerini kazanmış olan CHP’nin, İstanbul’da da Ekrem İmamoğlu’nun hapiste olduğunu görürsek, o büyükşehir belediyelerinin hepsinde bir sorun yaşıyor. Böyle garip bir durumla karşı karşıya CHP ve YENİ Parti. Bu arada YENİ Parti genel merkezine geçmek üzere. İlk defa bir otobüsleri oldu. 500 bine yakın üye kaydolmuş. Ama Özgür Özel’in başta söylediği kısa bir sürede 2 milyon üye hedefine de ulaşılabilmiş gözükmüyor. Kamuoyu araştırmalarında YENİ Parti hakkında olumlu birtakım şeyler söyleniyor ama CHP hakkında çok fazla bir şey söylenmiyor. Sen Ankaralısın. Ne dersin, Mansur Yavaş hangi partide?
Kemal Can: Mansur Yavaş bu tür dedikodular yoğunlaşınca hemen standart bir açıklama yapıyor. ‘’Bizim işimiz gücümüz Ankara’’ diyerek geçiştiriyor. Aslında çok uzun zamandır, 2023 öncesinden itibaren, Mansur Yavaş’ın siyasetteki yaklaşımı, kendisinin hamle yapmasından ziyade, birilerinin onun için bir zemin hazırlaması, o zeminin en az riskli biçimde ona sunulması ve ona göre pozisyon alması şeklinde. Mansur Yavaş hiçbir aşamada kendisi direkt bir inisiyatif alarak, kendisi bir pozisyona talip olarak ya da i tâbir yerindeyse siyasi cesaret göstererek herhangi bir çıkış yapmış değil. Aslında bu anlamda siyasi yeteneğinin test edildiği bir zemin de yok. ‘’Böyle bir hamle yapsa devamını nasıl getirebilir?’’ konusunda da fikir verecek bir deneyim yok. Yani belediye başkanlığı ile ilgili bir süre, özellikle ilk seçildiği zamanlarda biraz muhalefet kamuoyunun ve bazı kanaat önderlerinin yoğun çabasıyla böyle çok yüksek bir kredi açılmıştı. Daha sonra da çok başarılı bir belediyecilik yaptığı söylenmişti. Bunlar çok konuşuldu. Ama açıkçası o belediye performansı konusunda bile ya da belediye performansının bir sosyal demokrat belediye olma vasfı açısından nasıl farklar geliştirdiği filan biraz muğlak kaldı. Melih Gökçek’in kurduğu bir sosyal yardım ağını daha hakkaniyetli biçimde devam ettirdiği söylendi ama sonuçta o zaten yürüyen bir şey. Ve bunun dışında hem belediyecilik anlamında hem sosyal belediyecilik anlamında hem kültürel belediyecilik anlamında hem de siyasi pozisyonu itibarıyla Mansur Yavaş’ı ‘’Mansur Yavaş şöyle biridir’’ diye karşımızda pek görmedik. Ama buna karşılık, Mansur Yavaş’ın içinde yer aldığı sonsuz sayıda spekülasyon cereyan etti; duyumlar, kulisler, senin şimdi sorduğun gibi ihtimaller hiç bitmedi. Yani başka partiden çatı adayı olacağı, çeşitli partilerin oluşturacağı bir ittifakın adayı olacağı, milliyetçi blokun adayı olacağı vesaire vesaire.
Şimdi de benzer biçimde CHP’de kalıp, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı e olacağından tut, hangi partiye geçeceğine kadar yine yoğun bir spekülasyon var ve yine kulislerde çokça konuşulan şey, Mansur Yavaş’ın kendisi bir hamle yapıp net bir tercih ortaya koymaktan ziyade, birilerinin ona %50+1’i garanti edecek ve çok sayıda partinin desteğini peşinen temin edecek bir formül ihtimalini beklediği, o zaman cumhurbaşkanlığı adaylığını düşüneceği şeklinde kulisler geçiyor. Yani neredeyse 5, 6 senedir Mansur Yavaş etrafında dönen bütün spekülasyonlar hepsi yerli yerinde duruyor. Onun üzerinden siyasi bir tanzim yapmaya çalışan, onun isminin etrafında bir mühendislik kurmaya çalışan birden fazla çevrenin bulunduğunu anlıyoruz. Ve bu suskunluk, kendisinin net bir tavır takınmaması, tabii ki bu spekülasyonu arttırıyor. Ama bu da Mansur Yavaş’ın senelerdir, açıktan bir şey yapmadan, hatta bir şey söylemeden, sürekli kendisi hakkında çok yüksek iddiaların ortaya atılmasını devam ettiren bir zemin yaratıyor. Mansur Yavaş bunun bir politik getirisi olduğunu hesaplıyor olabilir ama yani ilanihaye kendisi hakkında siyasi spekülasyon yapılan biri olarak siyasette var olmanın çok da verimli bir siyaset tarzı olmadığını biliyoruz.
Bu örneklerden birisi, sen de bilirsin, Abdullah Gül’dü. Senelerce Abdullah Gül üzerine ‘’şöyle bir şey yapacak, Abdullah Gül’lü şöyle bir formül söz konusu, Abdullah Gül şöyle bilmem ne yapacak’’ filan diye kendisi hiçbir pozisyon almadan, hiçbir risk almadan, hiçbir cesaret göstermeden, kendisine bir şey getirilip önüne konmasını bekleyerek adını hep dolaştırdı. Ama sonunda pek de bir şey olmadı. Yani Mansur Yavaş, hele bu karmaşada biraz daha bu tavrını sürdürürse benzer bir şeye sürüklenir.
Ama burada tabi kilitlenen en önemli mesele, bu süreç vesilesiyle ve anayasa tartışmaları dolayısıyla, bu iktidarın kurmak istediği siyaset oyununda yine tıpkı 2023’tekine benzer bir gerilim hattı oluşturma çabası var. O da yine milliyetçi, ulusalcı birtakım çevrelerin daha çok ses çıkardığı, daha etkili olduğu bir kanatla, şu ya da bu nedenle, şu anda YENİ Parti’nin buna çok uyumlu davranmadığı suçlamasını da kullanarak hem sürecin dışarısına itmek hem de o yeni oluşacak sert milliyetçi bir dalganın ya da sert ve büyük olmasa bile bir milliyetçi öbeğin muhalefeti çatlatma kabiliyeti olabileceğine inanıyor bence iktidar. Ve buradaki önemli enstrümanlardan biri olarak da Mansur Yavaş görülüyor. Şimdi CHP hem anayasa denkleminde hem bu süreç denkleminde, iktidarla ne tür bir irtibat içine gireceğinin işaretlerini verdi. Hatta belediye seçimlerinde, görevden alınan belediye başkanlarının seçimlerinde de biraz rengini belli etti. Dolayısıyla orada muhalefette büyüklüğü tartışmalı bir şey var. Bence sayısal olarak çok bir yekûn etmiyor ama şu andaki meclis aritmetiği içerisinde bir anlamı var ve kafa karıştırmak için yeterli şey sağlıyor şu anda.
Diğer tarafta da süreç üzerinden muhalefet edip, muhalefeti biraz güdükleştiren, yani iktidara muhalefet etme hattını küçülten birtakım yapılar var. Tıpkı 2023’te olduğu gibi, onların, sırf süreç ekseni üzerinden bir karşıtlık üretmesi durumunda, iktidarın, muhalefet tarafını çatlatma olasılıkları var. Bence Mansur Yavaş bu denklemin içerisinde hâlâ hesaba katılır unsurlardan biri olarak duruyor.
Ruşen Çakır: Biliyorsun Ekrem İmamoğlu savunmasını yapamadı. Bir ara yapacak galiba, ama çok geniş kapsamlı bir siyasi savunma hazırladığını biliyorduk ve bu savunma metninin kitap olacağı söyleniyordu. Bugün Özgür Özel açıkladı; daha basılmamış kitap hakkında engelleme kararı çıkmış ve belgesi de bulunmuş, yayınlanmış. Onu da bir not olarak geçelim. Artık Türkiye’de böyle şeylere şaşırmıyoruz ama çıkmamış kitabın basımı engelleniyor. Belli ki haberdar olmuşlar ve daha baştan kitap olarak basılmasını engellemişler. Ama bu çağda bunu engellemek ne kadar mümkün olur? Kitabı basamazlar ama internete yüklerler, şu olur, bu olur. Yani bir şekilde onun formülünü bulurlar. Ekrem İmamoğlu zaten savunmasının bir kısmını en azından mahkemede bir şekilde yapabilecek herhalde. Fakat bu olay da başlı başına çok çarpıcı.
Biraz süreçten konuşalım Kemal. Süreçle ilgili sürekli bir tartışma var biliyorsun. İmralı Heyeti’nden Avukat Faik Özgür Erol’un dile getirdiği ‘’entelektüeller destek vermiyor’’ sözü bayağı tartışma çıkardı. Hâlâ sürüyor bu tartışma. Bir taraftan bu var. Diğer taraftan, kendilerini ‘’İkinci Kuvayımilliyeciler’’ olarak tanımlayan ve içlerinde Müjdat Gezen, Ömer Emin Ağaoğlu gibi isimlerin de olduğu bir grup ortak bir bildiri yayımladı. Bir tarafta, AKP içinde -MHP’de olmuyor da AKP içerisinde- özellikle Öcalan konusunda birtakım endişeliler olduğu söyleniyor. Çünkü Öcalan bir şekilde önümüzdeki günlerde daha fazla öne çıkacak ve komisyonlardan birisinde de yer alacak. Bir de özellikle batıdaki Kürt milliyetçiliğine yakın çevrelerin çok sert eleştirileri ve en son şubat ayındaki görüşme notları iddiası ile yapılan yayın. Buna önce DEM Parti, ardından Kandil ve nihayet İmralı çok sert bir şekilde tepki göstererek bunun bir komplo olduğunu söyledi. Bugün Murat Karayılan’ın yaptığı bir açıklama var, görmüşsündür. Elli yılda yaklaşık 27 bin örgüt üyesi hayatını kaybetmiş. Onların bir kısmı için Diyarbakır’da, Van’da, Cizre’de adım adım taziyeler yapılıyor. Herhalde Hakkâri ile de devam edecek. Bir taraftan da bu var. Ve tabii ki silah bırakmanın MİT tarafından tespit edilip tescillenmesini ve MGK’ya bu konuda rapor yazmasını bekliyoruz. Onun için Ekim ayı deniyor. Bu süre gecikebilir ama daha erken olması çok mümkün görünmüyor sanki. Ekim ayına kadar geri dönüşler olmayacak.
Bu arada DEM Parti’nin bir kongresi olacak ama o kongrenin sembolik olacağı söyleniyor. Mecburen yapılan bir kongre. Yani yasaya göre belli bir tarihte yapmak gerekiyor biliyorsun. Esas kongrenin, önümüzdeki Nevruz’da, yani bahara doğru yapılması bekleniyor. Partinin adı değişecek, yönetimi değişecek ve muhtemelen yurtdışından, cezaevinden gelenlerle yeni bir kadro şekillenmesi olacak. O daha ileriki bir tarihte olacak görünüyor. Şu anda eleştirilerin daha fazla dikkat çektiği bir süreçten geçiyoruz. Eleştirilerin muhataplarının verdiği cevaplar çok tatminkâr değil. Şahsen, eleştirilerin tamamının doğru olduğunu düşünmüyorum. Çok sorunlu eleştiriler de var ama şunu kabul etmek lazım: Eleştirilerin muhatabı olan özellikle Kürt hareketinin, bu eleştirilere verdiği cevaplar çok tatminkâr değil. Devlet zaten bu eleştirileri çok umursamıyor anladığımız kadarıyla. Ne dersin?
Kemal Can: Söylediklerinde birkaç başlık var, sondakinden başlayayım. Yani eleştirilere verilen cevapların tatminkâr olmaması. Bence bunun iki ayağı var. Birincisi, tatmin edecek ya da tatmin edip etmemesinden bağımsız olarak, çoğunun verecek bir cevabının olmaması. Bu sürecin hiçbir yerinde, karar süreçlerinin içerisine bile yeterince dahil edilmeyen, başka bir yerlerde kotarılmış ve hazır gelmiş şeyleri biraz eksik biçimde iletişimini yürütmekle yükümlü olanların önemli bir kısmının, aslında tam olarak verecekleri cevap yok. Mesela sadece şu çerçeve yasayı ele alalım. DEM Parti yetkilileri günlerce ‘’Vallahi billahi son gece geldi bize’’ diye pazarlık olmadığının kanıtı olarak bunu söylediler. Ya ‘’kök yasa,’’ ‘’çerçeve yasa,’’ ‘’her şeyi başlatacak yasa’’ dediğiniz şey, sizin son gün görmeniz için size gönderiliyorsa, siz zaten verecek cevaplara sahip olması istenen birileri değilsiniz demektir. Siz, ‘’şu cevapları verin’’ denilen cevapları belki aktarıyor olabilirsiniz ama tatmin edici olmanız, sadece bu nedenle bile çok zor.
İkincisi, tatmin edici olabilmek için öncelikle kendilerinin tatmin olması gerekiyor. Şimdi hem entelektüeller açısından hem ortalama kamuoyu açısından söyleyelim. Şimdi ‘’silahlar bırakılıyor. 40 yıllık terör meselesi çözüme kavuşuyor.’’ Bir sürü slogan başlık üretilebilir, ki bunlar söyleniyor. Peki, bu, toplumda niye ‘’iyi bir şey oluyor’’ heyecanı yaratmıyor? Şerhleri rezervleri filan bir kenara bırakalım, ama en azından batı kamuoyunda ya da Türk kamuoyunda genel olarak böyle bir şeyin pozitif bir hava yaratmış olması lazım. Böyle bir heyecan yok. Ne entelektüellerde bir heyecan var ne ortalama vatandaşta. Aslında Kürt kamuoyunda da böyle bir yüksek heyecan yok. Hatırlarsan, rahmetli Sırrı Süreyya’nın Öcalan’ın o meşhur mektubunu aktardığında birçok televizyon Diyarbakır’dan yayınlar yapmıştı ve ortalık gayet sakindi. Sonraki çok önemli eşiklerin pek çoğunda, böyle herkesin sokaklarda büyük bir heves ve heyecan duyduğu, ikna olduğu, ikna olduğu için de bundan çok yüksek coşku duyduğu bir resim görmüyoruz. Böyle bir şey yok. Böyle bir şeyin olmaması çok normal. Çünkü dediğim gibi bu, birilerinin kendileri ikna olmuş, her şeyin farkında ve diğerlerini ikna edeceği bir süreç olarak işlemiyor ki zaten. Bir yerlerde birbirlerini ikna etmiş, hatta daha ileri giderek mutabakata varmış birileri var. Ama onlar, o kamuoyları, entelektüeller, hatta açık siyaset yapanlar değil. Dolayısıyla bu kaçınılmaz bir şey. Bu ikna meselesi buraya kilitlenmiş durumda ve verilecek cevaplar olmadığı için ya da o cevaplara hiç kimse tam içine sinmiş biçimde ikna olmadığı için, kimseye de bunu ikna edici biçimde aktaramıyor. Meselenin bir böyle tarafı var.
Az önce senin de işaret ettiğin gibi, şimdi MİT rapor verecek. MGK’dan karar çıkacak, Öcalan’a statü, şunlar bunlar, bir sürü şey yapılacak. Bunu hiçbir bilgiye dayalı olarak söylemiyorum ama açıkçası, bu sürecin genel ritmi ve iktidar tarafının şu âna kadarki adım atma ritüellerine baktığım zaman, ben yılbaşından önce doğru dürüst bir şey olacağı kanaatinde değilim. Hani bu hep bütün eşiklerde oldu ya, şimdi yılbaşına kadar ‘’efendim, ekimde karar çıkmadı, bir ay sonra bilmem ne, uzatma oldu, komisyon toplanacaktı, İmralı’ya gidilecekti, yok bu bayram değil öbür bayrammış’’ filan denilerek hepsi bir biçimde biraz esnetilerek. Ama bu esnetme her zaman karar vericilerin yararına. Çünkü kaçınılmaz olarak her bekletme, her esnetme, kapınızda sizden ricacı olanların zayıflığını, sizin de gücünüzü arttıran bir şey haline geliyor, eğer kimse artık masayı tekmeleyecek bir eşiği geçmiş ve bunu yapabilecek durumda değilse. Dolayısıyla bu durum karar erkini elinde bulunduranın avantajına olur. Ben bu esnetmenin yılbaşına kadar kullanılacağını, yılbaşından sonra da birkaç sürecin, biraz önce işaret ettiğin İBB davası, siyasi dizayn, seçim yasası, anayasa, süreç gibi birbiriyle ilgili olduğunu bildiğimiz ama birbirinden farklı kulvarlarda yürüyor gibi görünen süreçleri entegre etme aşamasına önümüzdeki yıl itibarıyla geçileceğini ve o aşamada süreçle de ilgili adımların hızlanma ihtimalinin artabileceğini düşünüyorum. O yüzden ben ekim ayında kritik adımlar pek beklemiyorum.
Şimdi gelelim senin söylediğin tartışma boyutuna. ‘’Entelektüeller destek veriyor, vermiyor’’ meselesine. Bu çok egzajere edilen bir tartışma. İki taraf da aslında eleştiriden çok, karşı tarafa geliştirdikleri suçlamalarla ön almaya ya da üstün çıkmaya çalışıyorlar. Aslında her iki tarafta da bu refleks var. Sonuçta özet itibarıyla, bir suçlamayla karşıya gidip ‘’entelektüeller niye barış istemez?’’ filan gibi bir soru sorarak… Halbuki Faik Erol’un söylediği şeyin içerisinde aslında kendi laflarına odaklansalar daha anlamlı olur. ‘’Burada bizim de bir kusurumuz var’’ diyor mesela arada bir yerde. Bence asıl oraya odaklansalar, yani ‘’entelektüeller destek vermiyor’’ cümlesine değil de, vermiyor olmalarının nedeni konusunda kendilerine biçtikleri şeyi biraz daha önemseler, belki hayat daha kolay olacak.
Karşı tarafta da, ihanetten, iktidarın ekmeğine yağ sürüp taşeronluğunu yapmaya kadar giden suçlamalar var. Yani süreci eleştirmek başka bir şey. Mesela ben süreci eleştiriyorum, sen bunun yakın tanığısın. Süreci gayet eleştiriyorum. Ama süreci eleştirirken, süreçle ilgili insanları suçlamakla ilgili değil, sürecin kendi problemlerini tartışmakla daha çok ilgili olmanın gerektiğini düşünüyorum. Yani süreci eleştirirken, orada alınan pozisyonları da tabii ki dikkate alırsınız. Ama eleştiri dediğiniz şeyi oradaki çeşitli pozisyonların, nasıl büyük hata, ihanet, hadi hafifletilmiş hâliyle ‘’aptallık’’ yapıp yapmadığı üzerine kurarsanız, o zaman bu, kışkırtıcı bir saldırganlığa yol açıyor ve karşı tepki geliyor. Karşı tepki de ‘’efendim siz barış karşıtısınız.’’ Bu taraf, ‘’siz bizi konuşturmuyorsunuz…’’ Bu böyle hiçbir yere varmayan, içeriği tartışılmayan, eleştiriyse de kimseyi daha fazla bilmeye, daha fazla anlamaya ve daha fazlasını konuşmaya teşvik etmeyen bir didişmeye, bir müsabakaya dönüyor. Bu her alanda böyle. Süreç için daha da böyle. Ben bunu gördüğüm somut bir şey olarak söylüyorum. İki taraf da başından itibaren bunu son derece egzajere ederek tartışmayı zaten bir yöntem olarak seçmiş durumdalar. Herkes birbirini üstencilikle suçluyor ama kimse üstencilikten vazgeçmiyor; yani üstencilikle suçlarken de üstencilik yaparak bunu devam ettiriyorlar.
Ben bu yüzden sadece bu olayla ilgili değil, iyice bozulmakta olan ve aslında eğer iktidara bir şey yarıyorsa, iktidarın ekmene yağ sürüyorsa, asıl meselenin de bu olduğu kanaatindeyim. Çünkü iktidarın, kendi girmediği hiçbir tartışmada, hiçbir şeyin diğer taraflar tarafından da hakkıyla tartışılıp kendisi için problemli bir meseleye dönüşmesine izin vermiyor. Kendisinin içinde yer aldığı ve yarattığı problemleri, başkalarının tartışma biçimini de yöneterek, o problemi kendisi için sorun olmaktan çıkartıyor; onların birbiriyle mücadele ettiği bir sorun haline dönüştürüyor. Bu her konuda böyle. Eğer büyük bir oyun varsa, büyük oyun bu. Bu büyük oyun da çok yeni değil. Bu bir sistematik olarak devam ediyor ve süreç de bunun tam da laboratuvar çalışmalarından biri şeklinde gelişiyor. Ben meseleye biraz böyle bakıyorum.
Ruşen Çakır: Kemal benim bağlantım biraz sorunlu. Onun için fazla uzatmayalım, izleyicileri rahatsız etmeyelim. ‘Haftaya Bakış’a burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize de teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








