Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (D): Toplumsal barışı inşa

Bugün 10 Ekim, Ankara Gar Katliamının 11. yıldönümü. O gün Türkiye’nin dört bir yanında binlerce insan barış taleplerini bir kez daha hayırmak için bir araya geldiler. 7 Haziran 2015’te Türkiye’de “Başka bir hayat/ülke mümkündür” diyerek sandıklara koşan milyonlar Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilke hep birlikte imza attılar. Bu imza Türkiye’de hiç bir zaman hayat bulmamış toplumsal barışa doğru çok değerli bir irade beyanıydı.

Toplumsal barışı inşa
Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (D): Toplumsal barışı inşa

Başka bir ülkenin imkânı

7 Haziran 2015 genel seçimleri, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki en önemli kırılma noktalarından biri olarak değerlendirilebilir. Bu seçimlerin tarihsel önemi, yalnızca iktidar partisinin ilk kez tek başına hükümet kuracak çoğunluğu kaybetmesinden değil, aynı zamanda uzun yıllardır devlet-merkezli siyasal yapının dışında tutulan toplumsal kesimlerin parlamenter siyaset içerisinde güçlü bir temsil imkânı elde etmesinden kaynaklanmaktadır. Özellikle HDP’nin yüzde 13’ü aşan oy oranıyla parlamentoya girmesi, Kürt siyasal hareketinin Türkiye ölçeğinde demokratik bir siyasal aktör olarak meşruiyetini genişletmiş ve ülkenin siyasal dengelerinde yeni bir dönemin kapısını aralamıştı.

Siyasal sosyoloji açısından bakıldığında, 7 Haziran seçimleri, Türkiye’de kimlik siyasetleri ile demokrasi mücadelesinin kesiştiği özgün bir momenti temsil etmekteydi. Kürt özgürlük hareketinin yarım asra dayanan mücadele birikimi, bu süreçte yalnızca etnik bir temsil talebi olmaktan çıkarak kadın hareketi, LGBTİ+ hareketi, emek mücadeleleri, ekoloji hareketleri ve farklı inanç topluluklarının demokratik talepleriyle birleşmişti. Bu durum, seçim sonuçlarını klasik bir iktidar-muhalefet rekabetinin ötesine taşımış; Türkiye’de çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi arayışının toplumsal karşılığını görünür kılmıştı.

Ancak 7 Haziran’ın ortaya çıkardığı siyasal tablo, aynı zamanda Türkiye’deki demokratikleşme sürecinin yapısal sınırlarını da açığa çıkarmıştı. Seçim sonuçlarının ardından AKP’nin koalisyona dayalı hükümet kurma ihtimallerine imkan vermemek için startını verdiği şiddet dalgası Türkiye’yi yeniden çatışmalı bir iklimin içine soktu. Başlatılan şiddet dalgası ile çatışmasızlık sürecinin sona ermesi ve kısa süre içerisinde yeniden seçim kararı alınması, demokratik temsil mekanizmalarının devletin yerleşik güvenlik paradigması karşısındaki kırılganlığını bir kez daha göstermişti. Böylece 7 Haziran’da ortaya çıkan demokratik dönüşüm potansiyeli, kurumsal ve siyasal düzeyde kalıcı bir yeniden yapılanmaya dönüşemedi.

Toplumsal barışı inşa
Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (D): Toplumsal barışı inşa

Dolmabahçe’den 10 Ekim’e: Devletin barış korkusu

Tıpkı bugün olduğu gibi o günde bir süreç vardı. Sürecin en somut siyasal çıktılarından biri ise 28 Şubat 2015 tarihinde kamuoyuna açıklanan ve “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak bilinen on maddelik çerçeve metni oldu. Söz konusu mutabakat, demokratik siyaset, yurttaşlık hakları, yerel demokrasi, hakikat ve yüzleşme mekanizmaları gibi başlıklarda müzakere zemininin oluştuğunu göstermesi bakımından tarihsel bir önem taşımaktaydı.

Dolmabahçe’de açıklanan çerçevenin hayata geçirilmesi ve taraflar arasında kurumsal müzakere mekanizmalarının geliştirilmesi durumunda, Türkiye’nin yüz yılı aşkın süredir devam eden Kürt sorununun çözümünde yeni bir aşamaya geçmesi mümkündü. Bu süreç yalnızca silahlı çatışmaların sona erdirilmesini değil, aynı zamanda demokratikleşmenin derinleştirilmesini, siyasal katılımın genişletilmesini ve toplumsal barışın kurumsallaştırılmasını da beraberinde getirebilirdi. Nitekim 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan toplumsal irade, önemli ölçüde bu demokratik çözüm perspektifinin yarattığı siyasal atmosferden beslenmişti.

Ancak 7 Haziran seçimlerinin hemen gecesinde, o güne kadar müzakere heyeti içinde yer alan Yalçın Doğan’ın; “Siz bundan sonra ancak barışın filmini çekersiniz” söyleminde ifadesinde karşılığını bulan kaotik günler başladı.  20 Temmuz 2015’te İŞİD’in saldırısıyla Suruç’ta barış için yüreği atan 33 canı kaybettik. İki gün sonra Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesiyle Türkiye, yeniden derin bir çatışma dönemine girdi. Ardından 24 Temmuz’da başlayan hava operasyonları, kentlerde ilan edilen sokağa çıkma yasakları, çatışmalar ve siyasi operasyonlarla birlikte 2013’ten itibaren kurulan çatışmasızlık zemini bütünüyle ortadan kalktı.

7 Haziran’da sandıkta ortaya çıkan çoğulcu irade, yerini giderek güvenlik, şiddet ve beka söyleminin belirlediği bir siyasal atmosfere bıraktı. Bu dönüşümün en ağır kırılma noktalarından biri, 10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde barış talebiyle bir araya gelen insanların hedef alınmasıydı. Emek örgütlerinin, sendikaların, siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının çağrısıyla düzenlenen mitinge yönelik saldırıda 103 insan yaşamını yitirdi; yüzlercesi yaralandı. Ankara Gar Katliamı, yalnızca bir mitinge yönelik bombalı saldırı değil, Türkiye’de barış talebinin etrafında bir araya gelen farklı toplumsal kesimlerin ortak gelecek arayışına indirilen ağır bir darbeydi.

Toplumsal barışı inşa
Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (D): Toplumsal barışı inşa

Yan yana gelmenin cesareti: Barışın özneleri

Bugün, bu katliamın 11. yılında geriye dönüp baktığımızda, toplumsal barışın ne kadar kırılgan bir zeminde durduğunu bir kez daha görüyoruz. 7 Haziran’da sandığa yansıyan irade ile 10 Ekim’de Ankara Garı önünde buluşan insanların talebi arasında güçlü bir bağ vardı: Şiddetin sona erdiği, farklı kimliklerin ve inançların eşit biçimde yaşayabildiği, demokratik siyasetin önünün açıldığı bir ülke. Ancak bu iradenin kalıcı bir siyasal ve toplumsal dönüşüme dönüşememesi, barışın yalnızca bir müzakere masasının varlığına ya da siyasi aktörlerin niyetlerine bırakılamayacağını gösterdi.

Barışın toplumsallaşması, onu savunan insanların bir araya gelebilmesini, örgütlenebilmesini ve taleplerini özgürce ifade edebilmesini gerektiriyor. Dolayısıyla bugün yeniden bir süreçten söz ederken yalnızca geçmişte hangi fırsatların kaçırıldığını değil, o fırsatların neden kalıcı bir toplumsal zemine dönüşemediğini de tartışmak zorundayız. Çünkü toplumsal barış, bir kez ilan edilip tamamlanan bir anlaşma değil; her gün yeniden kurulması, korunması ve genişletilmesi gereken ortak bir yaşam iradesidir.

Geride bıraktığımız 11 yıl, bize bir kez daha gösterdi ki; Devletin barış diye bir derdi yok, tıpkı adelet, eşitlik ve özgürlükler konusunda bir derdi olmadığı gibi. Kürt Özgürlük Hareketi devletle yeniden masaya oturduğunda elbette bu gerçeğin farkındaydı. 1 Ekim 2024’te başlayan yeni süreçte devletin farklı toplumsal kesimler üzerindeki baskı ve şiddeti giderek büyümeye devam etti. Durmadan şiddet üreten bir devlete neden masaya oturulur? Masaya oturduğun güç şiddet üretmeye devam ediyorsa sen hala neden o masada oturmaya devam ediyorsun? Diyenlerin bu ezberden çıkması gerekiyor. Evet devletele bir masaya oturulur, durmadan baskı ve şiddet üreten bu mekanizma ile silahların susması, savaşın son bulması sağlanabilir. Ancak bundan bizim beklediğimiz, murat ettiğimiz bir barış çıkmaz, barış devletin işi değil, hiç bir zaman da olmadı.

10 Ekim Ankara Garı, Toplumsal barışı inşa
Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (D): Toplumsal barışı inşa

Tam da burada hepimizin biraz cesarete ihtiyacı var. Akademisyen Şebnem Oğuz’un 31 Ekim-1 Kasım tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek “Kadınlar yan yana geleceği konuşuyor” konferans çağrısı için sözü kurduğu yerden devam etmek istiyorum:  “Bu cesaretin güçlü olmaktan, korkusuz görünmekten ya da yukarıdan konuşmaktan geleceğini düşünmüyorum. Bence cesaret biraz da ezilmişliğimizi birbirimizden saklamamaktan geliyor. Kırılganlıklarımızı bilmekten, birbirimize özen göstermekten, o ince dayanışmayı kurmaktan geliyor. Tek başımıza bulamadığımız cesareti yan yana geldiğimizde birbirimize verebiliriz…Gelin birlikte tartışalım. Ben de bildiklerimle, bilmediklerimle, sorularımla, öfkemle geleyim. Başkası kendi deneyimiyle, kendi bilgisiyle, kendi derdiyle gelsin…Çünkü artık geleceğe ilişkin sözün yalnızca akademisyenler, aydınlar, siyasetçiler ya da devletler tarafından kurulmasını bekleyemeyiz. Ezilenlerin kendi sözünü kurması gerekiyor. Birbirini aşağıda bırakmadan, birbirini yukarı çekerek, birlikte kurması gerekiyor.”

Evet, siyasi aktörler çatışmanın sona ermesinin hukuki ve siyasal koşullarını müzakere edebilirler. Ancak barış döneminin nasıl bir toplumsal düzen üreteceği, çok daha geniş bir mücadele alanıdır. Çünkü toplumsal barış, yalnızca silahların susması ya da devlet ile siyasal aktörler arasında bir uzlaşmanın sağlanmasıyla kurulamaz. Barışın gerçek bir toplumsal karşılık bulabilmesi için insanların kendi yaşam alanlarında söz ve karar sahibi olabildikleri, birlikte üretebildikleri ve ortak sorunlarına kolektif çözümler geliştirebildikleri ilişkilerin kurulması gerekiyor.

İşyerinde yaratılan kolektif gücün konuta ve mahalleye, bakım mücadelesinin yerel yönetime, ekoloji mücadelesinin emek mücadelesine taşınabildiği bir yerde, farklı mücadeleler birbirinden kopuk talepler olmaktan çıkarak ortak bir toplumsal dönüşümün parçalarına dönüşebilir. Tam da bu ilişkilerin içinden, savaşı ve militarizmi yalnızca eleştiren değil, onların toplumsal zeminini de dönüştürmeyi hedefleyen kalıcı bir barış iradesi doğabilir. Dolayısıyla mesele, toplumun barış sürecine destek vermesinden ibaret değildir; toplumun bizzat barışın kurucu öznesi haline gelmesidir. Çünkü barışın nasıl bir hayat yaratacağını belirleyecek olan, yalnızca müzakere masasında alınan kararlar değil, insanların yan yana gelerek kurdukları ortak yaşamın kendisidir.

“Doğrudur yıldırımın düştüğü, yağdığı yağmurun,
Bulutların rüzgarla sökün ettiği.
Ama savaş öyle değil, savaş rüzgârla gelmez;
Onu bulup getiren insanlardır.
Duman tüten topraktan bahar boyunca,
Dökülüp yükselir birden gökyüzü.
Ama barış ağaç değil, ot değil ki yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen çiçeklenir...“

– Bertolt Brecht

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş