Mümtaz’er Türköne yazdı: Yağma düzeni nasıl işler?

Borsa soygunu, sıradışı bir hırsızlık vakası değil.

Finans düzenindeki boşluğu yakalayan yeni yetme birilerinin, ellerine geçirdikleri fırsatı büyük kazançlara dönüştürmesi ve hesapsızlıkları yüzünden sistemi çökertmeleri gibi bir hikâye ile meselenin yakından uzaktan alâkası yok. Siyasetten aldığı gücü ve devletin bütün kurumlarını seferber ederek, gerektiğinde resmî yetkileri zırh ve kalkan olarak kuşanarak, alabildiğine geniş bir kadroyu göz göre göre sermayeye ortak ederek gerçekleşen devasa bir düzenin toplu yağma curcunası ile karşı karşıyayız.

Soluğu cezaevinde alan yüze yakın finans şirketi sahibi ve sorumlusu aptal değildi ve bu işleri kotarırken kendilerini devletin yüksek duvarları arkasında güvenceye almışlardı. İki kuvvetli kozları vardı: İlk olarak soygundan pay dağıttıkları ve doyurdukları devletin-siyasetin etkili ve yetkili yerlerinde görev yapan çok geniş bir kadro onlara koruma kalkanı oldular ve tıkandıkları yerde önlerini açtılar.

İkincisi ise soygunun boyutu ile alâkalıydı; miktar o kadar büyüktü ki, sadece onlar değil ülke ekonomisi de batardı, bu yüzden kimse onlara dokunamazdı.

Sonradan görme hırsız takımını doyurmak mümkün olmadı; çünkü ortada pay kapmak için yarıştıkları çok büyük bir servet vardı ve akarken küpü doldurmamak aptallıktı. Eşek arısı sürüleri, sineklerle beraber bal çanağına üşüştü.

Sonunda iş çığırında çıktı ve düzen çöktü.

Bu düzenin en ince detayına kadar nasıl işlediği, kimlerin yağma çanakları ile en ön safta soyguna dahil olduğu, bu işi hangi vasıtalarla kotardıkları bir bir ortaya çıkacak. Söz konusu olan finans sektörü. Dijital çağda her ayrıntının birkaç yerde kaydı var. İpin ucunu bir yerden yakaladığınız zaman çorap söküğü gibi her şey ortaya dökülecek.

Sadece biraz zaman gerekecek.

Bu aşamada bizim bu düzenin nerelerden beslendiğine ve nasıl işlediğine kafa yormamız lâzım.

Yağma düzeni nasıl işler?
Mümtaz’er Türköne yazdı: Yağma düzeni nasıl işler?

Mantık savaş olunca siyaset yağma için yapılır

Rakipleri ortadan kaldırarak iktidarı ele geçirme ve sürdürme niyeti ancak savaş mantığı hayat bulur. Siyaset savaş faaliyeti olarak yürütülünce, ülke yönetimi de yağma faaliyeti olarak düzenlenir.

“Han-ı yağma” usulü, eski göçebe geleneğimizde kurumlaşmış olarak mevcut. “Han-ı yağma”, “yağma sofrası” anlamına geliyor. Devlet büyükleri senede bir gün verdikleri toplu ziyafette sadece misafirlerinin karnını doyurmuyor, aynı zamanda mallarını da yağmalatıyordu. Böylelikle toplumun önde gelenleri paylarına düşeni alarak devlet yönetimine ortak oluyordu.

“Eskiden neden bu kadar savaş olurdu?” sorusuna verilecek cevap da aynı: “Yağma için”. Eski zamanların savaşları düzenli yağma faaliyetidir. Askerler yağmadan pay kapmak için savaşır. Bu yağmanın adı İslâmiyet’le birlikte “ganimet” olarak inanç dünyamıza yerleşmiş ve sabitlenen oranlarla belli bir düzene kavuşturulmuştur. Yağma o kadar kilit bir kurumdur ki, Uhud Savaşı erken yağma hevesi yüzünden kontrolden çıkmış, Osmanlının bütün talihini değiştirecek olan II. Viyana Kuşatması, Merzifonlu yağmaya izin vermediği için uzamış ve bozgunla sonuçlanmıştır. Fatih, İstanbul’un fethinde 52 gün direndikten sonra yağmaya izin verdiği gün şehir düşmüştür.

Yağma düzenini bütün çıplaklığı ile kavramak için sembolleri ters yüz etmeniz lâzım. Kalıcı tarihi eserlere, en çok da mabetlere o dönemin yağma düzeninden geride kalan simgeleri olarak bakabilirsiniz. İstanbul’da karşılıklı birbirine bakan Kılıç Ali Paşa Camii ile Üsküdar’daki Rumî Mehmet Paşa Camii tam olarak dindarlıkla alâkası olmayan iki adamın kötü şöhretlerini örtmek için inşa edilmiştir.

Bize özgü bir durum değil. Savaşlar tarihin seyrini değiştirirken, arkasındaki temel saik yağma hevesidir. Roma, yağma faaliyetinin düzene sokulması ile kurulmuş ve bu mantıkla sürmüştür.

ABD’de 19. yüzyıl ortalarına kadar siyasî düzen “yağma düzeni” (spoil system) olarak tanımlanıyordu. Bu düzen Andrew Jackson döneminde yaygınlık kazandı. “Ganimet, zafer kazanana aittir” (To the Victor belongs the spoils) sloganı temel siyasî düsturlardan biri olarak o dönemin ruhunu temsil eder. Vahşi kapitalizmin dizginsiz şekilde işlemesine, seçimi kazananların devleti yağmalaması eşlik ediyordu. Seçim sonrasında devlet görevleri, posta dağıtıcılarına kadar yandaşlar tarafından dolduruluyordu. Borsa, o gün de büyük soygunların merkezindeydi.

20. yüzyıl başlarında eser vermiş siyaset teorisyeni Franz Oppenheimer “Devlet“başlıklı kitabında doğrudan devleti, yağma faaliyetinin kurallara bağlanıp düzene sokularak kurumlaşması olarak tarif eder.

Başlarda demokrasi de, bu yağma işini halka yaymak ve kitlesel çıkara uygun hale getirmekle meşgul olmuştur. Çoğunluğu ele geçiren, her şeyi kazanmakta, muhalefet yokluğa mahkûm edilmektedir.

70 yıl önce

Geçmişe gidelim ve soralım: 1956 yılında ne oluyordu?

Dönüp baktığınız zaman, bugün hiçbir şeyin değişmediğini daha iyi anlıyorsunuz.

70 yıl önce de Türkiye’de bugüne benzer şeyler oluyordu. Siyaset yolsuzluk haberleri ile çalkalanıyordu. 24 milyon nüfusa sahip bir ülke çapında büyük yolsuzluklardan bahsediliyor.

Muhalif milletvekilleri, dokunulmazlıkları kaldırılarak kamu düzenini bozmak, hakaret ve iftira suçlarından tutuklanıp hapse atılıyordu. Kırşehir, Bölükbaşı’nı desteklediği için Nevşehir’e bağlı bir ilçe statüsüne indirilmişti. Ocak ayında Uluslararası Basın Enstitüsü’nün yayınladığı rapora göre iki yıl zarfında 20 gazeteci tutuklanarak cezaevine gönderilmişti.

Hükümetin basın üzerinde kurduğu baskı da bugünden farksızdı.

O yıl çıkan Basın Kanunu ile gazete yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü ve sahipliği için yüksek okul mezuniyeti şartı getirildi. Gazete çıkarmak ağır şartlara bağlandı. Devlet büyüklerini küçük düşüren, haklarında olumsuz izlenim ve şüphe yaratan yayınlar yasaklanıyor, iktidarın entrikaları gizlilik zırhı altında korumaya alınıyordu. Gazete kâğıdı kısıtlandı, tahsise konu edildi. Gazeteler daha küçük ebatta çıkmaya zorlandı, sayfa sayıları düşürüldü.

Bazı yargıçlar emekliye sevk ediliyor, Millî Eğitim Bakanlığı, SBF başta olmak üzere dekanları görevden alıyor. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı sınırlanıyor. Bu sınırlama ilk olarak CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’e uygulanıyor, Karadeniz gezisinde kendisini karşılayan esnafın elini sıktığı için önce nezarete atılıyor, sonra altı ay hapse mahkûm ediliyor.

Sebep neydi?

İktidar sahiplerini muhalefet ve basın ile karşı karşıya getiren, yargıya ve akademi dünyasına nefes aldırmayan uygulamaların hepsinin temelinde yağma düzenine çomak sokulmasına karşı duyulan zaptedilmez öfke ve kin vardı.

Tıkır tıkır işleyen düzene çomak sokmak suçu.

Yağma düzeni nasıl çökertilir?

Bu düzen, kişilerin ahlâkî standartları ve eğilimleri ile sınırlı değil. Kontrolsüz gücü eline geçiren kibre kapılır, çevresine gördüğü servet onu yoldan çıkartır. Servet gücü, güç serveti çoğaltır. Servetin topluma dağılımını düzenleme yetkisi gerçek ve mutlak iktidar gücüdür. Bu düzenden beslenerek kurumlaşan oligarşi, iktidarı rakipsiz hale getirir.

Servetin yeni sahipleri, yargı dağıtanlar, bürokrasi ve iktidarın halkla ilişkiler elemanı gibi iş gören basın mensupları ve yazar-çizer takımı. Her sektör yekdiğerini besler ve ondan destek alır. Baro başkanının “70 avukatı torpille hâkim savcı yaptık” sözünü bu düzen içinde bir yere koymanız lâzım.

Böylelikle kurallara ve sisteme bağlanmış tıkır tıkır işleyen bir yağma düzeni sorunsuz şekilde işlemeye devam eder. Ta ki çarklar durana kadar. Devletin ekonomik alana müdahale ederek serveti para politikaları, kamu ihaleleri, lisanslar, vergi politikaları ve sübvansiyonlarla yeniden dağıtma gücü, ekonominin kendi doğal zemininden uzaklaşınca sistem aksamaya başlıyor. Deniz bitiyor ve son çare en kolay ama en netameli alan olan finans sektörüne sıra geliyor. Devlete ve kurumlarına olan güvenin geçer akçe olduğu en kırılgan alan.

Pasta küçülünce bu sektör sofraya kondu ve soygun kaçınılmaz olarak ekonomik sistemi çökertti.

Bir iktidarın heybesindeki her şeyini kaybettiği acı sonla karşı karşıyayız.

Artık bu topun dönüşü ve kurtuluşu yok.

Peki ne yapmalıyız? Bu sorunun tekrar yaşanmasını nasıl engelleyebiliriz?

Daha genel bir ifade ile yağma düzeni nasıl adil ve hakça bir düzene yerini bırakabilir.

Evrensel olarak demokrasilerde hukukun geliştirdiği müdahale tekniği, siyasetçilerle seçimin finansmanı arasında kurulan ilişkiye dayanıyor. Seçim harcamalarının belirli standartlara göre denetlenmesi ve suistimale izin verilmemesi, daha işin başında siyasetçi ile siyasetçiye yatırım yapan servet sahipleri arasındaki çıkar ilişkisini engelliyor.

Eşit ve adil seçim rekabeti yaratarak paranı seçim kampanyalarındaki ezici hakimiyetini devre dışı bırakıyor. Böylece bir oligarşinin cazibesi de ortadan kalkıyor.

Fon soygunundan, siyasetin finansmanına dair verimli bir tartışma, anlayış ve kanun düzeni çıkartmalıyız.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş