Prabhat Patnaik: “Artık Amerikan değil, uluslararası finans sermayesinin emperyalizmi söz konusu”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Emperyalizm kavramı Batı’da birçok solcunun kelime dağarcığını terk etti; bazıları bu kavramın çağdaş kapitalizmin dinamiklerini anlama konusunda bize yardımcı olamayacağını düşünüyor.
Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik bu gidişe karşı ses çıkaranların başında geliyor. Utsa Patnaik ile birlikte yazdığı Emperyalizm Teorisi kitabında kapitalist sistemin işleyişinde yeni bir emperyalizm formunun ne tür bir rol oynadığını araştırıyor.
Trouthout’tan C.J. Polychroniou ile söyleşisinde Patnaik; çağdaş kapitalizmin mantığını ve dinamiklerini anlamak ve ona meydan okumak için; analitik bir kavram olarak “emperyalizm”in hâlâ ne kadar önemli olduğuna vurgu yapıyor.
7 Temmuz 2017’de yayınlanan söyleşiyi İlker Kocael çevirdi.

Prabhat Patnaik
Prabhat Patnaik

Emperyalizmi nasıl tanımlıyorsunuz ve küresel neoliberal çağda kapitalist mantığın vahşi genişlemesine içkin olarak hangi emperyalist eğilimleri gözlemliyorsunuz?
Dünyanın kapitalist bölgesi daha önceden ılıman bölgelerdeydi (şimdilerde de bu büyük oranda böyle). Dolayısıyla bu bölgelerde ülkeler; kendi sınırları içerisinde mevcut olmayan, ya yeterli miktarda ya da hiç üretilemeyen birçok emtiaya –hammadde ya da tüketim araçları olarak- ihtiyaç duyar. Bu emtia, neredeyse Üçüncü Dünya’nın tamamının yer aldığı tropikal ya da alt tropikal bölgelerden elde edilmelidir. Ve bu emtianın ekseriyeti (mineraller bir yana) bir dizi küçük üretici (köylüler) tarafından üretilir. Dahası, burada “artan arz fiyatı” kuralı geçerli olur; yani tropikal kara kütlesinin yüzölçümü sabit olduğundan, arz edilen emtiaya talep arttıkça ürünlerin fiyatı artar.
Bu da sermaye birikimi sürdükçe enflasyon artışına doğru bir ex ante eğilim anlamına gelir; kapitalist sistemde paranın değeri azalır ve sistemin bir bütün olarak sürdürülebilirliği zedelenir. Bunu engellemek için sistem; kapitalist kesimden gelen talepteki artış ve sermaye birikiminin yanında bu emtiaya yönelik talebin başka bir yerde bastırılmasını, dolayısıyla net talebin artmamasını ve artan arz fiyatı kuralının ortaya çıkmamasını şart koşar.
Arzın bu şekilde bastırılması, her şeyden önce Üçüncü Dünya’da küçük burjuvaların ve genel olarak çalışan nüfusun maruz kalacağı bir gelir deflasyonu yoluyla hayata geçirilir. Bu, sömürgeci dönemde iki yolla yapılmıştır: birincisi “endüstrisizleştirme” ya da yerel zanaat ürünleri yerine kapitalist kesimin ürettiği ithal ürünlerin geçirilmesi; ikincisi de küçük üreticilerden toplanan vergilerin bir bölümünün karşılıksız ürün ihracında yapılana benzer şekilde buharlaştırılması anlamına gelen “artı değerin emilmesi.” Üçüncü Dünya’da çalışan nüfusun gelirinin, dolayısıyla bu nüfusun talebinin sınırı aşmaması bu şekilde sağlanıyor ve kapitalizmin merkezinin bu ürünlere yönelik talebi, paranın değer kaybetmesi tehlikesinden uzak bir biçimde, bu şekilde karşılanıyor. Bugün aynı gelir deflasyonu süreci küreselleşmenin neoliberal siyasaları tarafından Üçüncü Dünya’nın çalışan nüfusuna empoze ediliyor.
“Emperyalizm” terimiyle kastettiğim şu: enflasyon tehdidini bertaraf etmek üzere –çünkü bunu yapmazsa kapitalizmin merkezinde paranın değeri erir ve sistem sürdürülemez hâle gelir- Üçüncü Dünya’nın çalışan nüfusuna gelir deflasyonunu empoze etmek için kapitalist sistemin oluşturduğu düzen. Bu anlamda “emperyalizm” hem sömürgeci dönemi hem de günümüzü niteliyor.
İşçilerin ücret talepleri dolayısıyla ortaya çıkan paranın değerine yönelik tehdidi bertaraf etmek için yedek işgücü ordusunun gerekliliğini kabul ediyoruz. Halbuki ironik bir biçimde, sistemin (artan talep fiyatı dolayısıyla) buna paralel hatta daha önemli bir ihtiyacını göz ardı ediyoruz: benzer bir tehlikeyi önlemek üzere Üçüncü Dünya’nın çalışan nüfusuna empoze edilecek gelir deflasyonu.
Ulusal finans oligarşisinin küresel finans sermayesine eklemlenmesi ile Üçünücü Dünya’da kapitalizmin büyük bir hızla gelişmiş olması ve kapitalizmin merkezinde de işçilerin küreselleşme dolayısıyla gelir kaybı yaşaması önemli gelişmeler olarak görülebilir; ancak bunlar sistemin Üçüncü Dünya’nın çalışan nüfusuna gelir deflasyonu empoze etme eğilimini –ki bunu sistemin çok temel bir eğilimi olarak görebiliriz- yanlışlar gelişmeler değil.

Emperyalizmin artık işe yarar bir kavram olmadığını iddia edenler; bugünkü küresel ekonomik değiş-tokuşun çok boyutluluğuna ve değer dağıtımının çok karmaşık bir süreci yansıttığı savına vurgu yapıyorlar. Dolayısıyla onlara göre bu karmaşık süreçleri basitçe emperyalizme indirgemek mümkün değil. Bu türden bir akıl yürütmeye karşı yanıtınız nedir?
Bugün kapitalizm tabii ki çok daha karmaşık, özellikle devasa finansal üstyapıyı göz önünde bulundurursak. Ancak bu enflasyon tehdidini paradoksal biçimde daha da artırıyor. Birçok türden finansal varlığın değeri enflasyon dolayısıyla sıfırlanabilir; söz konusu üstyapı yerle bir olabilir, bugün “enflasyon hedeflemesi” politikalarının saplantı hâline gelmesinin nedeni bu. Bu da emperyalist düzenin kurulmasını daha da önemli hâle getiriyor. Kapitalizm ne kadar karmaşık hâle gelirse temel ve basit desteklere ihtiyacı o oranda artıyor.
Burada şunu açıklığa kavuşturayım: “arazi-genişletme” önlemleri (sulama, yüksek kaliteli tohumlar ve daha iyi üretim pratikleri) Üçüncü Dünya’da uygulamaya konulabilir. Böylece, tropik kara kütlesinin yüzölçümü sabit kalsa da; artan arz fiyatı tehdidi –bununla beraber, enflasyon (tehdidi)- gelir deflasyonuna gerek kalmadan alt edilebilir. Hatta tam tersine, Üçüncü Dünya’nın çalışan nüfusu bu önlemler sayesinde kazançlı çıkabilir. Ancak bu önlemler devlet desteği ve harcamasını gerektiriyor, Marx’ın çok önceden bize söylediği gibi. Ancak devletin eylemliliği -doğrudan kendi çıkarlarını desteklemeye yönelik olanlar haricinde- finans sermayesi için kabul edilebilir değildir. Bu yüzden, “sağlam mali durum” ve “mali sorumluluk” bugün yeniden moda oldu, bugün küreselleşmiş bulunan finans sermayesi de yükselişte. Dolayısıyla emperyalizm; gerekli olan emtiayı kapitalizme has bir yöntemle –ve kendi alanının dışından- elde etmek anlamına geliyor.
Sömürgeci dönem sonrasında Üçüncü Dünya’da dirigiste regime’ler (merkezi bir otorite tarafından idare edilen rejimler) arazi-genişletme önlemlerine başvurmuşlardı. Bu yüzden kapitalizm tarihinde görülen en büyük büyümeyi kalıcı kılmak üzere kapitalizmin merkezine yönelik emtia ihracı yükselmişti; bu ülkelerdeki kişi başına düşen tahıl miktarı de artmıştı. Ancak ben bu dönemi merkez kapitalizminin gerilemesi dönemi olarak görüyorum; bu da bu ülkelerin İkinci Dünya Savaşı’ndan aldıkları yaralardan kaynaklanıyor. Finansın yeniden tahakkümünü kurması ile –şimdi bunu uluslararası finans sermayesi kılığında yapıyor- Üçüncü Dünya devletleri küçük üreticileri desteklemeyi bıraktı; dolayısıyla gelir deflasyonu sert bir şekilde kendini gösterdi, emperyalist düzen de yerli yerinde. Bu yüzden Üçüncü Dünya’da sömürgeci dönemde olduğu gibi yine kişi başına düşen tahıl miktarında azalma eğilimi olduğunu gözlemliyoruz.
Çağdaş kapitalizmin emperyalist düzeni güçlendirdiği üçüncü bir yol var –takıntılı enflasyon nefreti ve Üçüncü Dünya devletlerini yerel küçük üreticiler yerine küresel finans çıkarlarını savunmaya zorlayan tahakküm politikaları haricinde. Üçüncü Dünya emtiasının kapitalizmin merkezine yaptığı ithalatın değerinin zaten çok düşük olduğu, o kaynaklardan merkezdeki para birimlerine yönelik enflasyon tehdidini bizim abarttığımız düşünülebilir. Tabii ithalatın değerinin düşüklüğünün kendisi sömürücü ilişkinin bir dışa vurumu. Buna ek olarak, Üçüncü Dünya para birimlerine bu emtianın fiyatlarının artışı dolayısıyla yönelecek tehdit, sınırlar-arası finansal akışın şimdi olduğu gibi serbest olduğu bir rejimde daha belirgin hâle gelebilir. Bu da tüm dünya ticaretini ve ödeme sistemini tehlikeye atarak gelir deflasyonunu daha da acil hâle getirir. Dolayısıyla emperyalist düzene duyulan ihtiyaç daha da pekişir.

Çok da uzak olmayan bir zamanda New York Times’tan Thomas Friedman gibi liberaller “McDonalds; McDonnell Douglas (ABD Hava Kuvvetleri anlamında) olmadan gelişemez” diyordu. Tabii bu emperyalizmin daha kaba bir versiyonu, peki bugünkü ABD emperyalizmi hakkında ne dersiniz? Hâlâ canlı diyebilir miyiz?
Lenin’in ele aldığı dünya; savaşlar yoluyla dünyadan parsa kapmak amacıyla yoğun bir emperyalizm-içi rekabete girişmiş ulus-temelli, ulus-devlet destekli finans oligarşilerinden ibaretti. Marksist kuramcı Karl Kautsky hasım güçler arasında dünyanın barışçıl paylaşımına dayalı bir ateşkes ihtimâlini ortaya atınca, Lenin, kapitalizm altında eşitsiz gelişimin herhangi bir ateşkesi engelleyeceğine dikkat çekmişti. Bugünkü dünyamızın özelliği ise uluslararası finans sermayesinin hegemonyası altında bulunması; bu grubun –tüm dünyada özgürce gezinebilmek için- dünyanın herhangi bir biçimde paylaşımını engellemeye yönelmesi.
Dolayısıyla günümüzün emperyalizmi, ulus-devletler tarafından hizmet gören (çünkü uluslararası finans sermayesine karşı duran bir ulus-devlet ekonomisinden para kaçışı riskini alır, bu da iflasla eşdeğerdir) uluslararası finans sermayesinin emperyalizmidir. Önde gelen kapitalist devletlerden olan ABD; bu özelliği dolayısıyla uluslararası finans sermayesinin çıkarlarını destekleme ve koruma konusunda öncü bir rol oynar. Ancak spesifik bir ABD emperyalizminden ya da Alman, İngiliz ya da Fransız emperyalizminden bahsetmek şu temel gerçeği perdeler.
Aslında, dünyanın çok kutupluluğa mı yoksa ABD egemenliğinin devamına mı doğru meylettiği üzerine yürütülen tartışma şu noktayı gözden kaçırıyor: günümüz dünyasının temel aktörü uluslararası ya da küresel finans sermayesi; ABD, Alman ya da İngiliz finans sermayesi değil. Dolayısıyla benim ve Utsa Patnaik’in emperyalizm kavramımız, klasik ABD emperyalizmi kavramından başka bir söylem alanına ait. ABD emperyalizminin, ABD ordusunun tüm dünyada gerçekleştirdiği müdahaleler dolayısıyla görünür olmasına rağmen, gerçek anlamını kazanması için emperyalizm, uluslararası finans sermayesi emperyalizmi temelinde daha geniş bir bağlama yerleştirilmeli.
Günümüz dünyasında emperyalistler arası husumetin azalmasını bazıları Kautsky’nin pozisyonunun Lenin’in pozisyonu karşısında kazandığı bir zafer olarak yorumladı. Bu yanlış, çünkü onların her ikisi de ulusal finans sermayelerine dayalı bir dünyadan bahsediyordu, günümüz dünyası bu aşamayı geçti.

Emperyalizm kavramının kökeni Hobson’a (ki kendisi Marksist değildi) dayanıyor, ancak onu Marksist uluslararası ekonominin ana sahnesine Lenin yerleştirdi. Marx’ın kendisi “emperyalizm” terimini kullanmadı, ancak birçok analizinin emperyalizm ve küreselleşmeyi öngördüğünü söylemek mümkün. Sizce Marx bugün küresel kapitalist ekonominin dinamiklerini ve çelişkilerini nasıl yorumlardı? “Emperyalizm” terimini kullanır mıydı?
Aslında iki Marx var. Kapital’de (Marx’ın tamamladığı birinci cildi kastediyorum burada), kapitalist ekonominin üretim alanına odaklanıyor, bu alanı uluslararası bağlamdan bir anlamda soyutluyor. Ancak Kapital’i kaleme aldığı dönemde sömürgecilik üzerine yazdığı birçok yazıda ve notlarında Marx kolonyal sömürünün nasıl işlediğinin farkında olduğunu gösterir. Hatta Hindistan’dan “emilen” artı değerden bile bahsediyor. Ancak Marx’ın bu yazıları daha az biliniyor; ve kolonyal sömürü Kapital’deki tartışmaya dahil edilmediği için, Marksistler arasında bile –özellikle gelişmiş ülkelerde- kapitalizmin dinamiklerinde emperyalizmin rolü genel olarak hafife alınıyor.
Şunu da söylemek gerekir: Marx kendi döneminde ulaşabildiği materyale dayanarak bunları yazdı. Ortada çok fazla materyal olmadığı gibi bunların çoğu da nesnel olmasını beklemeyeceğimiz sömürge yöneticilerinden geliyordu. Kendisi de, yaşamının son dönemlerine kadar, daha önceki üretim biçimleri karşısında kapitalizmin devrimci rolünü ve onun üretim artışındaki etkisini aşırı-vurgulamaya eğilimliydi. Örneğin, Manifesto’da, o ve Engels kapitalizmde ürün fiyatlarının ucuzluğundan bahseder; bunun da Çin’in bu mallara karşı ördüğü duvarları yerle bir ettiğini söyler. Aslında Marx ve Engels bu satırları yazarken Çin’de Britanya’nın ucuz tekstil ürünlerine yönelik talep çok azdı. Ticaretini dengelemek amacıyla Britanya (Çin’den yüksek miktarda ihracat yaptı) Hint köylüleri afyon üretimine zorlarken Çinlileri de bunları tüketmeye zorladı. Afyon Savaşları da bu yüzden patlak vermişti. Marx’ın kolonyal sömürüyü kavramış olması, sahip olduğu bilginin azlığını dikkate aldığımızda daha da dikkate değer görünüyor.
Mutlak bilimsel dürüstlüğü ve yeni bulgulara yönelik açıklığı dolayısıyla eminim ki Marx da kapitalizmin işleyişinde emperyalizmin rolünün önemini (Manifesto’da vurguladığı kapitalizmin genel anlamda ilhakçı tutumunun ötesinde) vurgulardı. Bunu yaptıktan sonra, günümüz küreselleşme ortamında emperyalist düzeni idrak etmek bir sonraki kaçınılmaz aşama olurdu.
Ancak Marx’ın ilgisi yalnızca yeni tarihsel bulgulara yönelik olmazdı. İnanıyorum ki Marx’ın teorisinin kendisi emperyalizm olmadan eksik kalıyor. Kapitalizmin gerekli tüm çıktıları üreten dikey bütünleşmeye dayalı bir sistem olmadığı (aynı dönem içinde olmasa bile), dışarıdan gelecek ithal mallara bağlı olduğu gerçeğini bir kez kabul ettiğimizde; emperyalist ilişki yoluyla paranın değerini koruyacak bir düzen ihtiyacı ayyuka çıkıyor; Marx’ın bunu gözden kaçırması mümkün olmazdı.

Son bir soru: Dünya kapitalist ekonomisinin hem merkezinde hem de çeperinde bulunan radikal hareket ve örgütler bugünkü emperyalizmle mücadele için ne şekilde örgütlenmeliler?
Şurası açık ki emperyalizm meselesi yalnızca akademik sebeplerle değil aynı zamanda onun rolü kabul edildiğinde yol açacağı praksis sebebiyle de önemli. Söylediklerimden açıkça şu anlaşılıyor: küreselleşmenin, köylü ve küçük üreticiye gelir deflasyonu getirmesi ve bu kişilerin kapitalist sistem altında aktif işgücü ordusu saflarına çekilmesi, iş kıtlığı sebebiyle ortaya çıkmıyor. Hâsılat oranları artarken bile çalışan nüfusun mutlak yoksullaştırılmasına yönelik bir eğilim ortaya çıkıyor. Küçük üreticiler için bu eğilim doğrudan işliyor; diğerleri için ise küçük üreticilerin yoksullaşmasına bağlı olarak “koruma ücretinin” aşağı çekilmesi yoluyla işliyor.
Bu tür bir yoksullaşma öncelikle kişi başına düşen tahıl miktarında hem doğrudan hem de dolaylı olarak (işlemiş yiyecekler ve yem üzerinden) kendini belli eder. Üçüncü Dünya’da çalışan nüfusun yaşam koşullarının iyileşmesi, küreselleşmeden ayrılmayı (temel olarak sermaye kontrolü ve gerekli ölçüde ticaret kontrolü ile), farklı bir gelişme güzergâhı takip edecek işçi-köylü ittifakına dayalı alternatif bir devleti gerektirir. Bu tür bir gelişmede köylü-tarım öncülüğünde büyümeye, toprağın yeniden dağıtımına (dolayısıyla köylüler arasındaki farkın azaltılmasına) ve arazi-genişletme projelerini yürütecek kooperatif ve toplulukların gönüllü çalışmalarına, hatta endüstrileşme dahil katma değer getirecek etkinliklerin yürütülmesine vurgu yapılır.
Küçük Üçüncü Dünya ülkeleri bu türden bir programı uygulamanın şüphesiz zor olacağını düşünecektir, özellikle kıt kaynakları ve içerideki piyasanın darlığı dikkate alındığında. Ancak hayatta kalabilmek için diğer küçük ülkelerle bir araya gelmeleri ve bir bütün oluşturabilmeleri gerekecek. Buradaki temel nokta, “küreselleşmeyi işler kılmak” ya da “gülümseyen bir küreselleşme” gibi meselelerin ortadan kalkması.
Bahsettiğim praksis ile ilgili sorun şu: yalnız Üçüncü Dünya ülkelerinin burjuva sınıfı değil, küreselleşmeden kârlı çıkan orta-sınıf profesyonellerin de bir bölümü de bu ayrılmaya karşı çıkabilir. Ancak finans sermayesinin başı çektiği küreselleşmenin kendisinin bir sonucu olan dünya kapitalizminin krizi, kârlı çıkan orta sınıflarda da memnuniyetsizliğe sebep olmaya başladı. Onlar da artık emperyalizmin empoze ettiği deli gömleğini yırtıp atacak alternatif bir gelişme güzergâhına daha sıcak yaklaşabilir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus